gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2010

Bir yolculuk hikayesi: Suriye/ Palmira

Şam-Palmira:
Palmira'ya gidiş yolu ile dönüş yolu her nasıl oluyorsa farklı. Yani biz önünden geçtiğimiz sarı cami ya da bakkalı dönüş yolunda da görmek istedik ama olmadı. Kastık, başaramadık. Meğer adamlar yeni yol yapıyorlarmış. Suriye'liler biraz şakacı zaten. Turistin kaybolması için yoldaki tabelaları saniyesine değiştirebiliyorlar. Mesela araba ile giderken bir tabela Damascus (Şam) sağ derken hemen 1 dakika sonrasında Damascus düz gösterebilir. Ardından bir yol ayrımına gelirsiniz Damas sağ der. Eğer sağa girerseniz hatalısınız Damas diye bir köy vardır. İlk tabeladaki sağ işareti de tamamen turisti çileden çıkarmak adına yapılmıştır. Anlayacağınız üzere yanınızda bir izci arkadaş getirirseniz pek bir güzel olur.

Palmira, diğer adıyla Tadmur, Suriye'de çölün ortasında kurulmuş antik bir kenttir. 1. yüzyılda varlığı fark edilmiştir. İpek Yolu ticaretininde de Tadmurlular başarılıdır. (Bu arada İpek yolundan arta kalan yolu gördüm...Hatay Halep arasındaki yolda görebilirsiniz). Neyse Palmira Prensi'ni alçak yeğeni öldürünce prensin eşi Zennube (Zeynep) şehri yönetmeye başlar. Zennube isminden de anlaşılacağı gibi ticaretten anlayan, akıllı bir kadındır. Tadmur'u Roma İmparatorluğu bünyesinden çıkarır, Busra'yı kendine katar, üstüne Antakya'ya kadar ilerler... Gönlü boldur, aldıkça alır aldıkça alır...Tabii Roma İmparatoru olaya müdahale etmek üzere gelince de Zennube ve oğlu esir alınır. Kontrol Roma'lıara geri dönmüştür. İmparatorluk yıkıldıktan sonra ise bu ticaret kenti eski şanını bir daha koruyamayacaktır. Zaten şehir iki kez istilaya uğramıştır. Bizans döneminde sessiz bir şehir olarak kalmış ancak İslamiyet ile tekrar azıcık da olsa önem kazanmıştır. Halid bin Valid şehri ele geçirmiş ve ilk defa Müslümanlar şehre gelmiştir. Osmanlı ve Fransız yönetiminde de şehir bulunumuştur.

Bu kadar çok el değiştiren bir şehir olduğu için de her döneme ait kalıntılar mevcuttur. Bizans döneminde kilise yapılmıştır mesela ama yanı başında çok daha eski antik tiyatro bulunmaktadır... Her işgal eden kendinden bir şeyler katmış da denilebilir.

Son olarak UNESCO tarafından korunmakta olan kente gidilmesi caizdir der Stv'deki Ayna muhabirliğini bir kenera bırakırım artık.




(Palmira yolunda durduğumuz bir Bedevi Çadırı'nda aldığım ilk evlenme teklifinin bütün ömrüm boyunca bir lanet olarak üzerime yapışacağını henüz bilmiyordum.) Amcanın ne yaptığını tam olarak anlayamamakla birlikte başımı "bak bu da geleneksel Bedevi kıyafeti, giy giy" diyerek kapatması ben de bir kıllanma yaratmaya başlamıştı. Yanımdaki Polon kızı J.ye "kızım bir ayaklar var bu adamda" demem bir oldu. Ama geç kalmıştım çünkü Bedevi'm ellerimi tuttu, zorla gözlerinin içine baktırmaya çalıştı. Beni ise gülme krizi tuttu ve J.'ye dönüp çıkalım artık dedim. Ama J. kendini fotoğraflara verdiği için pek benimle ilgilenmedi. Bedevi'm bunun üzerine: "Take me as your husband and live with me in this tent" dedi. İşte gördüğünüz çadırı kastediyor. Arabada gelirken Bedevi çadırlarının özel bir malzemeden yapıldığını kışın soğuğu yazın ise sıcağı geçirmediğini okumuştum. Ama kafamdaki o kocaman sarık vari nesne, ve de bir çadırın içinde hayatımın ilk evlenme teklifini almış olmak beni germiş olacak ki ağzımdan tek bir kelime çıktı "no, no, no". Evet evlenme tekliflerini reddetmek aslında kolay işmiş. Hele bir de bıyıklı, koca göbekli, kafasında kefiye ile dolaşan bir Bedevi'den olunca işim daha da kolaydı. Çadırdan kendimi attığımda aklıma bir tek soru takılmıştı. Evlenseydim... Evet diyip kalsaydım ne olurdu. Bir kere tez konumu terör'den "Bedouin Life in Syria and its Complexities" yapar iki sene o adamla yaşardım. Alan çalışmasının dibine vurur güzel bir tez çıkartırdım. Tezin alt başlığını ise "From a Turkish Woman Perspective- The 5th Wife" yapabilirdim. Ama olmadı. Güzel hayatım ağır bastı. Hatta ağır falan da basmadı kaçtım direk adamın yanından.

