11 Kasım 2009 Çarşamba

Oyun Teorisi ve Kararlı Toplum


Geçen hafta, yıllar önce izlediğim A Beautiful Mind filmini tekrar izledim. Oyun Teorisi (Game Theory) ile ilgili ilk bilgiyi bu film sayesinde edinmiştim. O zaman bu teoriden hiçbir şey anlamadığımı itiraf etmeliyim. Daha çok John Nash'in muzdarip olduğu şizofreni hastalığı, Princeton University'nin kampüsünün güzelliği ve Go'nun ne menem bir oyun olduğuyla ilgilenmiştim.

Filmi izledikten sonra geçen altı-yedi yıl içerisinde Richard Dawkins'in Gen Bencildir, Jared Diamond'un Tüfek, Mikrop ve Çelik, Mary&John Gribbin'in İnsan Olmak* gibi kitaplarının yanı sıra internetten de insan evrimi, antropoloji ve sosyoloji ile ilgili birçok yazı okudum. Bugün filmdeki Nash'in evreka! sahnesini ve filmin sonunda yazan "Nash'in kuramları, küresel ticari anlaşmaları, işçi-işveren ilişkilerini ve hatta evrimsel biyolojiyi etkiledi" sözünün az çok ne anlama geldiğini anlayabiliyorum. Filmi tekrar izlediğime çok sevindim.

Filmde Nash'in kuramını geliştirdiği meşhur sahneyi şuradaki -türkçe altyazılı- youtube bağlantısından izleyebilirsiniz. (İzin verilmediği için videoyu buraya koyamadım maalesef.) Şu repliği buraya yazayım:

"Adam Smith, en iyi sonucu almak için gruptaki herkesin kendisi için en iyi olanı yapması gerekir demişti. Doğru ama eksik. Çünkü en iyi sonucu almak için gruptaki herkes hem kendisi hem de gruptaki diğerleri için en iyiyi yapmalı."
1973 yılında John Maynard Smith bu oyun teorisi üzerinden Evrimsel Kararlı Strateji (Evolutionarily Stable Strateji -ESS) adlı bir kavram geliştirdi. Bu kavram kısaca şöyle tanımlanabilir:

“Bir topluluğun üyelerinin çoğunluğu tarafindan benimsendiği taktirde, başka hiçbir alternatif stratejinin daha iyi olamayacağı bir stratejidir.' Ya da 'bir birey için en iyi strateji, nüfusun çoğunluğunun ne yaptığına bağlıdır. Stratejiden sapmaları ise, doğal seçilim cezalandıracaktır.'**

Bu şekilde söyleyince kafa karıştırıcı olduğunu Maynard da anlamış olacak ki, Şahin-Güvercin Oyunu dediği anlaşılır bir model oluşturmuş. Bu modellemeyi ilk kez Gen Bencildir kitabında okudum, anladığım kadarıyla en popüler ve sade versiyonunu Richard Dawkins geliştirmiş ki daha çok ona ait olarak anılıyor. Benim gibi amatör bir okuyucu için üçüncü elden en anlaşılır olanı ise İnsan Olmak kitabında anlatılmış. Bu uzun alıntıyı burada paylaşmak için yanıp tutuşuyorum, bu yüzden -hazır yazılmışını bulamadığımdan- üşenmeyip yazayacağım. (Kolay okunması için araya başlıklar koyuyor -italik kalınlar- ve paragrafları biraz bölüyorum.) Eğer buraya kadar yazılanları merakla okuduysanız bu kuşları seveceksiniz:

Başarı için Stratejiler

Maynard Smith, hepsi aynı türe ait hayvanlardan oluşmuşbir popülasyon hayal edin der. Popülasyonun her bir tekil üyesi ya bir Şahin olarak davranıp, saldırgan davranış gösterir ya da bir Güvercin olup barışçıl davranış gösterir. (Aslında güvercinler oldukça saldırgan kuşlardır ama metoforik bir şekilde barışı simgeleyegelmişlerdir.) Bir şahin ne zaman bir parça yiyecek bulsa ve türünün başka bir üyesini orada hazır görse, her zaman için eğer gerekiyorsa yiyeceği almak için savaşacaktır. Bir güvercin bir parça yiyecek bulmuşsa ancak türünün bir üyesi de oradaysa, saldırıya uğrar uğramamaz kaçacaktır. Eğer başka bir güvercinle karşılaşırsa, tehditkar bir gösteride bulunarak blöf yapmaya çalışacak ama sonunda yiyeceği bırakıp geri çekilecektir. Bunlar Maynard Smith'in matematiksel modeline programlanmış temel programlardır. Smith'in sorduğu sonraki soru güvercinlerin ve şahinlerin hangi oranının kararlı bir popülasyon temsil edeceğidir.

Bu katıksız varsayımsal bir örnektir ve biz de hayvanların gereksindiği yiyeceğin değerine işaret eden, bir takım katıksız olarak varsayımsal (ama akla uygun) rakamlar koyalım.

  1. Eğer birey yiyeceği alırsa 50 puan kazanır.
  2. Eğer kaçarsa, tabii ki, 0 puan alacaktır.
  3. Eğer kavgaya girer ve kaybederse yaralanacak ve -100 puan alacaktır.
  4. Eğer kaçmadan önce karşılıklı tehdit gösterisine girişirse, zaman kaybettiği için -10 puan alacaktır.

Rakamlar keyfidir ama her olası sonucun göreli statüsünü göstermektedir; bu belirli rakamlar Richard Dawkins'in The Selfish Gene'ninden alınmıştır.

En başarılı bireyler en fazla yiyeceği yiyen ve yaralanmaktan kurtulan ve böylece genlerini sonraki kuşağa aktarabilenlerdir. Puanlar üreme başarısıyla eşitlenmekte ve ESS teorisi popülasyonda, şahinler ve güvercinlerin bir kuşaktan diğerine devam edecek kararlı bir karışımı olup olmadığı sorusuna yöneliktir.

Hesaplamanın gösterdiği ilk şey, bu bakımdan, ne tümüyle şahinlerden ne de tümüyle güvercinlerden oluşan bir popülasyonun kararlı olacağıdır.

Güvercinler Başbaşa

İlk olarak güvercinleri ele alalım: Eğer herkes bir güvercinse, o zaman çatışmanın olduğu her seferde her iki birey de -10 puana mal olan bir tehdit gösterisi yaparlar. Ama içlerinden birisi önce kaçar ve diğeri yiyeceği alarak 50 puan alır ve bu da net olarak ona 40 puan kazandırır. 40 ve -10'u alıp, onları toplayıp ikiye böldüğünüzde çıkan ortalama sayı 15'tir.

Buraya kadar iyi. Herkes yiyecek buluyor, hiç kimse yaralanmıyor ve tüm güvercin toplumu sağlıklı görünüyor. (Bu çok basit örnekten de, neden bu kadar çok sayıda hayvan türünün çok incelikli ve uzun süren tehdit gösterilerini, hakiki bir kavgaya girişmeden karşıtını dize getirme çabalarını evrimleştirdiğini görebilirsiniz. İnsanlar da, diğer hayvanların yaptığı şekilde, çoğu zaman buna denk şeyler yaparlar.)

Güvercinlerin Arasında Bir Şahin

Ancak şimdi popülasyonda bir şahinin (mutasyonla) ortaya çıktığını düşünelim: Şahin tehditlerle zaman kaybetmeyecek ve her seferinde karşıtını kaçırıp ödülünü alacak ve 50 puan kazanacaktır. Şahinler seyrek oldukları sürece birbirleriyle nadiren karşılaşıp kavga edeceklerinden, güvercinler ortalama 15 puan kazanırken 50 puan toplayarak çok iyi bir iş çıkaracaklar ve genlerini popülasyon boyunca yayacaklardır.

Şahinler Başbaşa

Peki kefenin öteki tarafında ne olmaktadır? Tümüyle şahinlerden oluşan bir toplumda, her karşılaşma sert bir kavgayla sonuçlanır. Kazanan 50 puan alır, kaybeden -100 puan alır (100 puan kaybeder) ve ortalama, patetik bir biçimde -25'tir. (Böylesi bir popülasyon elbette sadece çatışmaların seyrek olduğu ve çoğu yiyeceğin başka bir şahinle karşılaşmadan ve kavga etmeden alınabildiği sürece hayatta kalabilir.)

Şahinlerin Arasında Bir Güvercin

Ancak (mutasyonla) bir güvercin ortaya çıkarsa ne olur? Bir şahinin tehdit ettiği her seferinde kaçarak ve her çatışmada 0 puan elde ederek ama etrafta kimse olmadığında yiyeceği alarak, güvercin de görece başarılıdır. Böylece güvercin genleri de bir yere kadar yayılırlar.

Besbelli ki, bu uçlar arasında şahinlerin ve güvercinlerin popülasyonunun aynı kaldığı, her iki stratejinin de herhangi bir çatışmada aynı ortalama kazancı sağladığı bir yerde kararlı bir durum olmalıdır. Burada seçtiğimiz belirli rakamlar için, kararlı popülasyon on ikide beş güvercin ve on ikide yedi şahin içerir (5 güvercin + 7 şahin= 12) -yani her beş güvercin için yedi şahin- ve her bir birey her bir çatışmada 6.25 puan toplar. Gerçek hayvanların gerçek popülasyonları açısından bunu biraz düzenleyebiliriz:

Her bir birey için on ikide yedi sefer bir şahin gibi davranmak ve on ikide beş kez bir güvercin gibi davranmak kararlı bir stratejidir. Sanki 'yarıdan biraz daha çok kez saldırgan davran, bu zamanın yarısından biraz daha az bir pasifist ol ve herhangi bir çatışmada hangisi olacağını rastgele seç' diyen, vücutta işleyen genler en başarılı genler olacaklardır. ESS ya her bir birey için yüzde x kere güvercin olmayı seçme ya da bireylerin yüzde x'inin sürekli güvercin olmayı seçmesi olabilir.

