kadın- erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın- erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2009

Bir Kalbim Olsa Niye Bin Değil Diye İçim Sıkılırdı


Şimdi Fever Ray diye bir grup var... Böyle garip bir müzik tarzları var kendilerinin. Ne bileyim biraz experimental mı denir kaotik mi denir işte bence "exmentalkaotik" türü yapıyolar. Kıçımdan tür de uydurdum şimdi. Biraz A Perfect Circle gibin... değil gibin... Her zaman çekilmeyecek türden ama modundaysan tam oturacak cinsten..

Neyse bunların bir şarkıları var If I had a Heart adlı.. Bin kalbim olaydı eğer sana birini vermezdim sevdiceğim hesabı bir şarkı olsaydı eğer hoberey hüberey tadında halay eşliğinde takılabilirdim ama onun yerine arkada sürekli bir bas sesi ilen "If I had a heart, I could love you" diyor zat-ı möhim kişiler...

Şarkıyı bile bile dinledim çünkü uzun zamandır pek de öyle duygu namına inişler çıkışlar yaşamayan biri haline geldim. Kendi bildiğini okuyan ve bencil bir yapım var sanırım. Hatta eminim öyle.. Biri bana şunu yapma mı dedi önce niye derim, mantıklı değilse cevabı yaparım. Mantık ölçüleri de gene kendi belirlediğim ölçüler oluyor malesef.

İş bu nedenden kalpsizim ulen ben. Önüme kırk külçe altın koysalar ve karşılığında benim aşkımı isteseler, ulen ne aşkı hırtaboz, kim kaybetmiş de sen bulcan, al külçelerini git diyesim geliyor... Yani maddiyatmış falan beni pek ırgalamıyor malesef. Bazen bu maddiyatçı kız tipinden olsaydım keşke zengin koca arasaydım ya da ev kızı olsaydım da hemen aşık olup ardından da evlenseydim diye geçiriyorum.

Tanrı benimle dalga geçiyor sanırım. Bi kaç melek üstüme bahis oynamış da ondan bütün bu cibilliyetsizliğim diye aklımdan geçmiyor değil. Hayır o değil de benim üstüme oynanan bahis kesin s.çar abi. Sağı solu belli olmayan, bugün ak derken yarın b.k diyebilecek karakterde bi insanım.

2 Haziran 2009

Hastalıklı İlişkiler

Başlıktan komik bir şeyler çıkacağını düşünüyorsunuz ama yanıldınız okurum... Bu kez değil.. Bu kez sadece Ahmet Altan'ın Kristal Denizaltı adlı yazısını sunacağım. Gecenin bir körü olmuş ve ben artık sadece "yeter" dedim bazı şeylere.. Ve aynı Altan'ın yazısında olan konuya "dur" dedim. Bu yazı B.'ye ithafen yazılmıştır, bu da böyle biline.
[...Ve işte o vakit ki her şey BİTTİ ve kuklalar artık sustu.] B'den B'ye.

Kristal Denizaltı
İlişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine...
Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var.
Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın.
Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan.
O denizaltı bir yere gitmez.
Giden sensindir.
O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiçkimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü.
Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz.
Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içerde yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten.
O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar.
Bir orospuya aşık olmaktır o denizaltıya binmek.
Bir serseriye tutulmak.
Bir çılgının peşinden gitmek.
Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir.
Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan, verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır.
Seni seyredenler hastalığını düşünürler.
'Hastalıklı ilişkiler' tanımlamasının içindesindir artık.
Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar.
Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin.
Fuzuli'nin şiiridir artık senin duyduğun:
'El çek ilacımdan tabib...'
İyileşmek istemezsin.
Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında.
Sen artık Zelda'ya tutulan Fitzgerald, Wagner'e tutulan Cosima'sındır.
Kulağına sesler gelir.
- Senin sevdiğin çirkin bir kadın, o adam bencil, güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu.
Gülümsersin.
Onlara şöyle demek istersin:
- İlişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, biribiri için yaratılmış iki parça gibi uyması.
Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir.
Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler.
Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir.
Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde acılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar.
Sorarlar kendi kendilerine:
- Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde.
Cevap çok basittir aslında:
- Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor.
O kristal denizaltıya binmişliğim var.
Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var.
Fuzuli'nin mısraını mırıldanmışlığım var:
- El çek ilacımdan tabib...
İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları.
Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı.
Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi.
Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.
Evet, sevdiğimiz hasta biri.
Evet, bu ilişki hastalıklı.
Ama bunu ne önemi var.
Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine.
Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki.
Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltımda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım.
Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi.
- Önemli olan onun sana uyması değil,önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması.
Dolaştığım tarih sayfaları, aşk bölümlerinde hep 'hastalıklı' ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu.
Brahms Clara Schuman'a böyle tutulmuş, Yesenin İsodora Duncan'a hayatını böyle armağan etmişti.
Onlar birbirlerine uymuyordu.
Uyan, hastalıklarıydı.
Solgun bir sabah vakti kristal bir denizlatıya biner hayatın derinliklerine gidersiniz.
Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden.
Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz.
Kristal bir denizaltıya binmişliğim var.
Ateşler içinde kıvrandığım.
Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız.
Hiç iyileşmek istemediniz.
En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi.
Bir kristal denizlatıya binip gittim bir gün.
Garip rüyalar gördüm.