Ve işte bütün hayatımı değiştiren olay, hayatımın ilk ve tek ciddi evlilik teklifi. Bu arada bir çok kadına aynı muhabbeti çekiyorlarmış. Haberiniz olsun. Evlenmeye karar verirseniz de ev, at, deve falan isteyin.

Bir sonraki yazı:




Busra ve Busra'dan Ürdün'e giden yol..
O sıcakta deri ceket giymiş bir taksi şoförü...
Suriye-Ürdün sınırında 5 madde ile kolay kaçakçılık...

11 Mayıs 2010

Bir yolculuk hikayesi: Suriye/ Şam



Aklımda oluşan "ne Şam'ın şekeri ne Arap'ın yüzü", "Şam'da kayısı" gibi atasözlerimizi yerinde gözlemleyebildiğim şehir...

Öncelikle Şam şekeri dediğimiz şeker gerçekten pek bir güzel... Şeker diyince aklımıza nane şekeri vari şeyler gelse de Şam'daki şeker daha çok baklava ayarında olan çeşit çeşit yapılan ve de az şerbetli bir tatlı... Annemin "kızım Şam şekeri getirmeyeceksen dönme" vari sözleri üzerine de parayı şeker'e yatırdım zira azıcık pahalı... Ee tabii o kadar para gidince de ne Şam'ın şekeri ne Arab'ın yüzü anasını satayım atasözümüzü kullanma yeri de buldum. Ancak bu Şam şekeri gerçekten güzel yahu.. Denemeden gelmeyin. Bu şekeri alabileceğiniz en ünlü yer ise Semiramis'tir. Buradan da didim.

Kayısı'ya gelecek olursak da evet gerçekten de Şam'da kayısı var balım okur. Adamların kapalıçarşı gibi yerleri var.. İçeride işte çay, bitki çayı, kuru nane, yok efendim abuk subuk, bilumum ismini bilmediğim ot, kurutulmuş meyveler ve bir de kayısı var.

Yemeği içmeyi bir yana bırakırsak Şam bence Halep kadar güzel bir yer değil. Daha kozmopolitan... Herkes işinde gücünde.. Bir insan bulamıyorsun, oturup sohbet edebilecek. Gerçi Sudi Arabistan'a Konya'dan hacı götüren otobüs şoförünü saymıyorum.

Bıdı bıdıyı bir yana bırakırsak Şam'da görülesi yerleri hemencecik aşağıya sıralıyorum, efendim:

(Külliye'ye 2 dakika uzaklıktaki hanın içinden)
  • Emevi Cami (içinde kilise de mevcut. Cami ve kilise iç içe)
  • Selahaddin Eyyubi'nin mezarı
  • Eshat Paşa Hanı
  • National Museum (ve içerideki kafede oturup çay-kahve takılmak)
  • Süleymaniye Külliyesi (Külliye'yi şu anda Türk Büyükelçiliği ve Suriye birlikte düzenlemektedir.) Külliye'nin içinde Abdülhamit'in sülalesinin mezarı var.. Yok efendim Abdülhamit'in torunu, halasının oğlu, dayısının bilmem nesi hepsi birlikte orada bulunuyorlar. Sanırım Türkiye'den sürülünce orada ölmüş ve gömülmüşler. Daha da önemlisi Vahdettin'in mezarı da burada bulunuyor. Şaşalı bir mezar bekleyenlere hayır değil diyebilirim. Bildiğin mezar. Ama o kadar çok Osmanlı zatını bir arada görünce insan bir garip oluyor. Külliye'nin içi yapım halinde olduğu için kapalı ancak Türküz falan derseniz girmeyi başarabilirsiniz. Mezarlar da içeride, kapalı bir alanda.. Bu kısmı da açtırmanız gerekecektir.
  • Citadel (eski şehir) e de gitmeyi unutmayın...
Bunlar dışında bilinmesi gereken en önemli nokta Şam'ın Halep'ten pahalı olması ve de turist mantığıyla herkesin kazıklama moduna girmesi... Bir poşuya 10 dolar isteyenlerle açılışı yaptım, en son 4 dolara aldım. Dikkat edin. Paranız bolsa, ne diyeyim verin veriştirin.