Ancak burada öne sürdüğümüz rakamlarda alışılmamış ve önemli bir şey vardır. ESS her bireye her çatışma için 6.25 puan sağlar. Herkesin güvercin olduğu senaryoda her birey, iki kattan daha fazlasını, 15 puan alıyordu. eğer hepsi güvercin olsaydı, popülasyondaki her birey daha iyi durumda olurdu:

'Türün iyiliği için' herkesin güvercin olduğu senaryo ESS'den daha iyidir! Ancak evrim böyle işlemez. Evrim türler değil bireyler üzerinde çalışır ve kararlı toplum öyle görünüyor ki, her bireyin yapabileceğinden daha kötüsünü yaptığı toplumdur.


Bu modelden, dünya görüşünüze ve bilginize göre yüzlerce çıkarım yapabilirsiniz. Tercihe göre uluslararası ilişkilerden borsaya; küresel savaşlardan küçük arkadaş çevrenize; çevre politikalarından aşk ilişkilerinize -hatta kişisel hesaplaşmalarınıza- kadar her şeyi belli bir açıdan aydınlatacak matematiksel bir şablon elde etmek kadar heyecan verici bir şey olamaz!


*İnsan Olmak 2005 yılında Dost tarafından yayınlanmış bir kitap. Ancak, sanırım Ergi Deniz Özsoy'un oldukça olumsuz önsözü (... Ancak kitap sosyobiyoloji diye ortaya atılan ideolojik sağlamlaştırmanın metodolojik zayıflığını , genetik ve evrimsel argümanların bu bağlamda bir 'ayağa düşüşünü' örnekleyen bir ibreti alem kanımca.) dolayısıyla senelerdir Dost'un çok/hiç satılmayan kitapları arasında duruyor ve fiyatı oldukça makul. Bu önsöz ve özellikle sosyobiyoloji konusunda yorum yapacak yetkinlikte değilim ancak yine de kitaba biraz haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

**Alıntı buradan

02 Kasım 2009 Pazartesi

Water: (Gurum Gandhiji)



Afrika'ya gitmek istiyorum mesela... Safari'ye katılmak adına değil de saçma gelecek belki ama "insani yardım" adı altında bir organizasyonla giderek bir şeyler yapmak, yaptığını sanmak... Çocuklara ders anlatmak ya da yol yapımına yardım etmek, temiz su sağlamak, hastalıklardan korunmaları için aşılar yapmak.... Yapmak da yapmak..

Bir de Hindistan'a gitmek istiyorum. Oraya gitmeyi istemem biraz da kendimi düşündüğümden aslında. Bir Guru ile oturup bugün de hava epey kapalı be guru, sence de yağmur yağar mı? diye sormak istiyorum mesela. Ya da gene insani yardım adı altında Hindistan'ın hayati sorunlarına el atmak, elimin altından geldiği kadar yardım etmek istiyorum. Benim elimin altından çok şey gelir ya zaten.

Oturup Water adlı filmi izleyip ağlamak yetmiyor bazen. Hindistan'da dulların yaşamını anlatan bir film. 2001 yılında yapılan nüfus sayımına göre Hindistan'da 34 milyon dul varmış misal. Water adlı filmde onların hayatını anlatan sosyal içerikli bir film. Slumdog Milyoner'in müziklerini yapan A. Rahman bu filmde de karşımıza çıkıyor. 34 milyon dul olsa ne olacak diye düşünebilir insan ancak Türkiye'de nüfus kağıdımızda dul ibaresi yazdığı senelerde Hindistan'daki dullar bir manastıra kapatılıyorlarmış. Beşik kertmesi mantığı onlarda da mevcut. Bu yüzden 9 yaşında dul kalan kızlar bile manastıra kapatılmışlar.

Hint kutsal kitaplarına göre dul kalmış bir kadının kocası öldükten sonra yarısı ölmüş demektir. Bu koşullar altında kadının 3 seçeneği vardır.
1) Kendisini kocasının cenazesinde öldürebilir
2) Kocasının ailesi izin verirse en genç erkek çocukları ile evlenebilir
3) Kendi kendini reddetme (self-denial: feragat). (üçüncü seçenek manastıra kapanmak olsa gerek.

Thanks to Gandi: 1947 yılında Hindistan'ı İngiliz sömürgesi olmaktan kurtaran Gandi kadın haklarına da önem veren bir insan. Aslında kadın haklarına ekstra önem vermiyor kadınları gün ışığına çıkarıyor. Gandi'ye göre kadın ve erkek aynı değil ancak eşittir (Women and men are equal but not identical). Bir kadın zeka olarak, mental olarak ve ruhsal/tinsel olarak bir erkekle çok kolay aşık atabilir diyor Gandhiji. Fiziksel durumları siktir et der kısaca.

Düşünüyorum da insani yardım adı altında bir şeyler yapayım diye bas bas bağırmamın nedenini yine Gandi'nin bir sözü ile açıklayabilirim. Kendisi sosyal fedakarlıkların ve hizmetlerin allahubukelamun'un katında büyük yeri olduğunu söylemiştir. Hatta bu işi insanın doğasına bağlayarak service has to be performed for self-fulfillment der Gurum Gandi.

Gandi'nin doğumgününde yazdığım bir yazıda buradadır.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Yedi Kıta Muh(a)biri

Yeni bir blog açtım. Hu huuu!!


Uluslararası haberleri Türkçe olarak azıcık yanlı, azıcık benim dilimden, azıcık da farklı bakış açılarından görebilmenizi istedim. Uluslararası İlişkiler, Siyaset, İnsan Hakları, Kadın Hakları, Çocuk Hakları, Devletler, Ülkeler, Müzik, Spor vb. konular...

Bir süre önce aynı konsept ile Adabasını'nda yazıyordum. Artık Yedi Kıta Muh(a)biri'ni kurdum. Yayınlanmasını istediğiniz haber nitelikli yazılarınızı mail atarsanız seve seve yayınlarım.

Bezis

29 Ekim 2009 Perşembe

Nasty Talk

Arkadaş bu yazı biraz kendini aşacak ben şimdiden diyeyim. Yok efendim elin adamlarının çüklerini mi anlatcaktın bize yani şunca yazıda diyorsan eğer "evet bilader anlatacağım" diyerek sizi başka bloglara yönlendireyim şimdiden. O kadar da kötü değil korkmayın, her erkeğin çükü var... Yoksa sorun olurdu zaten.

Çük Analizleri:

Hatun kısmında bazı genellemeler vardır çükler ve erkeklerin nasyonelitesi ile ilgili. İşte İtalyan adamların namı meşhurdur, zencilerin ondan meşhurdur... Koreli, Çinli, Uzakdoğulu dedin mi uzak durmak iyidir. Biz kısaca son gruba bamya çüklüler deriz. Arada kendi milletimizden de bamyaların çıktığını duyarız gerçi. Sonra sonra... Diğer yakadan Amerikalıları biliriz: Ayy sünnetli miydi peki diye arada konuşuruz. Sünnet edilmiş edilmemiş farkını tartışırız. Bunlar kabul görmüş, artık herkesin diline pelesenk hale gelmiş durumlardır.

Erkekler için en acısı ise siyahi benizli (halk dilinde zencü) dediğimiz gruptur. Türk erkek grubu zencüler ile yarışmayı zaten düşünmedikleri gibi bir de zencüler üzerinden felaket geyik yaparlar. Kompleks yaratırlar, yediremezler. Halbuki biraz rahat olsalar işin kopleks ile alakası olmadığını görürler. Ama öyle değildir. Erkek dediğin hep merak eder:

Soru 1: Benden önce kaç kişiyle birlikte oldu ki bu hatun acaba?
Soru 2: Hepsi Türk müydü?
Soru 3: Arada zenci var mıydı?
Soru 4: Sıçtım ulen ben. N'apacağım?

4. soruyu erkek kendisine sorar. Eğer karşısındaki hatunu daha bir görmüş geçirmiş olarak adlandırmışsa hemen kendine de aynı yaftayı takar: Kızım ben var ya bir kaç sene threesome mı dersin, yok efendim swinger party ler mi dersin gezdim durdum. Ama öyle böyle değil. Yani kaç kadınla birlikte oldum bilmiyorum bile. Ama gençlikteydi tabi onlar. Artık duruldum... Tek kadın istiyorum, seviyim.. Sen ol!

Zaten bir adam açık açık yattığını kalktığını bu kadar rahat bir şekilde hatunun yüzüne anlatıyorsa işgilleneceksin o durumdan. Ya kompleks yaptı ya da manyağın teki. Kimse yaptığı, ettiği şeyleri o kadar kolay anlatamaz. Yukarıdaki sorular da onların kompleksli hücreciklerinden çıkar genelde. Zaten hatun arkadaşlarla konuştuğum ve kendi bildiğim kadarıyla da bir erkek deneyimli midir deneyimsiz midir belli olur anında. İşin bu kısmına girmiyorum. Konu dışı kalıyor.

