03 Temmuz 2009 Cuma

Dark City



Kunil miyim neyim? Hava çok sıcak ve ben serinleyemiyorum, duş almak sadece 10 dakka fark ettiriyor… Kafayı yeme modunda tez yazmaya gayret ediyorum. Neyse efendim, işte bunaldığım bir arada Dark City adlı filmden bazı kesitler izledim. Arada yaparım böyle. Birkaç film vardır sürekli evire çevire izlediğim onlardan birisi kendisi. Diğer aklıma gelenler Pulp Fiction ve Amelie… Tabi ki de bir Almadovar ya da Wim Wenders havası beklemeyin bu filmden. Öyle Avrupa filmlerine adaylığı falan da istemiyor zaten ama…

Bu Dark City türünün ilk örneklerinden bence, izlerken vay anasını be adamlar ne yapmışlar dediğiniz bir film. 1998 yapımı Alex Proyas imzalı bir film, çok daha eski zannediyordum aslında. (The Crow'un yönetmeniymiş bu arada Proyas. Oda güzeldi be yaw) Matrix tadında filmlerin atası olabilir kendisi. Hatta atasıdır bence. Filmdeki kahramanımız John Murdock bir gün uyanır bir de bakar ki hafıza namına bir nane yok. Ulen ne oluyor bana hesabı dolanmaya başlar. İşte bu fotoğrafta gördüğünüz kel kafalı tipler ise insan ırkının nasıl işlediğini, onların ruhlarını anlayabilmek adına bir grup insan üzerinde deney uygulayan bir ırktır. Deneyi uyguladıkları yer ise iki kaş arasında kalan bölgedir. Bu malların içinden de bir tip çıkıp “olum biz ruhu beyinde arıyoruz ama la ya ruh ayaktaysa” dememiştir. Mal bir ırk işte diyorum size. Sorgulama sıfır, varsa yoksa telepatik güçler…

Filmde şu yukarıda gördüğünüz ana karakter mallar (ki karizma 1500dür) bir insanı alıp hafızasını silip yeni bilgiler depolarlar bünyeye. Mesela katil olduğuna dair bilgileri bünyeye şırınga edince adamın bir daha cinayet işleyip işlemeyeceğine bakarlar. Murdockta onların deneylerinden biridir efendim ancak bilmem kaçıncı hafıza silme esnasında bir sıkıntı olur ve bu kel kafalı ibişler “anam anam bu adamı durdurmalıyız” şeklinde piyasaya dökülür. Konu bu, devamını izleyin görün derim…

Aslında böyle bir teknoloji olsa kesinlikle bilim insanları bu tip deneyler yapmaya başlarlar yahu. (Bakınız bi deney vardı, hatta Das Experiment adlı film de o deneye dayanıyordu. Gardiyanlar ve mahkumlarla ilgili. İnsanları alıp sen gardiyansın, sen de mahkûm diyerek bir hapishaneye koyup sonrasında iki grubun da biçilen rollere kendilerini nasıl kaptırdıklarını anlatıyordu sanırım. Sonra gelsin şiddet, gelsin ölümler.. Bu gerçek bir deney ha bu arada. Das Experiment filmi de bu deneyi alıp film haline getirmiş). Neyse sonuç olarak biz deneylerle baya bir sınırları zorluyoruz aslında. İyi olduğu noktalar tabi ki de mevcut ancak bir de Dark City’de olduğu gibi bizi balık yapacak deneyler ortaya çıkarsa sıkıntı olur diye düşünmekteyim.

30 Haziran 2009 Salı

Hauz emdi


B. adlı insanın evine gittiğimde gecenin bir yarısı çay içip günün yorgunluğunu atarken, hafif uykulu, hafif sarhoş ve genelde lensleri çıkardıktan sonra izlediğimiz bu diziyi tez döneminde kafam patlarken, mola namına izlemeye başladım. Anladım ki lensleri çıkarınca ben safi kör bir insan oluyormuşum. Gregory ne biçim bir insanmış meğerse, ne karizmatik ne nevi şahsına münhasır bir kişiymiş. Alırım ben onu bak diyim burdan.. Hatta tez yazarken onu masanın bir köşesine oturtup " Eee Gregory sence El-Kaide yeni atağını nereye yapar gülüm?" diye sorasım gelir içten içe.