Yemek kısmına gelirsek eğer, akşam yemeği için gidilebilecek iki yer sunuyorum. Ancak bu iki yer de biraz lüks yerler. Hani bana kalkıp poşuyu 4 dolara almış ama maşallah midesine de ne düşkünmüş arkadaş demeyin sonra. Arkadaşlarım götürdüğü için bu iki yerdeki ücretleri bilmiyorum ancak tahminimce benim yediğim kadar yerseniz kişi başı 25-30 dolar gibi bir ücrete kalkarsınız.

İlk yerinizin adı Naranj.. Eskişehrin içinde, Rum-Ortodoks Patrikanesinin karşısında kalıyor. Üst kesimin gittiği bir mekan. Her şeyi yiyip içtikten sonra bir zini (sini ya da tepsi) şam şekeri getirip önüne koyuyorlar. O kadar baklavayı yiyecek yeriniz kalmıyor tabii. Burada ne yemeli:
  • Ana yemek: Babagannush: Fırında yapılıyor. Bulgur pilavının, ama baharatı ve de tadı daha farklı, içine bir dolu et ya da tavuk var. Ahanda yana fotoğrafını koydum... Tadı güzel, aldanma fotoğraf kötü...
  • Kıbbeh (içli köfte)
  • Bolo (naneli limonata)!!!! Benim gezideki favorim Bolo'ydu.. İnanılmaz güzel yapıyorlar.. Denemeden dönerseniz konuşmam.
  • Salata olarak Fettuş (en güzel salata da bu zaten
  • Aperatif olarak da etli humus ve de sucuk roll (bu da iyiydi)

İkinci yemek yeri ise şehri ayaklarınızın altına aldığınız, yandaki fotoğraftan anlayıverin bir zahmet gari, Ahla Talleh Restaurant- Kasseun'da. Buraya akşamüstü gittiğimiz için ağır yemekler yemedik. Patates kızartması ve bira favorim oldu.. Tam da yeriydi, süper gitti... Ayrıca restorana çıkarken geçtiğiniz uzun bir yol var, tırmanıyorsunuz tepeye.. Söylenene göre Beşar Esad'ın abisi bu yolu sevgililerin geceleri takılabileceği yer olarak ilan etmiş. Dönüş sırasında bir kaç araba da görmedik değil...

Şam'da otel fiyatları hakkında bir yorum yapamayacağım çünkü arkadaşımızda kaldık. Kendisi kocaman evini bize açtığı için de ayrı bir rahat ettik diyebilirim. Şam'da kaldığımız süre boyunca da onunla gezdik.

Şamda kalırken günübirlik gidip geldiğimiz Palmyra (Bir Bedeviden aldığım evlilik teklifi) ve Bosra (Sigara kaçakçısı taksi şoförü) ise bir sonraki yazıya artık... İyi gezmişim ama değil mi balım...

*İlk Fotoğraf: Vahdettin'in mezarı

17 Nisan 2010

Bir yolculuk hikayesi: Suriye/ Halep

(*Great Mosque of Aleppo)

Geçenlerde Orta Doğu keşfi içimde biraz daha arttı... Ve bunun üzerine dört arkadaş "niye Suriye'ye gitmiyoruz?" diye düşündük. Tez danışmanımı kafalayarak dokuz günlük bir yolculuğa çıktım. Ana amaç Halep, Şam, Palmyra, Ürdün, Petra ve de Beyrut'u görmekti. Yine de fazla plan yapmamaya karar verdik.