AMA zenci dedin mi bir suratları düşer erkeklerin. Ha benim hiç zencü sevgilim felan olmadı. Ondan oradan buradan bildiğim ve duyduğum kadarıyla konuşacağım. Gene genelleme yapmak gerekirse zenciler ile araplar bu konuda yarışabiltesi olan iki cins.

Geçen gece de aynı tür bir sohbet içine girdik arkadaşlarımla. Hatun J. nin Afrikalı bir erkek arkadaşı var R. Tanırım da çocuğu iyidir, hoştur, zencüdür. Bunlar işte 1.5 senedir falan birlikteler. Zencü eleman bir kaç kez bizim kızı aldattı falan. Ama olur bunlar, geç, takılma dedik. Takılmadı. Şimdi asıl mevzu benim kızla yaptığım konuşmadan doğuyor.

J. sen karanlıkta nasıl görüyorsun yahu adamı? Fotoğraflarda bile eğer ortamda ışık yoksa sadece dişleri gözüküyor dediğim zaman -yokluyorum diye cevap veren bir hatundan bahsediyoruz. Gayet rahatız tabi. Anladık ki zencüler de mal var arkadaş. Biz de başladık geyik yapmaya. Aslında J. ile bu konular üzerine ikili diyologta süper güleriz ama yanımdaki iki erkek arkadaş daha vardı. Biri J. ile süper uğraştı. Olm koluma gir gezelim diyip yanlış şeyi takma koluna şeklinde iyice belden aşağıya girdik. Kız biraz bozuldu önce. Zoraki güldü falan. Olm şaka lan, bize ne senin zencü sevgilinden falan dedim tabi ben. Ama sonra dayanamadım aklıma J.'nin 3 sene önce ırkçı bir insan olması geldi.

Ciddi ırkçıydı J. Benim yakın arkadaşımdır kendisi, severim ama zencü dedin mi ıykkk onlar kokuyorlar bir kere, pfff diyen bir hatundan bahsediyoruz. Ben de: "J eskiden ırkçıydı ama tabi GöReNe KaDar!" dedim en son. Yavrum, kuzum J. dediğimi anladı ve gülmeye başladı. Neyse bu şekilde abuk sabuk bir geyik hali zenciler, amerikalılar, italyanlar ve arada korelilerden de bahsederek geçti.

Ertesi gün J. ile bir sigara-kahve molasında buluştuk. Dün çok mu üzerine gittik yavru dedim kendisine. Önce bir yok hayır da falan dedi. Sonra döküldü. Erkek arkadaşı hakkında böyle çüklü müklü konuşmalar kendisini R.'ye karşı kötü hissettiriyormuş. Doğrudur aslında. Birisi şimdi kalkıp bana len senin erkek arkadaşının da çükü kalkmıyordur dese bi siktir git len derim. Ama işin içine zenci girince mecburi geyik oluyor anasını satayım. Türküz işte kanımızda var. Dayanamıyoruz bu tip durumlara. J. Türk olmayınca da arada büyük bir geyik yapma farkı çıkıyor.

Velhasıl kelam diyeceğim şudur ki zencüleri takdir edin ey erkekler. Onlar ki ellerindekinin kıymetini bilenlerdir. Öyle bilirler ki güzelim Avrupalıyı bile defalarca aldatırlar.(J. gıcık oluyorum ulan zencü sevgiline, kaçıncı kez aldattı anasını sattığımın. Türkiye'deki kadınlarda da bir zencü merakı deme gitsin.)

Bütün bu geyiğin sonunda ciddi bir şeyler yazmak gerekirse: Erkek insanı! Mal mısın anasını satayım? Çük dediğinin işlevi önemli diye kendini avutur durursun yıllardır ama iş zencüye geldi mi işlev mişlev lafların bir anda sıfıra iner. Bu noktada önemli olan işlev falan da değildir. Sendeki organ ile kadının organının uyuşmasıdır.

Kısacası: Neden bu uzakdoğulu kadınların daha dar kutuları olduğu söylenir? Bakınız uzakdoğulu erkeklerin bamya diye adlandırdığımız organları.
Kıssadan hisse istersen aslında deneyim meneyim hikaye (bir noktada tabi, her zaman değil ha!), önemli olan o iki organın birbiri ile uyuşmasıdır. Yani ikisi birbirini collapse ettiyse daha ne istersin.

Yok efendim italyanı, amerikalısı, zencisi.. adam olanını buldu herkes de şimdi de çüklerine bakıyorlar.

Not: Günün lafları:
İlk laf: Kesecem len topunuzu!
İkinci laf: Seviyorum ulen!

18 Ekim 2009 Pazar

Ailenin Internet Öğrenmesi

Bizimkiler şu 3G teknolojisine kendilerini adayarak eve bir Vınn aldılar. Abim olacak insan onlara hiçbir şey öğretmeden Adana'ya gittiği için de bizimkiler beni arayıp nasıl bağlanacağız, ne yapacağız gibi sorular soruyorlar... Kaç gündür babamı Vınn'la bir türlü internete sokamadım. Telefondan olmuyor be kardeşim. Babam bana şunu diyor misal:


- Evet ben şimdi tıkladım Vınn yazan yere... Hah bağlanıyor diyor. Bekleyin diyor. Bekleyin... Bekleyin... Bekleyin... Bekleyin...
+ Baba tamam bekliyorum tekrar etmene gerek yok.
- Hah bağlantınız da sorun var. Kesik ya da ot bok olabilir...
+ Baba telefondan yapamıyoruz bunu
- Dur kızım bir daha deneyelim..

3 kere deneniyor. Ama olmuyor. İzmir'de olsam 2 dakikamı alacak ama bağlanmayı bir türlü sağlayamıyorum. Neyse bugün komşunun kızından sonunda yardım istendi. Kendileri Vınn almışlar ama bilgisayardaki Internet Explorer dahi bulunamıyor. Annem ısrar ediyor, berfu ile konuşmakta kaç gündür. N'apcağımı şaşırdım burada. Komşunun kızı onlara neyin nasıl olacağını gösteriyor şu anda ama ne kadar söylenenleri akılda tutarlar onu da bilemiyorum.

Vınn denilen teknoloji henüz çok yeni olduğu için aslında çok da iyi değil. Yani tamam yanında taşıyorsun ve internete giriyorsun istediğin yerden eyvallah da artık bir çok kafede, pub'da zaten internet mevcut. Şifre direk söyleniyor müşteriye. Hadi onu da geçtim. Teknik sorunları var aletin. Bir kere garip bir şekilde yavaş çalışıyor. Bu yüzden de görüntülü arama ve konuşma yapmak belli yerlerde çok zor oluyor. Bu sorunu şimdi babamlarla bağlantı yaptığımızda yaşadım ve daha önce de S. adlı Ankara Dikmen'de oturan arkadaşımla "canlı bağlantı" yapamayınca yaşadım. Kameranın internet hızından dolayı tam çalışmıyor olması bir kere çok saçma çünkü bizimkilerin ana amacı şu an Berfu ile ve 3 ay sonra da ben ile görüntülü konuşmayı başarmak...
Turkcell'in kendini geliştirmesi temennisi ile..

Sözümü bitirirken anneme telefonda bilgisayar hakkında hiçbir laf edemeyeceğimi anladığım konuşmayı aktarıyorum:

+ Annecim messenger'ı masaüstüne kurarsınız daha rahat bulursunuz. Uğraşmazsınız aramakla bilgisayar içinde.
- Salondaki masanın üstünde zaten bilgisayar, aramıyoruz.

Seviyorum len sizi ailem benim! Deli de etseniz pek bir şirin ediyorsunuz, insan tam kızamıyor.

15 Ekim 2009 Perşembe

Ne Zitime Doğdun Yiğit?

Kuzenlerin iki hasından biri olan Yiğit'e Berf tarafından gönderilmiş kartı "use of abuse" ve "infridgement" gibi kelimelere rağmen bloga koyuyorum. Sıkıyorsa dava açsın kartın sahibi/gönderen...

Ha harbi Yiitcim doğa doğa ancak Türkiye'de doğmuşun. Oysa biz senden bir Somalilik bir Mozambiklilik beklerdik.

Yarın davul zurna eşliğinde Yiğit'in doğumgününü kutluyor olacağız. Şimdiden söylüyorum iki biradan fazla içmem agalar... Dün gece şarabı ver etmişim bünyeye, başım çatlıyor. Ar damarımın çatlamasından iyidir zaar.

11 Ekim 2009 Pazar

Hayyamiyiz Biz Kendi Cennetimizde!!


(Ömer Hayyam olmaya kasılmış daha çok bir
keçiyi andıran minyatür havalı çizim)

Ömer Hayyam'ın Rubaileri elimde bir süredir. Evirip çevirip bakıyorum aklıma geldikçe. Biraz araştırma yaptım hakkında ve genelde zevk pezevengi denilecek tarzda yazılar mevcut kendisi hakkında. Hatta ahiret ya da tanrı inancının olmaması, dünyevi değerlerle hareket etmesinden bahsetmişler çoğu yerde.