Bir de yok efendim milyonda bir görülen hastalıklar falan konuşuluyor ya işte onun da hastasıyım. Ben ki ilgi alanı tıp/hastalıklar olan bir insanım- nasıl bir ilgi alanıysa o, CV'nin hobin kısmına yazamazsın- diziyi izlerken söylenen semptomlardan bi b.k anlamayarak, bu ne ola ki şimdi diye mal mal bakıyorum. Bir de bence bu House kişisi her bi naneyi önceden biliyo ama söylemiyo ukelalık yapmak için. Hasta ölürken dayanamayıp "tamam yaa amann" diyip söylemeye karar veriyor. Çakalll...

Huzurlu bir gece olsun bari, bir majezik ile baş ağrımı dindirip teze bakmak istiyorum. Bir de bu B. den tekrar bahsetmek biraz sinirime ve duygularıma dokundu onun için de bir kaç hap alabilirim. Yok yok meraklanmayasın House gibi drug addict olmadım henüz. Günde sekiz ilaç aldığım günleri bilirim. Vay anam vay babam bir de vay paşam...


Günün Okuması #1

Dün sabah, işe gelir gelmez Google Reader'dan takibe aldığım bloglarda bir temizleme harekatına giriştim. Özellikle son zamanlarda 'emekliliğime kaç yıl kaldı acaba' modundayken vakit geçirmek için okuduklarımdan, vakit geçirmek dışında hiçbir katkısı olmayan kişisel blogları (hepsini değil yani) temizledim. Daha sonra, belirli bir konuda hap halinde bilgiler verip beynimi bilgi çöplüğüne çeviren sitelerin takibini bıraktım. En son, çok komik lan diye abone olduğum, hakikaten de komik olan ama sonunda espri sistemlerini çözüp eöh dediklerimi gönderdim.

Arta kalanlar; kafamdaki karmaşayı netleştirecek, geçmişimin ve içinde bulunduğum /büyüdüğüm ortamın kafamda yarattığı süzgeçten geçerek de olsa beni besleyecek, aydınlatacak, yeni bakış açıları kazandıracak okumalar yapabileceklerimdi. Ve tabi ki dostlarımın blogları... Eskisi gibi. Yukarıda bahsettiğim fazlalıkları atınca hakkını vererek okuyabileceğim yazıların barındığı bu manzara hoşuma gitti. Öze ulaşmayı engelleyen kabukları sadece durarak oluşturabilmek insanoğlunun en lanetli yeteneği olsa gerek.

Bundan kelli, günün okuması etiketi altında işte bu son gruptaki okumalardan parçalar paylaşmak niyetindeyim sizlerle. Yok yok, bu etiket altında da suratsız, sıkıcı, didaktik bir mal olmayacağım canım, söz. Ortada yine hayat kuyusu olacak, bu kez yandan geçmeyeceğim sadece. Misal, geçen gün Berfu'yla laf arasında bahsettiğimiz ve keskin aykırılığı dolayısıyla çok derinlere indiremediğimizden laf arasında kalan sokak sanatçısı, fevkalbeşer Bansky (aşağıda bir çalışmasını görmektesiniz.), bugün 6.45 yayınlarından Şenol Erdoğan'ın bloğunda yayınladığı yazı üzerinden kafamda bir anlama oturdu. Bu bereketli yazı, önüme okumam gereken bir külliyat bıraktı sağolsun.

Aşağıda, bu yazıdan alıntıladığım bazı paragraflar var. Bir nevi benim yorumum denebilir. Yeni Şehir, Yeni Sanat ve Şiir adlı bu yazının tamamı ise tamburada.

(...)
Varolanı olduğu gibi kabul etmek pasifliğinde bulunmamak sadece sanatı başka yerlere götüren ve yeniliklerin doğmasına sebep olan bir gerçek değildir, antropolojik bir açıyla kucaklanması gereken bu gerçek yaşamın içinde bir anlamda da sorgucu yapısıyla dolaşıp durmada ve gerçek yerine “gerçek”i ortaya koymaktadır.

(...) Zira kaçmak denli kalıp savaşmak ve otonomlar yaratmak da sanatın göbeğinde yatanlıklardan biridir elbette. Herkes savaş baltalarının biçimini kendisi seçebilir.

Ve “sanatın yeni çocukları” bir şeyi fark etti, ne dışarısının izlenimi ne de için dışa vurumu, onlar için duvarlar var, nesnel olarak yerinde kalması gereken içsel olarak üzerlerine çalışarak soyut yıkıma uğratacakları –ve uğrattıkları- duvarlar.

(...) Gayrı resmi sanatın resmi olmayan tarih defteri bir şekilde tutulmalıdır. Zamana karşı bir tavır mı, evet, ya da kimince dine ve dinsel siyaset pisliğine bir tavır, evet, ve sayılabilecek yüzlerce şey hala bugün modernizm ve takıları halindeki formatlarıyla önümüzde, aslında aynı şeyle savaşılıyor, duyarlı üreticiler aynı şeyin savaşını veriyorlar zamanın içinde.