Ankara-Halep:
Ucuz ve zevkli bir tatil nasıl yapılabilir sorusunun cevabını uçak yerine otobüsle Halep'e gitmektir derim ey balım okur. Has Turizm ile Ankara'dan Hatay'a yaklaşık 10 saatte geçtik. (Bilet fiyatı 35 tl) Yolculuk keyifliydi, bir sürü sohbet döndü... Hatay'a vardığımız zaman yine Has'ın Halep'e olan dolmuşlarına binerek devam ettik. Ufak ve havasız bir dolmuş da olsa Cilvegözü sınır kapısına geldiğimiz zaman sonunda sınırı geçiyoruz diye düşünerek sevindik. Ancak sınırı geçmek maalesef o kadar da kolay olmadı.. Bunun en önemli nedeni ticari araçların çokluğu ve kelli felli amcaların sıraya girmeyerek kaynak yapmaları. Hafta sonu gitmemizin gazabı da denilebilir buna...

Halep:

(*Kale'nin içinden bir görüntü)

Halep'te Fındık-ül Siyah ya da diğer adı ile Tourism Hotel'de konakladık. Hemen meydanda olması ve de en üst kattan bir oda ayarlamış olmamız da keyfimizi yerine getirdi. Otelin iki kişilik odada kişi başı kalış fiyatı 35 dolar, biz tanıdık araya sokunca 25 dolar'a kaldık. İki günlük Halep gezisi sanırım dokuz günlük gezinin en güzel ve keyifli kısmıydı. Her yere yürüyerek gidebiliyor olmak da şehrin içine iyice girmemi sağladı.

Halep'te araba ile gittiğimiz tek yer gümüşçülerin, eski eşya satan dükkanların bulunduğu alandı. Kesinlikle gidilip görülmesi gereken bir yer olduğunu belirtmek isterim. Bunun dışında yaklaşık 4-5 saatinizi Halep Kalesini gezmeye ayırdık. Biz yok orada da bir yol var, yok burada mağara var diyerek yaklaşık 4 saatte bitiremedik kaleyi... Kaleden içeri girdiğim zaman Malkoçoğlu filmlerinin çekildiği yerler gözümde canlandı. Daha tarihi konuşmak gerekirse Haçlı Seferlerinin geçtiği bir kalede bulunmak ve yerdeki taşlara basıyor olmak beni fazlasıyla etkilemişti. Halep Kalesi'nin dış bölgesini çeviren hendek ise lise tarihinde öğrendiğim Osmanlı savaş stratejisinin gerçek olduğunu gösterdi...

Kale'nin yakınında bulunan Beroua (Beyrüya) adlı restorana gittiğimizde ise sanırım en keyif aldığım anları yaşadım... Karşınızda kalenin ışıkları, bir terasta oturmuş Halep'in değişik kebaplarının tadına bakıyorsunuz... Daha ne olsun... Ne mi yenmeli? Kesinlikle Kebab with Cherry Souce alınmalı.. Adana kebabı misket misket yap, vişne sosu dolu bir tabağa boca et, tabağın en alt kısmına ise ince hamurdan lavaş tarzı ekmek dilimle... Sonra Macuka adlı mantarlı biberli kebab da benim favorilerim arasındaydı. Toshka (sarımsaklı ekmek içinde et) yemezsen de nankör olursun dediler.. Ee ne yapalım yedik... Tabii ortaya bir Kürt salatası ya da değişik salata çeşitlerinden biri, ve de humus söylemezseniz Beyruya'nın sahipleri kızıyor, o da olmaz... Bu mekandaki tek sorun bir sürü meze, mükemmel et çeşitleri, güzel bir manzara olmasına rağmen içkinin olmaması arkadaş.. Oysa alacaksın orada rakını (Suriye rakısı da olur hiç mühim değil), Güzel bir Göz Attı Beni Bu Derin Sevdaya'yı söyleyeceksin. Olmadı, söyleyemedim.

(*Kaser Al Wali)

Ertesi gün bir önceki gecenin acısını manzarası olmayan ama yine Halep'in en pahalı (!) mekanlarından birinde bu sefer içkimle yaşadım. Gidilen mekanın adı Kaser Al Wali. Burası biraz kel alaka bir yerde maalesef ( Al Jdaideh diye geçiyor ismi. Sokağın adı ise sanırım Al Arbaaeen Lane. Yukarıda bahsettiğim gümüşçüler de bu alanda).

Diyorsunuz ki lüks mekanlara gidip yemekler yemişssin, para bok herhalde sende. Hayır efendim değil. Beyruya'da kişi başı 10-12 dolar arası bir para harcadık. Kaldı ki masa tıklım tıkış dolmuştu. Kaser al Wali biraz daha pahalı ama yine de Türkiye ile kıyaslayınca yiyecekler ucuz kalıyor. Yemekten sonra çay keyfi bile yaptık. Bu arada çay konusunda da herhangi bir yerde Mahmood ve Ahmed Tea'yi değişiklik olsun diye denemenizi öneririm.