Aslında ben dörtlüklerinde şunları buldum: Kendisinin Tanrı inancının olmadığını değil aksine olduğunu, şarap içmenin bu inancı yok etmeyeceğini aksine tanrı varsa eğer rahmeti ile Hayyam'ı kucaklayacağını, iş bu nedenden Hayyam'ın rubailerde tanrı ile şarap arasında gidip gelmesinin caiz olduğunu...

Hayyam Kemal Kara tarih kitaplarından öğrendiğimiz 1040 Dandanakan Savaşından sekiz sene sonra İran'da dünyaya gelmiş. Kendisi aslında şiirleri ile falan tanınıyor değil. Bir bilim adamı sıfatı var. Matematik ile arası baya iyi. Hayatına muhtemelen ki çok kadın girmediği için de kendisini şarap'a vermiş.
(Tarikatlar kralı Hasan Sabbah'ı bir baletmiş edasıyla görüyoruz)

Bir de Hayyam'ın garip arkadaşları var o dönemde. Hasan Sabbah... Ismini görünce yok artık dedim. Hasan Sabbah İranlıdır. Kendisinin dini öğretileri felaket kuvvetli olduğu için tarikatlara bulaşmış bir şahsiyettir. Uluslararası İlişkiler'de Sabbah'ın ismi terör çalışmalarında sıkça anılır. Müminlerine haşhaş ve işte dönemin diğer uyuşturucu çeşitlerinden içirerek/yedirerek terörist eylemler yaptırdığı söylenir. Bu eylemler genel olarak Sünni olan kesime yöneliktir. Ömer Hayyam'ı bir yana bırakarak Sabbah'tan azıcık daha bahsetmek istiyorum. Hasan Sabbah sayesinde İngilizce lügatına çok güzel bir kelime olan "assasination" geçmiştir. Assassin'in birbirini tamamlayan iki anlamı vardır. Assassin kimi kesimlerce "the followers of Hassan" (Hasan'ın müridleri) demektir. Kelimenin diğer türediği yer ise haşhaş yani haşhiş (ing: hashshasin-assassin) den gelmektedir. Şimdi bu Assassin'ler haşhaş alıp bilinçsiz bir şekilde kendi hayatlarına kıyarken aynı zamanda da öldürmek istedikleri adamları lime lime ettikleri için assasination kelimesi oluşmuştur. (Baya karışık anlattım sanırım işte siz asasin ve assasination kelimelerinin haşhaş kelimesinden doğru çıktığını bilin yeter.)

Tanrı inancı olmadığı söylenen Hayyam ile tarikatlar reisi Sabbah'ın kanka olarak 11.yy'da dolaşmasına bu yüzden biraz şaşırırım aslında. Eğer arkadaşlarsa Hayyam'ın bu kadar hayali/sanrılı (delusional) yazmasını da Sabbah ile haşhaş alemi yapmalarına bağlayabilirim. Yani hem tanrıdan bahsedip hem de ziterim tanrısını bana şarap ver şarap! demek biraz abes ile iştigal oluyor. Bir de Nizam-ül Mülk'ün de onların arkadaşı olduğu yazıyor bazı kaynaklarda. Ancak bu şahısın arkadaşlığı biraz şaibeli çünkü Nizam Sabbah'tan 40 yaş kadar büyük. Aynı medresede eğitim aldıkları söyleniyor ki Nizam eğer Sabbah ve Hayyam ile aynı medresede 40 yıllık farka rağmen eğitim aldıysa hangi ara veziriazam oldu onu da bilemiyorum?

(Apollo'nun tipine gel!)

Hayyam'ı okurken aklıma Eski Yunan dönemi de geldi aslında. Şimdi adama sefa pezevengi dedik ama olumlu anlamda kullandık biz bu kelimeyi. Kendisi dünya zevklerinden, özellikle de şaraptan büyük keyif alan bir şahsiyet. İş bu nedenden bence haşhaş almadan kafayı bulması daha muhtemeldir. Eski Yunan'da geçen ve daha sonraları Nietzsche'nin değindiği Tanrı Diyonisos ve Apollo tam da Hayyam'ın yaşadığı hayatı ele alıyor bence. Diyonisos Şarap Tanrısıdır ve onun karşısında da Apollo durur. İkisinin de Zeus'un çocukları olduğu söylenir. Apollo'nun erkek olduğu Diyonisos'un ise hem kadın hem adam olduğu söylenir (hermafrodit anlamında değil sanırım bu söylem. O döneme göre incelemek lazım, bilemeyeceğim). Apollo ise güneşi temsil eder. Akıl, mantık, bilgeliğin de temsilcisidir. (Nietzsche bu iki tanrıyı sanat ekseni altında incelemiştir, o kısma girmiyorum). İşte Tanrı Diyonisos da Hayyam gibi zevk ve sefanın peşindedir. Kaldı ki şarap tanrısı olmasından dolayı güzel sükse yapmıştır ortamlarda. Baccus diye bir de lakabı vardır Diyonisos'un. Apollo ise hem tanrılık rahmetini veren hem de kötü olaylara neden olabilen göt bir tanrıdır gözümde. Ancak insanda hem Apollo hem de Diyonisos birlikte uyumu sağlarlar. İşte bu yüzden ki Hayyam Apollo'nun rahmetinden de kendini dışlayamaz.

Hayyam'ın bir kaç dörtlüğü ile bu yazıyı sonlandırayım artık:

Biz aşka tapanlarız, müslüman değil;
Cılız karıncalarız, Süleyman değil;
Biz eskiler giyen benzi soluklarız:
Pazarda sırma satan bezirgan değil.
.....
Neredesin? Sana başkaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerede?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte?
......
Şarap içip güzel sevmek mi daha iyi
İki yüzlü softaları dinlemek mi?
Sarhoşla aşık cehenneme gidecekse,
Kimselerin göreceği yoktur cenneti.
.....
En büyük söz Kuran bile
Arada bir okunur besmeleyle
Kadehteyse öyle bir ayet var ki
Okur insan her zaman, her yerde

O kadar gaza geldim ki Hayyamgillerden olup kendi cennetimi kurmaya karar verdim. Apollo'ya da "ya bi siktir git Apo.. veriyon ara gazı insanlara, sonra olan bana oluyor anasını satayım. Hadi Apo senin yerin bura değil.. Burada içki var, eğlence var" demek istiyorum.

09 Ekim 2009 Cuma

Until the End of the World

Hollywood-Bollywood hastası değilseniz ve arada Alman, Fransız, İspanyol filmleri izleyebilen bir bünyeniz varsa Deniz'in bir önceki yazıda bahsettiği Wings of Desire adlı filmden önce ya da sonra izlenmesi gereken ikinci film Until the End of the World'dür (Bis ans Ende der Welt). IMDB manyağı filme 6.6 puan değer biçmiş, hah biz onların 7.8 dediği filmleri de biliyoruz zaten. Film fazlasıyla eleştirilmiş ve beğenilmeyen yanları olmuş. Ben buna ancak ağzının tadını bilmeyen eleştirmenler çıkmış piyasada vık vık konuşuyor derim.

Until the End ofthe World öyle hap gibi bir şey değildir. Yavaş yavaş, sindire sindire izlenmesi gerekir. Modunuzu izlemek için ayarlamanız her şeyin ötesinde önemlidir. Sonuçta Western filmi değildir kendisi. Bir süre sonra filmi müzikleri için de izlemeye başlarsınız. Hatta Wim Wenders gözümde Almanların hası olmuş ve soundrack'te R.E.M'i, U2'yu, Talking Heads'i dinletiştir. 1991 yapımı olan film 1999'da Hindistan'ın nükleer bir satalayt'ı düşürmesi konusuyla başlar. Aslında gariptir ki bu ön bilgi filmin hiçbir noktasını anlatmaz. 3cd'lik uzunca bir filmde istemediğiniz kadar dünyadan mekan görüp, garip hayatlarla karşılaşabilirsiniz. Wim Wenders filmi 5 saat yapmak isteyerek bütün hikayeyi anlatmak istemiştir ancak yapımcı filmi keserek 2.5-3 saat arasına sıkıştırmıştır. Şu an filmin üç ayrı versiyonu bulunmaktadır. Eğer 5 saatlik halini izlemek istiyorsanız sanırım İtalyan versiyonunu izlemeniz gerekiyor.
Filmin bir noktasında ağlarsınız belki de. Niye bilmem Wim Wenders'ın hangi filmini izlesem hık hık diye ağlayasım geliyor benim. Hatta gözyaşlarımı tutamıyorum bile. Dün gece de kuzenlerle içtikten sonra felaket yalnız kalmak istedim aslında ama arkadaşım S. bırakmadı bir türlü, yapıştı yakama. Sonuç Kızılay'da yürümeye başlamamız oldu. Bir noktasında kulaklıkları çıkarıp Until the End of the World'ün soundtrack'lerini dinlemeye başladım. Hava karanlık, gece olmuş çoktan... Dünya bir garip geldi bu müzikler eşliğinde... Nasıl tanımlasam? Eksik!
Hani hep bize öğretmişler ya: önce okuyacaksın, sonra üniversiteyi bitirirken birisini bulacaksın-o ara bulamazsan iyi adamlar kapılır- sonra iş bulacaksın, işin ilk senesinin sonunda da evleneceksin. Evlenip bir de çocuk koydun mu ortaya ohh daha ne istersin? Ne isterim(iz). Yok öyle bir hayat tarzı bende. Yani tabi ki de mavi bir gezegende yaşamayı falan düşünmüyorum. Dünya'da olduğumun da gayet farkındayım ama adam yok olum piyasada, kalmamış. Hepsinin bir marazı var anasını satayım. Annemi dinleseydim eğer 2. sınıftaki birlikteliğimi hiç bitirmezdim. Salaklık işte, nereden bileceksin iyilerin kapılacağını?
Ama bazen de düşünüyorum, eğer bu kurduğum mantık hatunlar için de geçerliyse o zaman ben de çürüğüm len, ben de evde kalmadım mı sanki? Bazen de diyorum filmdeki Claire Tourneur gibi olmak istiyorum ben diye. Peşinden gitmek her şeyin, istediğini yapmak, dünyanın sonuna kadar hayatı yakalamak, yakaladığını sanmak... Bazen ise Sam Farber (William Hurt oynuyor onu) gibi olsam diyorum... Bir idealim olsa, birileri için bir şeyler yapsam. Arada aşk beni bulsa, ben kaçsam, sonra tekrar bulsa...