(...) Nasıl ki primitist tavır aynı zamanda zenginlerin sanat zihniyetine sokulan bir çomak sayılabilirse, günümüzde gerçek yeraltı sanatçıları; güncel sanat acentesi ve bienal tüccarlarının ve sözde alter-natif sanat ortamlarının çomak sokucularıdır. Tıpkı şimdinin yeni şairlerinin ortaya attığı güçlü ve durdurulamaz ‘sound’un şiir patronlarına verdiği rahatsızlık gibi.

Neden ahşap baskı sanatının kaybolmuşluğundan bahsedelim ki, neden sokakları “duvar baskıları”yla bezeyen ve sosyal-politik yapıya da ciddi ciddi dokunarak şehrin sanatçılarını basit ve sözde önemsemelerin ötesinde el üstünde tutmayalım.

Duvarlar boyu şiir yazıyor yeni kentin yeni çocukları ve siz okuma yazma bilmiyorsunuz! Yeninin cahilleri!

Nedense –ki nedeni aslında bariz ortadadır- insanlar gidişatın ilerisinde/ötesinde, “başka” şeyleri açığa çıkarmış –ortaya koymuş insanları –alan ne olursa olsun- ya görmezden gelmiş/gelmeye çalışmış ya da bir şekilde “ayağını kaydırmış”, kaydırmayı denemiştir.

(...) Artık yeni tanımlamalar ve cümle kurumlar, an be an varolan, gerekirse temsilcisinden hariç bir başına kalan sanat kolları zamanıdır. Hiçbir şey hiçbir kimsenin tekelinde değildir ve her şey herkesçe yapılabilir olandır.

(...) Tarih boyunca duyduğumuz gerçek seslenişlere kulak değil anlam vermeliyiz, yeniyi ve yepyeniyi ortaya koymak adına yapılması gereken yegane şey BESLENMEKtir. İçi boş devletin ve okulların ya da BANKA OKULLARının, öğrencilerine verebilecek hiçbir şeyi yoktur. Ailesinin, devletinin ya da hacklenmiş usunun kölesi olan öğrenci ilkin bir gerilla olmalıdır ki sanatın, edebiyatın kutlu yolunda sayılan halkalardan örülü zincirden ilelebet kurtulsun! Sanatçı, önce sistemlerle çarpışan gerilladır, mastürbatör bir bohem bok değil! Kurumsallaşmanın özüne balta vuran geçmişin isimleri bizim geleceğe çok sert dokunabilip onu değiştirebilmemiz için kullanılabilecek potansiyel güçtür.

Entelektüel ve politik olarak hür olamayan insanın özgür bir sanattan bahsetmesi mümkün değildir. Nihayet bugün sokaklara inen “sanat-sabotaj”dır ve verilen bir kavgadır! Nasıl yorumlanırsa yorumlansın ya da yetkin bir biçimde yorumlanamasın sanat, sabotaj, şiir ve çok şey tabansız da olsa bir “yeni”yi başlattı ve bu dağınıklık yerini yakın gelecekte daha fazlasına bırakacak…

(...)
1915’de sanat, manifestolarıyla sol kanat üzerinde hareketlenip savaşa karşı bir hareket başlatıyorken, şimdinin sanatının ve sanatçısının Ortadoğu ya da başka bir coğrafyada bir duyarsızlık geliştirdiğinden nasıl ki bahsedebilirsek, yeni sanatın üreticilerinin nerede durduğunu da çok net görebiliriz.

Duvarlara, adı bilinmedik sanat istasyonlarına yazılan yeni sanatın manifestosu kelimeler değildir belki de! En azından biz şiiri başka dillerin kelimeleriyle yazıyor ve okuyoruz hem de görebilene.

Şiir öldü yaşasın yeni şiir!
Fırça öldü yaşasın sprey!

29 Haziran 2009 Pazartesi

Karar

karar
isim (kara:rı) Arapça

1 . Bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı:
"Bu kararı söyleyen sesin tesiri gözlerimizi yaşla doldurdu."- H. S. Tanrıöver.
7 . müzik Türk müziğinde, taksim yaparken ana makama dönüş.


Bu kez karar verildi. Bu iş burada bitecek. Burada, daha fazla kendime yazık etmemeliyim. Ani, duygusal ve düşüncesizce bir karar değil bu. Belki plansız denebilir, katalizörler sağolsun.