Halepteki katedralleri, kiliseleri, camileri tek tek gezdik.. Her girdiğimiz kilisede bir ayin ile karşılaştık. Ortodoks kilisesi ile Musevi kilisesindeki ayinlerin ne kadar da farklı olduğuna şahit olduk...

Yandaki fotoğrafta ise artık yorgunluktan kendinden geçmekte olan vücudumu taze meyve suyu ile serinletiyorum. Kiliselerin yan yana ve çoğunlukta olduğu bu bölgede (haritadan bakarsanız hemen burası dersiniz emin olun) Turtles Burger isminde, Ermeni bir adamın oğlunun işlettiği bir mekan. St. George'un yakınlarında olması gerek. Ermeni Amca'nın ki kendisi Türkçe konuşuyor çatır çatır, "1915 olayları sırasında babam Halep'e taşınmış, ben de 1920 de doğmuşum" demesine şahit oldum. Siyasi korkutmalar ve söylemler gerçeklerden ne kadar da farklı aslında. Irak Kürt Bölgesinde yaşadığım aydınlanmaya benzer bir aydınlanmayı Ermeniler ile konuşunca da yaşamış olmak gezinin en güzel kısımlarından biriydi sanırım.

Ayrıca Halep insanı diğer gezdiğim yerlere kıyasla fazlasıyla cana yakındı. Türk olmamız Ermeni mahallesinde sorun yaratmadı. Hatta başka bir Ermeni Amca (Emille) bizimle tren garına gelip Şam biletlerimizi aldı. Gece 12'deki en ucuz trene binmemiz (1 dolar) ise Kayserili olup olmadığımızı kendimize sorgulattı. Gece yolculuğunu trende yapmak da bizi bir gecelik hostel parasından kurtarmıştı. Ancak eşyalara birisinin göz kulak olması gerekiyordu ve beni de uyku tutmadığından gönüllü oldum. Bir ara tren durduğunda aşağı inip sigaramı yaktım. Kompartıman görevlisi yanıma yaklaştı, çay içmek ister misin diye sordu Arapça.. İsterim, istemem mi, saatlerdir trendeyiz tın tın gidiyoruz. Aldı beni yemek salonuna oturttu, çayımı doldurdu. Halep-Sirkeci arasındaki ray hattında çalışmış bir süre. 47 saat sürüyormuş tren ile... Onları anlattı. Eşim olup olmadığını sordu, sevgilim olup olmadığını sordu.. Arapların tipik sorusu evli olup olmadığınız üzerine zaten.. Çayımı içtim.. Bizimkilerin yanına geri döndüm ve uykuya daldım. Artık Şam'a gelmiştik.

22 Mart 2009

Kartalkaya

21 Mart ve 23 Eylül tarihleri, en çok sevdiğim mevsimlerin giriş günü olduğundan fevkalade sevdiğim günlerdir. Daha görülmemiştir ki bir 21 Mart'ın, bir 23 Eylül'üm kötü geçsin. Ekinokssever bir insanım. Bu sene de bu durum değişmedi ve hiç ummadığım kadar güzel bir haftasonu tatili ile süper bir 21 mart geçirdim. Biz de bir nevi Nevruz'u kutlamış olduk işte. Yazının bundan sonraki kısmı minik bir gezi yazısı havasında olacak sanırım. Aşağıdaki şarkıyla birlikte iyi gider bence:
(Devotchka -till the end of time)





İş yerinden Gül diye bir arkadaş var. Sağolsun, ailesinin Kartalkaya'daki dağ evine bizi aylardır çağırdığı halde bir türlü gidecek fırsat bulamamıştık. Ha, bu arada kendi aramızda Gül'ün arkasından "zengin len bunlar galiba, dağ evi filan diyor filmlerdeki gibi eheüeho" diyor, dağ evimiz olmadığı için kendisine bok atıyorduk, doğrudur. Neyse efendim, bu kez bir ay önceden 21-22 Mart tarihlerimizi rezerve ettik ve cumartesi günü iş bitiminde, on iki gibi iş yerinden beş kişi yola çıktık. (Buraları hızlı geçiyorum ki ana konuya geleyim.) Yol üzerindeki Forum Ankara'daki Kipa'dan delicesine alışveriş yaptık. Bir buçuk iki saatlik yolculuk boyunca kar kalınlığının gittikçe nasıl yükseldiğini gördük. Kındırga Köyü'ne (sanırım buydu adı) yaklaşınca Gül, evin bakıcısı Seyfi'yi aradı. Seyfi, benzinlikten ötesinin çok karlı olduğunu, oradan bizi alacağını söyledi. Arabamızı benzinliğe bıraktık ve Seyfi'nin harbi arazi aracına (öyle şehir cipi değil), Kipa adlı sayısız poşetlerimizle birlikte sığıştık. Aşağıda, cip esnasında ve bitimindeki halimiz görülüyor:










Dağ evinin fotoğrafını da hemen aşağıda görebilirsiniz. Hani, Türk filmlerinde Nuri Alço masum kızı dağ evine kaçırır, kristal bardakta ilaçlı içkisini verir, üst kattaki odada tecavüz eder ve alt katta yanan şöminenin yanına gitmek için merdivenlerden bornozuyla iner ya. Burası işte:


Evet, evin doğru düzgün bir fotoğrafını çekmediğimiz için üstte gördüğünüz fotoğrafı bu siteden aldım. Zira burası eskiden Bolu Bungalov adlı bir pansiyonmuş. Biz oradayken kar daha da fazlaydı ama hava çok yumuşaktı. Kadayıf üzerine kaymak dediğimiz türden bir güzellik. Dedim ya, 21 Mart canımdır ciğerimdir.

Gelir gelmez mutfağa girdik, yiyecek ve içeceklerimizi hazırladık. Seyfi Efendi mangalımızı yaktı, sucuklarımızı köftelerimizi pişirdi. (Heyt be.) Geniş dağ manzaralı süper verandadaki masayı kurduk ve güneş gidinceye kadar demlendik, keyif çattık.

Gül ve annesinin burası için ördüğü kalın hırkalar da az gelince içeri girdik. Bulaşık meselesini hallettikten sonra (yok, o kadar zengin değiller) şömineli müthiş odaya kurulduk. Şömineyi yakma işine, içeride de üşüyünce girdik. Bacanın kapağını açmadığımız için (öyle bir şey varmış) duman içinde kaldık. Neyse ki sonradan Seyfi Efendi telefonda bize durumu izah etti. Artık bizim için ne düşünüyordur adam bilmem.

Evdeki her şey ince ince düşünülmüş. Kaba veya basit denebilecek hiçbir şey yok. Havluların işlemesine kadar her şey dağ evi konseptine uygun, kullandığımız her şey oldukça moderndi. Son model bir ses sisteminde müzik dinleyerek şöminenin önünde içki içip muhabbet etmek çok güzeldi.

Aslında evin oldukça acıklı bir hikayesi var; burası eskiden İstanbullu zengin bir iş adamına aitmiş. Ailesi ile her tatili burada geçirirlermiş, çocukları burada büyümüş. Sonra bir gün üniversite son sınıftaki oğlu kayak yaparken feci bir kaza geçirmiş ve boynundan aşağısı felç olmuş. (Kayak takımları için bizim kaldığımız odada ayrı bir bölme vardı.) Sonrasında eşi kanser olmuş ve adam bu evi bir daha kullanmak istememiş. Önce pansiyon olarak işletilmek üzere birine kiraya vermiş. Bir süre sonra da satmış.

Evde toplam üç oda var. Her biri oldukça geniş ve içinde kendi tuvalet -banyosu var. Gökçe ile birlikte kaldığımız oda masal odası gibiydi. Hani ortaokulda çizilen resimlerdeki gibi.. Düşünüyorum da, buraya pansiyon olarak gelseydik 'iyiydi, pek güzeldi' filan der geçerdim muhtemelen. Ama tanıdığın birine ait, bildiğin "ev" beklentisiyle gidip de böyle bir şeyle karşılaşınca bir acayip oluyor insan.









Gece 12 gibi yattığımızdan sabah çok geç kalkmadık. Uyandığımzıda dışarıda lapa lapa kar yağıyordu, sabah sabah evin her penceresinden bir kız bakıyordu. Sonra, o caanım mutfağın içinde caanım bir kahvaltı hazırladık. Mutlulukla bir ilgisi vardı:

Hazırlarken..
Yerken...