(Bu gentlemen gibi olmak istemiyorum ama.. yok istemiyorum)


Benim gibi çok kolay aşık olduğunuzu sanıyorsanız işiniz daha da zor oluyor. Ama aşk güzel bir vaka yahu! Gerisini siktir edin..

04 Ekim 2009 Pazar

Berlin'in Gökyüzü*


Bir kez olsun ciddi olmalı.

Çok yalnızdım ama hiç tek başıma yaşamadım.
Biriyle olduğumda genelde memnundum ama bunu hep bir tesadüf sandım;
bu insanlar benim ailemdi ama başkaları da olabilirdi.
Neden o kahverengi gözleri olan kardeşimdi de şu karşıda öylece duran yeşil gözlü adam değil?
Taksi şöforünün kızı benim arkadaşımdı ama yerine kollarımı bir atın boynuna da dolayabilirdim öyle değil mi?
Bir erkekle birlikteydim hatta aşıktım ama onu aniden terk edip o anda sokakta karşıdan gelen yabancı bir erkekle de kaçabilirdim.

Bana ister bak ister bakma, ister elini ver ister verme.
Hayır bana elini verme, uzaklaştır bakışlarını!

Sanırım bugün yeni ay var;
gece pek sakin değil. Yine de şehirde hiç kan akmayacak.

Ben hiç kimseyle oynamadım,
buna rağmen hiçbir zaman gözlerimi açıp şöyle de demedim;

İşte şimdi ciddi
.
Nihayet ciddileşiyor.

Böylece yaşlandım işte.
Yalnız ve ciddi değildiler, zaten zaman ciddiyetsizdir.
Hiç yalnız kalmadım, ne tek başımayken ne de biriyle birlikteyken.
Aslında artık yalnız olmak isterdim,
çünkü yalnızlık
artık bir bütün olmak
demektir.

Artık bunu söyleyebilirim;
bu gece işte, ben de nihayet yalnızım!
Tesadüfler artık bitmeli.
Yeni ay, karar vermenin 'yeni ay'ı.
Yazgı diye bir şey var mı bilmiyorum ama karar vermek diye bir şey var,
karar ver!
Bak biz 'zaman'ız şimdi;
sadece bütün şehir değil, bütün dünya bizim bu önemli kararımızın parçası.

İkimiz iki kişi olmaktan da öteyiz; bir şeyleri oluşturuyoruz.
Seninle halkın yerinde oturuyoruz
ve meydan bizimle aynı dilekleri paylaşan bir sürü insanla dolu.
Oyunun kurallarını biz belirliyoruz.

Ama şimdi sıra sende,
oyun sende,
ya şimdi ya da asla!

Bana ihtiyacın var, bana ihtiyacın olacak.
Bu, ikimizin hikayesinden daha büyük bir hikaye;
bu erkeğin ve kadının hikayesi;
bu devlerin hikayesi olacak!
Bu görünmez ama aktarılabilen yeni bir neslin hikayesi olacak.

Bak, gözlerime bak! Onlar zorunluluğun resmidir.
Buradakilerin geleceğinin resmi...

Dün gece rüyamda o yabancıyı gördüm.
Yani kocamı.
Ben bir tek onunla yalnız olabilirim,
sadece onun için alabildiğine açık olabilirim.
Bütün olarak içime alabilirim onu,
onu paylaşılan mutluluğun labirentiyle sarmalayabilirim.

Biliyorum.
O sensin...
* Wim Wenders'ın bu muhteşem filminin orijinal adı: Der Himmel Über Berlin. Başlık bana ait. 'Gökyüzü' kelimesinin takı kabul etmez, içeriğine birebir uyan özgürlüğüne bayıldığım malum.

** Filmin benim için en vurucu repliğinin hazır yazılmış halini şurada bulmak çok güzel oldu. Fakat bence bu bir şiirdir, bu nedenle ona göre bazı noktalama işaretleri, düzeltmeler ve boşluklar ekledim naçizane. Açıkçası Türkçe çevirisinin pek iyi olduğunu düşünmüyorum ama derin içerik daha önemli olduğundan yayınladım yine de.

***Filmi bana uzun zaman önce öneren Beyza'ya teşekkürü bir borç bilirim. Biraz ağır bir film, İngilizce altyazılı izleyince biraz daha ağır oluyor hatta. "Aşka dair replikleri en derin olan film" sıralamamda birinciliği Before Sunset ile paylaşacaklar artık. Özellikle şiir sevenlere şiddetle tavsiyemdir.

**** Şurada da yazdığı gibi; kamera şiir ritminde hareket ediyor. İzleyin, şiiri seyredin…

Gandi'yi Anarken


Gandi'nin doğumgünü de geçti 2 Ekim'de... Yazacaktım hatta yazdım bir şeyler ama bu ara "kaydı yayınla" butonuma elim gitmiyor yahu. Neyse aslanımızsın ve hatta kaplanımızsın Gandi. Şiddete karşıt olan görüşleri ve tavırlarıyla her zaman tek bir Hindistan hayali kuran bir insandır kendisi. Ancak tek bir etnik yapılanma ile değil multi-etnik bir yapıda birliği savunur. Savaş, şiddet gibi kavramların halkları birbirinden uzaklaştırdığına inanır.


Pakistanlı bir arkadaşım A.R.'ye geçen gün Gandi Pakistanlılar için ne ifade eder diye sordum? Kendisi ılımlı Pakistanlıların Gandi'yi sevdiğini ve onun öğretilerini doğru bulduklarını, ilk ayrım başladığında bile bu insanların Hindistan'dan ayrılmak istemediğini söyledi. Peki radikal Pakistanlılar neden sevmez Gandi'yi dedim? Bunun nedeninin ise Gandi'nin bütünleşmeye yönelik sözleri olduğunu söyledi.

Gandi döneminde iktidarda olan Nehru yüzünden bugün Gandi'yi pek de iyi tanımıyoruz aslında. Nehru'nun ağır politikaları yüzünden Gandi'nin barış yanlı görüşleri de o dönemde hafife alınmıştır. Ancak ikinci dünya savaşı sırasında bile Third Worldist Approach adı altında savaşa girmemeyi, savaşın gelişmemiş ülkeler için çok ağır sonuçları olacağını savunanlar arasında gelir Gandi...

Kendisini saygı ile anıyorum. O ki insanlığın nasıl olması gerektiğini, insan olmanın, erdemli olmanın, eğitimin önemini savunmuş bir insandır. Ve yine o ki barışçıl bir felsefe gütmüştür. Gandi'nin ağzından kimse için "la olum senin için de onla bunla takılıyor diyorlar" gibi bir laf duymadım mesela ben. İncecik fiziksel hatları ve kuşandığı o kıyafetle dünyadaki pek çok liderden hatta hemen hemen hepsinden daha iyidir benim gözümde.

Yürü be Gandi iyi ki doğdun!

25 Eylül 2009 Cuma

Adalet Neden İnsanın Temeli Değildir?

(Cem Koç adlı blogger'ın Terazi'nin Kefesi adlı blogu için yaptığı bir çizim.)

Uyuzum okur ben bayramlara... Bayram da bayram... Tatlı yemekten diliniz damağınıza yapışıyor. Eve gelen hanım amca ve teyzelere "ya ya evet Amerika'ya gideceğim, rabbul bukelamunun izniylen tabi... ancak önce şu tezi bitirmem gerek" söylemlerim eşliğinde 3 gün geçirdim. Hayır bir de bizimkiler apartmanın wisdom sahibi, yaşını başını almış sakinleri olunca ev ilk günden on beş kişiyi falan ağırladı. Gelen ayağını sürüdü, giden geri geldi biraz daha oturdu...