Ahmet Altan

20 Mayıs 2008

Fiko'nun 3 Kadını

Baktım ki takip ettiğim bloglarda bu aralar güzel bir mim dolaşıyor. Kimse bendeniz düzensiz ve de hayırsız blog yazarını mimlemiyor, ben de kendimi mimledim. Aferin bana.

Takip edebildiğim kadarıyla Cevval Portakal'dan çıkıp Oky'ye varan bu mim, sonrasında Wykka, Merush Hanım gibi blogger leydileri bulmuş, çok da güzel etmiş. Ebelemeceye benzeyen bu çok sevdiğim mim oyununun şu anki ebesi kim bilmiyorum. Ben şu anda, sokakta top oynayan 12-13 yaşlarındaki çocuklara 'bana da atın, açığa çıktım ben' diye bağıran bir Fırat'ım.

Mimin adı, değerli bulduğun 3 kadın. Sanki aklımda buraya cuk diye oturacak 3 kadın varmış, bu 3 kadın hakkında da benim fevkalade bilgim varmış gibi başladım değil mi? Halbuki şu anda aklımda sadece annem var, gerçek. Hem mimlenmediğim halde meseleye ortadan atlamışım, hem de daha hiçbir şey düşünmemişim. Hıyarlık bu benim yaptığım. Berfu olsa da o yazsa keşke, zaten yazının sonunda Berfu'yu mimlemeyi düşünüyorum. O da Beyza'yı, Beyza da Yiğit'i mimledi mi, içe dönük ve agresif Evahalipisi olarak tam adımız çıkar.

Evet, düşünme süresi tamamlandı. Değişik bir değerli bulduğum 3 kadın yazısı yazmaya karar verdim. Gelmiş geçmiş en iyi dizilerden ilan ettiğim (otoriteyimdir ben) Süper Baba dizisindeki baş kahramanımız Fiko'nun, nam-ı diğer Süper Baba'nın 3 kadınından bahsedeceğim. Ama elbette, aralarında beni asıl etkileyen karakter olarak Elif'e ayrı bir yer ayırıyorum, kimse kıskanmasın.

İPEK, DENİZ ve ELİF

Malum, yaşla etkilenme oranı arasında ters orantı var. Süper Baba dizisinin ATV'de yayınlandığı dönem (1993- 1997) benim 10-14 yaşıma denk gelir. Bu nedenle, beni en çok etkileyen kadının, kurmaca bir karakter olması pek şaşırtıcı olmasa gerek.

Elif, gerçek hayatta üç çocuklu, yaşlı, dul, çirkin 'ama iyi adamdır' deyip geçebileceğimiz Süper Baba'mız Şevket Altuğ'un dizi boyunca edindiği çok güzel sevgililerinden sonuncusu idi. Fiko'nun hayatının en değerli 3 kadınından İpek (Jülide Kural) ve Deniz (Şevval Sam), tüm izleyicilere, Fiko'nun yanına yakıştıramayarak 'masal bu ya' dedirten cinsten güzel, daha da önemlisi farklı bir sosyo-ekonomik sınıftan idiler.

İpek bir kere kanka (Nihat- Sümer Tilmaç) kardeşiydi ve bizim Fiko'muz için fazlaca entel dantel soğukluğuna sahipti. Nihat'ın kardeşi olmasa çok da takılmayacağımız bir 'güzel'di. Zaten, o hepimizi salya sümük bırakan terkedişiyle (Fiko'nun, bir ağacın arkasından giden taksiyi izlerkenki bakışları) hepimizde, kendisine karşı intikam duyguları uyandırmıştır, yalan mı? Ben affetmemiştim hiç kendisini, kaldı ki benimseyeyim.