Yemekten sonra elbette yürüyüşe çıktık. Ben sincap, tilki filan görürüz diye çok umutluydum ama maalesef ayak izleriyle yetindik. Eve girdikten sonra da seslerini duydum. "Şüphesiz ki Deniz bizi göremez, fakat biiiz, varlığımıza dair mesajlarımızı kendisine indayrekt veririz" dedi galiba hayvanlar. Amenna ve saddakna.

Karda yürümeye alışkın olmayan bünyeler devrilirken...
Sonunda benim de böyle bir fotoğrafım oldu. Buradaki botlardan 3/5'i bizim çalıştığımız fabrikada üretildi (Saat 11, 1 ve 4 yönündekiler.) Ablama botlar için buradan bir teşekkür daha göndereyim bu arada. (Ben 6'yı 5 geçiyorum galiba.)
Şarkıda "benim meskenim dağlardır" derken ne denmek istediğini tam bu noktada idrak ettim.

Dağlardaki ormanlar, kışın yapraklarını döken karaağaç cinsi ağaçlardan oluşan ormanlarmış. Bu yüzden çok değişik bir görünümü vardı. Üzerindeki bulutla birlikte biraz esrarengiz görünüyordu açıkçası.

Saat ikide Seyfi Efendi cipiyle bizi almaya geldi. Eve ve güzel tatile elveda dedik. Benzinliğe gittik. Arabamızı aldık ve Ankara'ya yola çıktık. Haziran'da, bu kez her yer yemyeşilken gidelim diye söz verdik. Hadi bakalım.

22 Temmuz 2006

Gezi Yazıları - (Abla) Pınar California'da :)

(Doğrudan ablamın California gezisini anlattığı maili yayınlıyorum. Tabi Türkçe karakter meselesini çözerek.)

California çok güzel geçti, harika bir yer hakikaten. Her yerde palmiye ağaçları var(doğal olarak :)). Plajın genişliği 500 metre falan (çok kocaman), bütün Batı sahili boyunca uzanıyor. Her yer plaj. Bizim kaldığımız Santa Monica'nın plajına bitişik 22 mil uzunluğunda bisiklet yolu vardı. Millet çeşit çeşit bisikletlerle dolaşıyor: çok alçak, bacakların yorulursa kollarınla çevirebileceğin bisikletler, arka tekerleği kocaman o antika bisikletlere benzeyenler var. Bir de bebeğini (ya da köpeğini)koyup çekebileceğin, bisiklet için küçük arabalar... Köpeklerin ayakları yanıyormuş, o kadar tatlılar ki bisikletin arkasında, küçük bir arabada etrafa baka baka geziyorlar:) Bisikletin tepesinde olmayanlar patenle dolaşıyorlar.

Santa Monica Los Angeles'in bir parçası aslında, ama turistik bir yer. O yüzden hafta sonu falan baya kalabalık oldu. Venice Beach diye ünlü bir plajı var. Çok güzel, bizim sahil memleketlerine benziyor. Yol kenarlarında herkes bir şeyler satıyor. Hepsi de artist adamların. Genelde kendi yaptıkları yağlıboya resimleri, çektikleri fotoğrafları falan satıyorlar. Çok acayip bir yer ya, resmen artist kaynıyor. Hollywood'a yakın olduğu için herhalde. A bir de dans gösterileri... Yolun kenarında break dance grupları, rap grupları, patenle dans gösterisi yapanlar… Her yüz metrede bir gösteri vardı neredeyse.

Joseph gün boyunca workshop'taydı. Ben de yürüyerek gidilebilecek mesafelerde kendi kendime dolaştım. Plaja falan gittim. Buraya göre acayip pahalı valla. Götürdüğüm para çok diye düşünüyordum, ucu ucuna yetti. Asıl son gün Joseph'in boş günüydü, o gün baya gezdik ama fotoğraf makinemi yanıma almayı unutmuşum :( Yine de baya fotoğraf çektim.

Nasıl çalışıyor orda insanlar bilmiyorum valla! Ben orada yaşasam içeri hiç girmem :) Yazın 35 derece, kışın 30 dereceymiş hava. Ne çok sıcak ne de çok soğuk (buranın -Syracuse- tam tersi, uçaktan bir indik 48 derece, kışın da -48 derece :)) Joseph söyledi, millet işe sörf tahtasıyla geliyormuş, işten çıkınca gidip sörf yapıyorlarmış!