Bayramın en çarpıcı yanı ise abim olacak insan ile dışarı çıkmam sonucunda belanın bizi bulmasıydı. Olay tam olarak şöyle gerçekleşti: Abimle onun can ciğer dostu M. bir yerde demleniyorlardı ve ben de seke seke yanlarına gittim. İkisi zaten bir 35'lik devirmiş, rakı masasında değil balık zurna olmuşlardı. Ben de 2 bira ile eşlik ettim kendilerine. Gece 12 sularında Bostanlı'da her gün gittiğimiz kahvehane olan Hayal'e gidip birer acı türk kahvesi içelim paşalar dedik. İşte her şey oturduğumuz mekandan kalktığımızda gerçekleşti. Tek sıra halinde sokakta yürürken bir anda bir araba sesi duydum. Len karşıdan araba da gelmiyor amma, haydin hayırlısı dememe vakit kalmadı abim beni kenara doğru ittirdi. Meğer manyağın teki arabayı geri vitese takıp gazı da köklemiş. Neyse arabanın dikiz aynası hafifçe abime vurunca biz de gayet insani bir şekilde adamlara "n'apıyonuz be kardeşim, çarptınız!" dedik. Bu sözümüz abim ve onun saz arkadaşı M.'ye bir kaç yumruğa benim ise bu zibidilerden biri tarafından itilmeme neden oldu.
O an çok garipti.. Bir baktım abim yanımda değil. Tipin teki arabadan inmiş, gayet güzel kardeşim siz çarptınız asıl diyor ve bir saniye sonra da sanki dostmuşcasına bir elini abimin omzuna koyup ve diğeri ile de yumruğu patlatıyordu. Rüya gibi anlattım ama o an gerçekten bana rüya gibi gelmişti. Bu sırada dikkatimi arabayı kullanan tipin arabadan çıkması da çekmişti. Abim yerdeyken ben o tipe konsantre olmuştum çünkü bu zat-ı tipi tip arabadan güneş gözlükleri ile indi. Gecenin körü güneş gözlüğü takmış salak inerken... Ben mallığına vermiştim ama sanırım tanınmak istemediğinden öyle bir şey yaptı. Daha sonra karakolda kendisinin 12 sabıkasının olduğunu öğrendik çünkü...

Keşke her şey dayak yememizle bitseydi... Salak gibi babamın mesleği icabı olan lokale gittik. Lokalin altında polis durur çünkü. Neyse açılır kapanır bir kapı var. Biz tabi sinirliyiz. Aşağıdaki görevliye polisi getir diyoruz. Bu sırada ben 155'i arıyorum, arabanın plakasını veriyorum. Size ekip göndereceğiz bekleyin orada diyorlar. Eyvallah diyoruz. Abim ve M. sinir küpü... Dayağı öyle böyle değil iyi bir yediler. Bir de her zaman gittikleri barların önünde olduğu için M. ayrı bir sinirli. Rezil olduk lan cümle aleme diyor. Abim ise s.kerim len alemini düşündüğün şeye bak diyerek tekrar bir atar yapıyor. İşte tam o sırada ben lokalin kapısına dikkat etmiyorum. Otomatik kapı kapanırken geçmeye çalışıyorum ve kapı orada bir insan olduğunu anlamadığı için kapanmaya devam ediyor. Sonuç ise lokalin görevlisinin: "ya efendim kapıyı kırdınız. ben memurum... bu benim zimmetimde. kapıyı nasıl kırarsınız" şeklindeki bağrışları; benim ise "kardeşim bak sinirliyim bana kapı diyosun... Kapı resmen çarptı bana... Benim etim ne budum ne kapıyı kırayım" demem sonucunda lokal kimliklerimizi istiyor bizden. Hakkımızda tutanak tutacakmış. Buyur tut dedik biz de, ne diyelim...

Polis gelmek bilmiyor o sırada bir türlü...Lokalin dışarısına çıkıyoruz ve bir ekip yanaşıyor. Biz harıl harıl anlatıyoruz şöyle oldu böyle oldu diye... Bu sırada içerideki polislerden biri "gençler hayırdır ya, beni tanımadınız mı?" diyor. Bizimkiler şöyle bir bakıyorlar... Aaa Savaş abi dedikleri anda gözünü sevdiğimin abisi arabadan iniyor hepimizi bir öpüyor. Seneler boyunca bizim apartmanın altında görev yapmış Savaş abiye derdimizi anlatıyoruz. Abimin arkadaşı M. "Savaş Abi bu şu piçleri... Karşıma getir benim. Bak çok sinirliyim. Bilirsin bizi" diyor. Telefonlar alınıyor. Biz karakola gidiyoruz. Karakolda ifade vericez. Ömrümüzde karakol içi görmemişiz. Nedir ne değildir.. İçeride maskulenite 1500 dolaylarında. Oturuyoruz bir 5 dakika geçiyor. Savaş Abi arıyor M.yi. "Bir yere ayrılmayın geliyoruz" diyor. Yakalandılar oleyy diye seviniyoruz tabi biz. Bu sırada saat 1.30 yaklaşmış. Damarlardaki alkol adrenalin yüzünden gitmiş. Düşünüyoruz, peki ya şimdi n'apcaz?

Bir ara odada M. ben ve abim yalnızız. Özür dilesinler, polisler de biraz hırpalasın bırakalım diyoruz. Ama polis geliyor içeri: "eee özür diliyorlar mı diyoruz". Ne özrü nerede olduklarının bile farkında değil hiçbiri. Biz yapmadık diyor adamlar diyor. Biz tabi haydaaa şeklinde kalakalıyoruz. Abime ve M.'ye "eğer bu adamları şimdi tamam bırakın desek bırakacaklar ama yarın bu adamlar birisini öldürürse? Bunları bırakmamak lazım. Akılları başlarına gelsin. Dava açalım. Biz açmayacak ve tırsacaksak bu ülkede kim tırsmaz?" diyorum. Onaylıyorlar ve suç duyurusuna getiriyoruz işi. Adamlar nezarete gidiyor. Bu sırada nezarette yatan başka bir suçlu yukarı yollanıyor çünkü gözünü sevdiğimin karakolunda tek nezaret var (komik!!). Neyse Karşıyaka Sağlık Merkezine gidin de sağlık raporu alın diyor polisler. Gecenin körü hastanede rapor sırası bekliyoruz. Darp olduğunu kanıtlamamız gerekecekmiş. Bu sırada doktordan azar işitiyorum gene... Aklıma kırdığım kapı geliyor gülüyorum...

Çıkıyoruz karakola geri döneceğiz. Peki ya şimdi?N'apcaz? Babamı mı arasak diye düşünüyoruz. Panik olursa diye tedirgin olmamıza rağmen arıyoruz: "Baba biz karakola düştük". Babam karakola koşuyor. Aynı odada bu sefer babam da var, oturuyoruz. Üzülmeyin, hiç olmayacak şey olmuş diyor. Bu sırada içeri bir polis giriyor ve zanlıların bir tanesinden bıçak çıktığını söylüyor. Babam 6314'e göre biraz ceza alabilir aslında o zaman diyor. Polis 5 dakika sonra geri geliyor ekmek bıçağıymış çıkan diyor. Babamın yüzü hafif düşüyor. Ekmek bıçağı 6314'e girmez diyor. Bu sırada ben babamla konuşmaya başlıyorum. Bu nasıl bir sistem, adam arabada ekmek bıçağı ile geziyor ve bunun bir suçu yok mu? Aynı adamın 12 sabıkası var baba yapmayın diyorum.... Babam haklı olduğumu yarayan bir kamu vicdanı olduğunu ancak hukuğun bu konuda bir şey yapamadığını söylüyor. Hukuk hakkında tartışıyoruz. Babam sabah savcı onları serbest bırakacak onu bir kere kabul edin diyor. Biz karşı çıkıyoruz. Babam gene hukuğun elinin kolunun bağlı olduğunu söylüyor. Ardından da ekliyor. Bu tip davalarda bir de zanlıya mahkeme avukat bulur, sen avukatını kendin bulursun. Zanlı para ödemez avukata sen mağdur olarak ödersin diyor... Gülmek istiyorum. Hukuğun kim elini kolunu bağlamış olabilir, ne zaman bu sistem bu hale geldi acaba diye düşünüyorum.

Gece 4 gibi karakoldan çıkıyoruz. İfadeler alınmış. Babam sabah savcıya gidecek... Adamlar nezarette... Sabah oluyor uyanıyoruz. Babam geliyor adamlar çıkmış diyor. Biz nasıl olur diye sinirliyiz. Savcı bırakmış, ben daha konuşamadan gece bırakmışlar diyor. Biz bütün gece olayı savcılığa taşırsak başımıza bir şey gelir mi diye düşünürken savcılık direk bırakıyor adamları...

Lokalin bana çarpan ve benim kapıyı kırdığımı inatla savunan görevli babamın ismini görünce gece bir anda yön değiştiriyor. Aaa ben bilseydim sizin bilmem kimin kızı olduğunuzu hiç demezdim, hiç tutmazdım tutanak.. vah vah.. tüh tüh.. iki kat üzüldüm şimdi diyor. Ben "sağlık olsun.. İmzamı atayım tutanağa gideyim" diyorum. Atıyorum imzayı. Ertesi gün öğlen kapının üzerine zimmetli olduğunu söyleyen görevli arıyor abimi. Kapıyı yapmışlar. Babanıza söylemeyin diyor. Ancak çok geç. Ben kıvranıyorum bütün gün evde: "Şu bayramın akide şekeri olan misafirler bir gitmek bilmedi. Babamı arayacaklar şimdi. Önce benim söylemem lazım oysa" diye. Bir ara yakalayıp gidiyorum babamın yanına... Baba diyorum "ben lokalin kapısını kırdım". Babam asıl o senin omzunu kırsaymış ben yapacağımı bilirdim diyor. Ertesi gün akşam annem, babam ve ben balık yemeğe oraya gidiyoruz. Kapı üstüne zimmetli görevli bana bakıyor, babam yokken hemen soruyor: "babanızın haberi yok değil mi?". Hayır var söyledim diyorum. Şikayet etmeseydiniz beni diyor. Hayır etmedim merak etmeyin diyorum. Biraz mahçup kalıyor. Ben şimdi bilmem kimin kızı olmasaydım bu adam o artizliğine devam edecekti öyle mi diye düşünüyorum içimden... Ve babama şikayet edip etmediğimi sorguluyor bir de... Bu memlekette ya birinin çocuğu ya da eşi mi olmak gerekiyor illa?