Deniz (Şevval Sam) ise, Alim'in (Eray Demirkol) Fransızca öğretmeni olarak diziye girdiği günden beri gerçeklikten uzak bir güzellikteydi benim için. Kültürlü, zengin amma mütevazı familyasından olduğunu yürüyüşü bile çaktırıyordu. Nitekim sonunda hepsi doğru çıktı. Kültürlü ve zengin olmasının yanı sıra, çok da güzel olduğu için zengin ve psikopat bir belalısı (Kürşat Alnıaçık) vardı. Tabi film gibi de bir hayatı... Neyse, kendisinin sayesinde, şu anda yayınlanan birçok yerli dizinin aksine, hakikaten oldukça iyi kurgulanmış bir pazıl çözmeye çalıştık haftalarca, hatırladınız mı? Yok o kurşun kimden çıktı, nereye girdi... Deli avukatımız (Bülent Emin Yarar ki kendisi Elif'in gerçek yaşamdaki kocası olur.) bilardo oynarken olayı çözmesi filan... Of, ne heyecandı be! Velhasıl kelam, o zamanlar her ne kadar ayılıp bayılsam, "ben de İstanbul'a gidip kendime eski bir kiralık konak tutacağım" (öğretmen maaşıyla tuttu bir de o zaman, hadi len dedik) desem de, Deniz, kendimi yerine koyacağım bir karakter olamadı.

Serseri ruh denen şey o yaşlarda içime girmiş olacak ki Elif (Bennu Yıldırımlar), benim bütün bir ergenlik dönemim boyunca kıyafetlerinden davranışlarına kadar en çok örnek aldığım kadındı kendime. Ergenlik, zaten ortalarda "röh" diye gezilen bir dönem olduğu için, tam üzerime de olmuştu hani. Tiril tiril eteğin altına giydiği sanayi tipi botları, uzun kolları parmaklarının ucuna kadar inen bol kazakları, oradan buradan kafaya tutuşturulmuş dağınık saçları vardı Elif'in. Yeğeni Zeytin'e geceleri anlattığı uyduruk masallarından, dobra konuşmalarına; hayatını kazanmak için yaptığı takılardan, geceleri arka sokaklarda cesurca takılmalarına, her şeyine hastaydım yahu. Hatırlarsanız Elif, çalıştığı müzik marketten CD'ler çalmış, sahibi de bunu yakalamıştı. Ama o sahip o kadar şerefsiz, Elif o kadar haklıydı ki (adam Elif'e yavşamış, Elif yüz vermeyince parasını vermeden kovmuş, Elif de parasını karşılayacak kadar CD'yi alıp kaçmıştı. CD denen şey o zamanlar çok pahalıydı bu arada.) diziye girdiği bu ilk olayından itibaren tutmuştum kendisini. Üniversiteye geldiğim ilk dönemlerde bile Elif'in bohem ama kesinlikle umursamaz olmayan hayatı vardı hep aklımda, itiraf etmeliyim.

Ve tabi aşka, aşkın özgürlüğüne bakışı. Bir gece sokakta 'hadi sevişelim' diye tutturması, ehe. Burada, Fiko'yla aralarında geçen (teknede) bir diyaloğu ekleyeyim, başka da bir şey yazmayayım artık:

ELİF: Eğer sen istersen yani bana gitme dersen, kal dersen kalırım,gitmem...Seni seviyorum...
FİKO: Neden Elif, söyle bana neden?
ELİF: Ne neden?
FİKO: Neden beni sevdin? Gençsin,çekicisin, çevrende bir yığın delikanlı var. Bende ne buldun? Yani ne buldun bu Çengelköylü'de? Ailesinin dertlerine zor yetişen, üç çocuklu, kırkını devirmiş öylesine biri... Ne buldun, bunu açıkla bana?
ELİF: Açıklayayım ha..?
FİKO: Evet bir neden göster
ELİF: Sen nedenlerle bozmuşsun oğlum! Seni sevmem için bir neden göster? Beni sevmen için bir neden göster? Sen hayatı ne sanıyorsun ya? Mantık dersi mi, yoksa Fizik mi? Hayatında duygunun yeri yok mu hiç? Her şey akıl mı? Aslında senin aklından da şüpheliyim. Çünkü anlamıyorsun, hiç bir şey girmiyor kafana. Nedenmiş... Pekala sana bin taneneden sayıcam. Bakalım anlayabilecek misin? Seni sevdim; çünkü mesela o çocukların babası olduğun için, ya da Yakup Çavuş'un torunu olduğun için, Nihat'ın arkadaşı olduğun için. Çünkü Zeytin seni deli gibi seviyor. Celal'in güvendiği tek arkadaşısın. Böyle olduğun için sen olduğun için! Ama belki de ben aptalım onun için. Neden diye sorma artık. Bu böyle, ya kabul et ya reddet! Bencil ol bunu becerebilir misin?
FİKO: Elif, Elif böyle konuşma..!
ELİF: Seni mutlu ederim hayatımızı yaşarız. Gezeriz,eğleniriz,sevişiriz. Sırf bunları düşün.
FİKO: Elif!
ELİF: Var mısın?
FİKO: Elif sus artık!
ELİF: İstiyorsun. İçin gidiyor ama söylemeye korkuyorsun. Çok istiyorsun.
FİKO: İstemiyorum, kapa çeneni istemiyorum!.
ELİF: Neden? Şimdi de sen söyle neden?
FİKO: Yapamam işte...
ELİF: Neden!?
FİKO: Yapamam, doğru değil!
ELİF: Neden!? Neden!?
FİKO: Herife bak derler. Kızı yaşında biriyle derler.Utanmıyor derler! Ne derlerse desinler!
FİKO: Bak bana, kendine bak. Bizi biribirimize yakıştıramazlar. Arkamızdan laf ederler. Senin için de laf ederler!
ELİF: Çok da umrumdaydı!
FİKO: Ama benim umurumda. Ben katlanamam, gelemem böyle işlere!
ELİF: Elalem ne der, elalem ne der! Hep bu soruyla mı yaşıyacaksın? Tamam başkaları bu kadar önemliyse çekip gideriz buralardan. Yeni bir yer, yeni bir hayat...
FİKO: Ya ailem, ya çocuklar?
ELİF: Ya tutkular ya istekler? Bak bana! Bedenim seni istiyor, senin için ölüyor. Sen de benim için geberiyorsun ama söyleyemiyorsun, korkaksın! Aşk diye bir şey yok mu?
FİKO: Aşk biter Elif! Uzun sürmez, bir gün biter..!
ELİF: Delirtme beni be! Lafa bak! Aşkm biter diyor. Biterse biter! Bitmezse bitmez. Bir defacık, tek bir defacık kapıp koyver kendini. Ne olur? Ölür müsün? Hadi, hadi, hadi!! Kır artık şu zincirlerini!
FİKO: Yapamam...
ELİF: Ne?
FİKO: Yapamam.
ELİF: Neden!?
FİKO: Yapamam işte!
ELİF: Neden be adam! Neden!?
FİKO: Yapamam, yapamam, yapamam...!
ELİF: Sen düşündüğümden de feci durumdasın. Umutsuz vak'asın. Tamam kal burada; mahalleni bekle. Herkese gülümse. Etrafa iyilik saç. Kimse hakkında dedikodu yapmasın. Hep iyi şeyler söylesinler. Herkes seni sevsin. Hatta günün birinde Ethem Dede gibi sana da bir türbe yapsınlar: Süper Baba hazretleri! Hıh!... Hoşçakal Fikret. Artık bir daha beni görmeyeceksin... (Elif Gider)
FİKO: Bilmiyorsun. Asıl sen bir şey bilmiyorsun. Hiçbir şey bilmiyorsun! Sen ne sanıyorsun? Ben istemiyor muyum sanıyosun!? Taştan mı yapıldım sanıyorsun!? Sevmiyor muyum!? Arzulamıyor muyum!? Vücudum senin vücudunu istemiyor mu sanıyosun!? Seviyorum seni, seviyorum işte! İstiyorum!!! Herşeyden çok istiyorum. Ama benim zincirlerim var. Ne yapayım, koparıp atamıyorum! Her yerim kuşatılmış. Üzerimde bin kiloluk bir yük var! Boğuluyorum ama sesim çıkmıyor! Bana ne derler? Benim için ne derler?? İçim acıyor Allah'ım! Allah'ım yüreğim kanıyor! Biri bana yardım etsin Allah'ım. Biri bana yardım etsin... Yapamam,yapamam...

5 Ekim 2007

Kadın Vs. Erkek

Bir biyoloğun ağzından kadın ve erkeklerin tipik davranışları üzerine çok tatlı bir yazı. Tamam, başkalarının yazılarıyla donatmayacağım bloğu, o kadar da tembelleşmedim henüz, cık cık cık. Sadece Düygü'nün düşüncelerini Evahalipisi ile paylaşmadan edemedim. Oh, çok da iyi ettim. Oh.

Kadınlar neden uzayan gölgelere takar, ve güneş onlar için neden batmaktadır?
İşte kadınlar ve erkekler arasındaki farkı nefiz bir şekilde özetleyen bir durum.