İnsanlar buradan (Syracuse) biraz daha farklı. Her taraf Meksikalı, İngilizce’den çok İspanyolca duyuyorsun. Çok seviyorum Meksikalıları valla, kıvır kıvır saçları, gözler ışıl ışıl. Bir de ne dediklerini anlasam. Bir tek ‘sinyorita'yı biliyorum, o zaman benden bahsediyorlar demek oluyor :) Televizyonda çocuklar için eğitici çizgi filmler var, karakterler her şeyi bir İngilizce bir de İspanyolca söylüyor, çok acayip. İngilizce mi öğretiyorlar, İspanyolca mı çıkaramadım :)


Buradaki ikinci fotoğrafa Deniz Yönetimi el koydu. Açıklama için bknz: yazının devamı






Sana bir kaç fotoğraf gönderiyorum fıstık.
İlki Santa Monica Pier. Küçük bir lunapark koymuşlar üstüne. Sırf manzarayı görebilmek için dönme dolaba bindik ama akıllı ben fotoğraf makinemi unuttuğum için o güzelim manzaraları çekemedim.

İkinci manzara yine plajın oralarda. (Sadece 5 fotoğraf koyabildiğim için bu yok. Ama nasıl güzel bir manzara, of of. Ay siz göremiyordunuz di mi? ehe ehe. Deniz). Üçüncüsü Venice Beach'te akşamüzeri şarabımızı yudumlarken. Biz bu fotoğrafı çektikten iki dakika sonra kaldırımdan geçen evsiz bir amca yanımızda durdu, bizimle konuşmaya başladı. Amcamın üstü başı dökülüyor, omzunda pırıl pırıl bir Amerikan bayrağı, artık kim verdiyse. Bize gülümsüyor. “Ne kadar güzel bir gün değil mi, siz çok mutlusunuz değil mi?” diyor. Fotoğrafını çekmek istedim ama sormaya yüzüm olmadı, adam 'ben maymun muyum?' derse diye tırstım biraz :)

Son üç fotoğrafın da hikayesini anlatayım : Forrest Gump filmini hatırlıyor musun? Forrest Gump, askerde Bubba ile karşılaşır. Bubba da biraz yarım akıllıdır, aklı karidesten başka bir şeye çalışmaz. Günlerce Forrest'a karidesle neler yapılabileceğini anlatır. Forrest günlerce sıkılmadan dinler. Dur yazmışken diyalogu da yazayım:

"Anyway, like I was sayin', shrimp is the fruit of the sea. You can barbecue it, boil it, broil it, bake it, saute it. Dey's uh, shrimp-kabobs, shrimp creole, shrimp gumbo. Pan fried, deep fried, stir-fried. There's pineapple shrimp, lemon shrimp, coconut shrimp, pepper shrimp, shrimp soup, shrimp stew, shrimp salad, shrimp and potatoes, shrimp burger, shrimp sandwich. That- that's about it."

Forrest en yakın arkadaşı Bubba'yı savaşta kaybedince karides avlamak için denize açılmaya karar verir. Bubba bunu çok severdi, diye düşünür. Şimdi tam hatırlayamadığım tesadüfi sebepten dolayı (bütün film boyunca olduğu gibi) çok başarılı olur ve "Bubba Gump Shrimp, Co." şirketini kurar. Buraya kadar hikaye tabi ama bu şirket gerçekte varmış! Santa Monica Pier'da da bir restoranları var. Bu fotoğrafları da orda çektik. Masaların üzerine "Run Forrest Run" yazdığı surece yemeğe devam ediyorsun, "Stop Forrest Stop"ı çevirdiğin zaman hemen garson geliyor.

Bu anlattıklarım sadece otelin çevresindeki, üç kilometre çapındaki bölgede gerçekleşti :) Bu memlekette fiyatlar tavanı delip geçtiği için ne araba kiralamak, ne de taksi tutmak mümkün olmadı. Adamlara yüz dolar falan çerez parası valla. California'nın yüzölçümü Almanya'dan büyükmüş. Benim bu üç kilometre çapında dolaştığım yerler bütün eyaleti nasıl temsil etti bilemiyorum :) En azından bir dahaki sefere gezecek çok yer kaldı diyerek bindim uçağa. Geri gitmek için şimdi çok sebebim var değil mi :)

İstersen bloğa koyabilirsin tabi ki :) Bu son yazdıklarımı da ekle. Bir de hiç düşünmeden tangır tıngır yazdığım için kötü Türkçe, saçmalama mevcut olabilir, onları da düzeltirsin değil mi :)

Opucuk! (Bunu düzeltmeyeceğim işte :P deniz)

Pınar