Şimdi çıksam dışarı bi kaç adam pataklasam biliyorum ki delici, kesici alet kullanmadığım sürece en fazla 3 saat nezarette kalırım. Polisin de eli kolu bağlı. Adamların gücü tamemen gitmiş AB diye. Kabul, görevini suistimal eden polisciklerimiz fazlasıyla var. Ama kardeşim ne hukuğun elinden bir şey geliyor ne de polisin...

İşte memleketim bu durumda sayın başbakan. Siz daha milletin evine gidip sigara paketleri toplayın.

17 Eylül 2009 Perşembe

+33 Erkekler Sözüm Size: +25 ile +28 Arasından Uzak Durun

(+35 erkek beyni bu şekilde işler. Gördüğünüz gibi dikkat hücreciği çok küçüktür. Zaten o hücrecik de sizin memişlerinize ya da erik gibi olan kıçınıza odaklanır. +25 farklı mı dersen, yok o da değil. Tek farkı ciddi bi şeyler ufak bir ihtimal yaşayabilecek olmanız. Memişleriniz ile kıçınız arasında ne kadar ciddi şey yaşarsanız o kadar işte)

Şimdi bu söylediklerim saçma gelecek ama siz daha 30'una girmemişseniz +33 gibi bir gruba kesinlikle hitap etmiyorsunuz. Uzak durun... Mümkünse kaçın. (Bu sözlerim bayanlaradır. Ha 30'dan büyüktür yaşın ve erkeksinsir, beklerim yorumlarını o ayrı.) Neden kaçın diyorum:
Bakın efendim onların bir hayatı vardır. Genelde düzenli olan bir hayatı.. Bir de üstüne ya evlenip boşanmıştır ya da evlidir. Evli olursa olsun beni ilgilendirmez diyebileceğiniz bir durumda değilsiniz çünkü evli erkekler sadece takılmak amacıyla sizinle tanışmak ister. Ha derseniz ki ben de takılmak istiyorum o zaman size sabahlar olmasın der köşeme çekilirim.

Ama ben bir kadın görmedim ki sadece takılmak istesin. Başta takılmak diye başlarız sonra elin mal adamına aşık oluruz.. Kepaze de oluruz bu uğurda. Amaç eğlenmekten bir anda ne hallere gelir, demedi demeyin.

+33 neden ilgi alanı olmamalı:
  • +33 mü? Bir kere bu tip adamlar ununu elemiş eleğini asmıştır.. Ne siz onu değiştirirsiniz ne de ona halkülade bir hayat sunabilirsiniz. O zaten siz olmadan da süper bir insandır. Arkadaşları, yattıkları kalktıkları vardır. N'apcanız ona? Yufka açmayı biliyorum, ben hamaratım diyorsanız o ayrı. Onun için de gerçi gıdığı geniş birini bulmak lazım...
  • +33 ve bar sahibi mi? Uzak dur!!! Attention attention!! Kaç direk... Şu ana kadar +33 bar ya da pub sahibi kiminle tanıştıysam mini çakal çıktı (bir ilişkim olsun olmasın). İsterse bulunduğunuz şehrin en gözde mekanının sahibi olsun, isterse belediyenin çay bahçesini işletiyor olsun uzak durun. Yanına yaklaştığınız anda o mini çakal sizi süpersonik bir şekilde etkiler. Ha ondaki amaç aslında bellidir. Barına bir müşteri daha kazandırmış olur. Aman diyim bak uzak dur... Kırarım kemiklerini! (Aynı konu +33 bar sahibi kadınlar için de geçerli. Bakınız gelecekteki ben... Kafamın üstünde koca bir ampül yanmakta şu anda.) Ankara'da bilindik bir bar sahibinden hoşlanan varsa mail atıp nasıldır diye sorabilir bana. Araştırır, öğrenir cevap veririm kendisine. Ama araştırmaya gerek yoktur, bu konudaki gerçekler sabittir. Uzak durulmalıdır.
  • +33'de niye uzak duracaksın? Bakınız şimdi siz bir erkek gördünüz mü 33 yaşını aşmış ve hala bekar? Ama gayet hoş, karizmatik ve iş güç sahibi ve en önemlisi akıllı bir erkek? Hayır ben görmedim. Bu insanlar üniversite yıllarında ya da en geç iş hayatının ilk senesinde mini çakal hatunlar tarafından kapılmaktadır. İşte onları evinin erkeği yapan kadınlar, sanki Kuranı hatmetmişcesine gögüs kabartan kadınlar, bilmezler ki o evinin erkeği olan insan daha akşam eve gelmeden hoş bulduğu bir hatuna yazmıştır. Burada da "ayy Ahmet hiç öyle şey yapmaz" diye de gelmeyin. Yapar! Yapıyorlar da... Bana +33 ve genel olarak 40 yaşlarında erkekleri gösterin, size nasıl da ortam adamı olduklarını söyleyeyim. Siz, eve geldiğinde televizyon karşısında göbeğini kaşıyan adamla 2 saat önce +20 olan bir kıza "lan kıçı da erik gibi" diye bakan ve o uğurda kıçı erik gibi olan hatuna işve yapan adam farklı mı sanıyorsunuz? Yok kuzum değil.
  • +33 Erkek: Ego boost up!! Kadınlarda sükse yapılan dönem işte +20 - +27 arasıdır. Erkeklerde ise +30- +33 dedin mi adam bir şaha kalkar... Hayatında hiç görmediği ilgiyi biraz da zekiyse görür. Nedenini bilmiyorum ama +30 olan erkekler "lan 30 üstüne çıktık diye üzülürken" kadınlar "ayy Haşmet'de 31 yaşındaymış ne güzel" diye konuşur. Bu söylemdeki en önemli neden sanırım erkeğin deneyiminden kaynaklanıyor. Ekleyeyim kadınlar deneyimsiz erkekleri sevmez. Biz sizin gibi "ayy eli kimsenin kıçına değmemiş olsun" anlayışına sahip olmamakla birlikte tam tersi deneyimli erkek severiz. Ha deneyim diyince hemen cinsellik düşünmeyin. Misal ilk buluşmada hesabı erkek öder ki kadın kendini değerli bulsun. Hatta hesabı istemeden ben lavoboya gidiyorum diyip post makinesinde ne kadarsa hesap hepsini ödeyip geri dönmelidir erkek. Kadın hesap isteyeyim dediği zaman da "ben o işi halletim. Hadi kalkalım bir dahaki sefere sen verirsin" demelidir. Burada amaç erkeği söğüşlemek değil kadının değerli olduğunu hissetmesidir. İşte maalesef ki +33 erkekler bunu düstur edinmiş mini çakallardır. Onlar bir kadının ne salak şeylerden hoşlanacağını gayet iyi bilirler. Ama bakınız +25 lere: Onlar daha çok "ulen bir bira daha içsek 6 milyondan 24 milyon eder" diye hesaplara girerler... Olmaz efendiler.
  • Son olarak +25 erkekler sözüm size: Adam olun yeri geldiğinde ince düşünün. Sizin yüzünüzden hayattan soğur +35'liklere bakar olduk. Onlar ki yurdumun en mini çakallarıdır ve onlardır ki sizin en büyük rakibinizdir.
Kapatırken
+33 bir erkeğin dediği gibi: O zaman şimdilik keyifler ola!

12 Eylül 2009 Cumartesi

Doğumgünü mü? Ne Dedin?

13-09-2009 için:

Bu sene doğum günümü kutlamak istemiyorum bir şekilde. Akşam dışarı çıkacağız ama içimden bir ses yapma, gitme falan diyor. Ne diye gitmeyeceğim ki? Kendi doğumgününe gitmemek… Aslında farklı olurdum herkesten. Eğer amacım farklı olmak olsaydı. Değil.
Ama ben giyindim kuşandım ve gidiyorum. İki gündür çevremdeki insanların gene üzerime üzerime gelmeye başlamasını nasıl değerlendireceğimi de bilemiyorum. Ha bir de benim kimseyi aramamaya başlamam var ki sormayın gitsin. İş güç diyip duruyorum bir de onlara. Evet, kafam dolu ve evet bir sürü yapacak şey var ama neden bunlar benim en yakınımdakileri aramamı engelliyor ki? Zaten bir eksilmiş devam ediyorum yola… Ha bir eksik ha bir fazla ne fark eder ki?

Arkadaşlardan geçtim, dostluklardan da geçtim de ablam olsaydı bari be? Niye yok ki? Niye yoksun len gudik? Oradan da bir eksiklik var tabi.. Kemirilmişlik hissi oluyor bu da. Azuth da bu gece çıkıp içse bari bir yerlerde diye de geçiriyorum aklımdan. Bak belki neşem yerine gelir biraz o zaman. Gelir mi ki?

Ne yapıyorum ki ben Ankara’da? Ne işim var burada? Bir de benim ne işim var allahısen elin Amerikasında? Tez hocam tez ben ne zaman dersem o zaman mı biter dedi ben mi yanlış duydum? Erkeklerde depresyon daha zor atlatılıyormuş bir de bunu da biliyorum. Salladım ya da bilmiyorum. Annem bayramda daha erken gel dediğinde ona neden imkansız olduğunu açıkladım. Gidemez miyim? Gitmemeli miyim? Peki ya buradaji sorumluluklarım… Hu huuu… Bir tezin var bitmesi gereken. Bakılması gereken tiineyc gençler ve düşünülmesi gereken bir çok problem…

Ve ben gene aynı noktadayım. Bir tepeye gitseydim keşke bugün… Sessizce oturup düşünseydim ne yaptığımı? Yapmadım.

Ne diye gitmeyeceğim ki doğumgünümü kutlamaya kuzenlerimin yanına? Aslında farklı olurdum herkesten. Eğer amacım farklı olmak olsaydı. Değil.
Beyza.

Yurt Hayatı Dedikleri

(Bu oda benimki değil. Benim odam daha çok tımarhane havası katan ya da alkol tedavisi için bir odada kalıyormuşsunuz gibi hissettiren bi yer. Hatta duvaarın en köşesine geçip dizlerimi gögsüme kadar çekerek arkaya ve öne sallanma hissi veren bir yer benim odam. Tamam abarttım.)

Dün gece Bilkent’e taşındım. Advisör sıfatı ile buradaki “heyoo lise bitti, artık sapıtabiliriz” diyen gençlere bir Fransız mürebbiye’ymişcesine “hayır arkadaşlar sapıtamazsınız… burası yurt ve yurtlarda disiplin esastır” diye sesleneceğim. Ya da “la olum sabahtan beri lak lak, bi susun gari” de diyebilirim. (Henüz diğer advisör gelmedi, o yüzden bol keseden sallıyorum) Ama garip bir duyguymuş yurda çıkmak. Kızlar 18-19 yaşında ve sen onların başında disiplin amirisin. Benden ne amir olur ya?

Bana kalsa yurtlar karışık olmalı ve kızlarımız bir erkeği boxer’la görmeye alışmalıdır. Ancak onlar dün gece bir yandaki yurdun erkekleri ile gitar eşliğinde halay falan çektiler. Boxer’la görmek de neymiş? Bu söylediklerimi aşağıda duran “aşırı milliyetçi” F. Abla duysa beni yurttan attırmak için elinden geleni yapar. Ben aşırı milliyetçi mi dedim kendisi için, ha evet… Kendisini tarif ederken “benim de kötü huylarım var aslında… Ben de aşırı milliyetçiyim” dedi F. Ablam. Gözümün nuru, sonra da Pascal adında bir Fransız öğrenci ile ne de iyi anlaştığını anlattı. Abla hani milliyetçiydin dediğimde de gözlerini bir bu yana bir diğer yana devirerek orası öyle ama işte falan yaptı. O sırada göz hareketleri ile dudak hareketlerini görmeniz gerekirdi. Kendisi ile muhabbetim ise şöyle ortaya çıktı. Ben yengeç gibi iki katı zıp zıp zıplayarak aşağıdaki banklardan birine oturacaktım ancak F. Abla’nın önünden geçerken “bak bi… bi bakkk” şeklinde bir cümle duydum. “buyur abla” dedim. “2009 nasıl söylenir İngilizce’de?” dedi. Şöyle bir ablaklaştım. Kadın acaba beni hazırlıklardan biri mi sandı da bilgimi ölçüyor diye de düşündüm. Sonra daha ben söylemeden kendisi atladı: “tu tasund en nayn” di mi? Evet abla aynen öyle dedim. Durdu zaten kendisinin söylemeyi bildiğini ama bir türlü tasund yazamadığını söyledi. Ben de ulen ben 17-18 yaşların advisörü olmayacak mıydım bu yurtta? Ablalara da yardım mı edicem diye düşündüm. Yok düşünmedim aslında. Heyecanlandım F. Abla bana bu soruyu yöneltince. Gerçekten İngilizce mi çalışıyor yani bu kadın diye yanına gittim. Ayaklarımı hafif havaya kaldırıp onun oturduğu yerin arkasına doğru sarktım, evet İngilizce kitabı açılıydı önünde. Ben tabi dumur…

İşte konuşmanın uzaması ve kendini aşırı milliyetçi olarak tanıtması ardından da hukukçuları hiç sevmem demesi her şeye tuz biber oldu. Bir de kadın haz alıyordu bu tip konuşmaktan. “Valla kusura bakma baban hukukçuymuş ama yani geçen sene benim bir icra davam oldu (gözleri devirir bu sırada) ve avukat her ay dosyadan açma kapama parası aldı. Meğer her ay dosyanın açılıp kapanması gerekmiyormuş da. Böyle işte hukukçular!” F. Abla o adam avukat hukukçu değil. O adam üç kuruş için bunu yapar tabi, parayı öyle kazanıyor desem de yok valla hukukçu o da… Zaten hukuk da neymiş, ben inanmıyorum hukuka. Hukuk yoktur adalet vardır gibi laflar etti. Hatta bu son ettiği “hukuk yoktur adalet vardır” lafı sanki bir filmden aşırma ya da bir yerden alıntı gibi duruyordu ama üstelemedim. O konuşmaya devam ederken de hukuk ve adalet kavramları üzerinde düşündüm biraz. Gerçi o sırada gene kendisi “bir Allah’a hesap verilir. Sen oruç tutuyor musun bakayım?” dedi. Aldım arkadaşlar başıma belayı… Hayırlara vesile olsun…

Ya bir de denk geldi ikidir gece bu kadın duruyor. Gece 12.3o dan sonra kapıyı kitliyor falan. Hafta sonları da gece 2 de kitleniyormuş. Dönemlik 15 gün yurt dışında raporsuz kalma hakkım varmış. (Gerçi bu doldurduğum form 17-18 yaş hazırlıkların oldurduğu form ile aynı.) Ya bir gidin allahasen! Anneme bu kadar hesap vermiyorum ben.

09 Eylül 2009 Çarşamba

Part II- Babam bizim neden şimdiye kadar evlenemediğimizi çözdü


Bu yaz İzmir’e gittiğim ilk gece yemekten sonra erkek kardeş Çağatay’la “hadi Bostanlı’da bi bira içelim” diye dışarı çıkmaya karar verdik. Ben giyindim geldim, gittim salonda televizyon izleyen babamı öptüm, “hadi hazırım” dedim bizim oğlana. Bunun gözler bi belerdi böyle. Kendisi kazak erkeğidir zira, böyle bi belertir bazen gözleri. “Abla ne bu hal yaaa, böyle mi çıkcaksın dışarıya. Hayatta olmaz, git başka bişi giy ya da üstüne hırka mırka bişi al” dedi. Kıyafeti açık bulmuş beyefendi. Ben ama acaip inatımdır böyle konularda “hadi len” dedim kendisine. Fakat diretti. Olm sen benden küçüksün, ne diretiyosun? Ablaya kalkan eller kırılır, otur len yerine di mi? Yok “vır vır vır, herkes dönüp dönüp bakarsa rahatsız olurmuş da bilmemneymiş de”. Yahu millet nie bana baksın. Bostanlı’da kızlar kıçlarında şortla geziyorlar taş gibi. Ben erkek olsam ne bana bakcam, direk onlara bakarım. Dediysem de bizim tartışma uzadı.

Bu vesileyle babam “Ciddi birşey var herhal. Eşşek kadar oldular fakat Beşiktaş'ın transfer haberlerini de bi ağız tadıylan izletmiyorlar” diye düşünüp yanımıza geldi. Çağatay konuyu kendisine “aplam ne biçim giyinmiş ya baksana” şeklinde aktarınca, az önce kendisini öperken bana hiç bişi dememiş olan babam “kızım, kardeşin haklı. Bu bluz açık değil mi?” diyiverdi. Alllam yaleppim, ben de bir şaşkınlık. Zira böyle şeyler duymaya alışık değiliz. Len n’olmuş babama, kardeşime? Benim orda iyice nevrim dönünce tabi başladım söylenmeye ve en sonunda “valla ister gel ister gelme, ben böyle çıkıyorum oğlum” diyip asansöre seğirttim. Çağatay n’apsın, geldi tabi arkamdan.

Fakat bu olay akabinde şöyle bişi olmuş biz çıktıktan sonra. Annemden duydum. Babam derin bir “offffff” çekmiş. Sonra anneme dönmüş “hanım, bizim kızlar bu gidişle hayatta evlenemez. Şu hale bak. Bunlar kesin damada da (hipotetik damattan bahsediyor) böyle yaparlar. Oğlan onu giyme dese sana ne derler, şuraya gitme dese bana ne gitcem derler. Sürekli didişirler çocukla. İnatçı bunlar. Hadi hayırlısı”.

Babam içlenmiş resmen. Üstelik bi de elin oğlunu (nerde olduğu/kim olduğu belli olmayan) savunuyor. Yahu babacım sen karışmamışsın bu yaşıma kadar, elin oğlu karışsa iyi mi?

Ama gördüğünüz gibi Yiyit bir babam iki, bizim hayatta da evlenemeyeceğimizi düşünenler çoğalıyor.

Bir dahaki yazı: “Leman Teyze, Tülay Yenge ve Nazmi Dayı’mın bizim hala evlenmemiş olmamıza yaklaşımları” (Tez başlığı gibi oldu ama bir yerde hakikaten “case study” olarak düşünebilirsiniz).

Fotoğraf: Bostanlı sahil