Yarından itibaren işi bırakmaya karar verdim. Bugün yaşadığım olay, diğerlerinden farklı değildi belki, yine zor kaldırılır. Ama ne güzel işte atasözleri yine: Bardağın son damlası.

Ad hoc haller sona erecek, taksim bitecek. Ana makamıma döneceğim.

Sevgili arkadaşlarım /ailem; bu kez bana lütfen destek olun, para sormayın, kriz demeyin. Bütün bunların yaşatabileceğinden çok daha kötü şeyler yaşıyorum burada, emin olun.

26 Haziran 2009 Cuma

Gülümse Bugün Cuma

Bende sizler gibi bugün Cuma diye sevinmek hatta bunu bira içerek falan kutlamak istiyorum.
Bira içeceğim yerin ise İzmir Sardunya olmasını temenni ediyorum. Yazık ki ışınlanma hala bulunamadı. Gerçi bulunsaydı da bende bu baht varken o zamazingonun içinden bi kol Şam'da bi kol İzmir'de çıkardım.

Ve şu anda boş boş oturan ve bütün gün de boş boş oturmuş, ayağına bakmış, saçını kurcalamış, oje sürmüş, akşam kimle buluşsam diye içinden geçirmiş, kız-erkek arkadaşını aramış planlar yapmış insanlardan da nefret ettiğimi duyuruyorum. Bir gün gelsin de kafamda yapacaklarım, yaptıklarım ve başaracaklarım üçgeni boş olsun yalebbim.

Mesela dün gece tam yatarken 26'sına girdiğimizi görerek paniklediğimi hatırlıyorum. Ulen gece gece ne panikliyosun zaten oldu olan ama işe yaramıyor tabi bunu kendine söylemek. Sonrasında karabasanlar mı dersin naletli rüyalar mı dersin ne dersen hepsini gördüm. Üstüne de kalktım Berfu'nun yanına gittim ve "ööö korktum ben" diyerek onun yanında uyudum. Ulen sanki önceden hiç görmedin bu tip rüyalar, ki bu sene pek çok gördüm, ve sanki hepsinde de Berfu vardı yanında. Neyse sabahınan güzel uyandım en azından...

Hah bir de Groningen'den mail gelmiş, gelecen mi koçum şeklinde. Bir de kadınla yazışa yazışa artık gülücük falan koymuş, seni aramızda görmek istiyoruz diye. Ben de istiyorum yiğen ama Fulbright diye cevap vereceğim sanırım birazdan... Tey tey... O Fulbright bu sene k.çımda patlarsa valla o ofisi yakarım.

Diyeceğim odur ki bugün cuma ve : "I am going deeper underground".

Resim: Seda adlı arkadaşımın taaa bir yıl önce "gülümse bugün cuma" adı altında attığı yaratık. Kendisi yapmış bu yaratığı sanırım. O gün gülümsemiştim bugün ise koduğumun yaratığı diyorum.

25 Haziran 2009 Perşembe

Cool Water ve Rüyalar Gerçek Olur

Garip, mistik, fantastik anlar yaşayan bir insan oldum çıktım. İyice yaşlanınca bir sırra filan ererim herhalde bu gidişle. Az önceki deneyimi, çok duygusal bir anıma denk geldiği için mi, tüm şartlar olgunlaştığı için mi yaşadım bilmiyorum. Hemen siz canım okuyucularımla paylaşmak istedim, ama uygulamanız gerekli.

Sizden ricam, aşağıda verdiğim yönergelere göre hareket edin ve kalbinizin hareketini dinleyin. Bakalım birdenbire hayatınıza dair karanlıkta kalmış bir taraf aydınlanmış gibi hissedecek misiniz, yaklaşık beş dakika boyunca gözlerinizi ekrandan ayırıp boşlukta bir yere bakıp adı olmayan ama güzel olan bir duyguya kendinizi kaptıracak mısınız? Yoksa bir kuntastik kişi ben miyim?

  1. Bilgisayarınızın başına geçin. Kulaklıklarınızı hazırlayın.
  2. Ömer Faruk Tekbilek'in Michael Askill'le ortak yaptıkları albüm Fata Morgana'dan Cool Water'ı şarkı listenize ekleyin. Tabi önce tamburaya tıklayarak indirebilirsiniz. (Üşenmek yok. Tek bir şarkı.)
  3. Şarkı inerken Prensese Mektuplar sitesini açın. Rüyalar Gerçek Olur adlı yazıyı bulun ve okumaya hazır hale gelecek şekilde ekranınıza konumlandırın. Veya en iyisi, tamburaya tıklayın.
  4. Eşzamanlı olarak, şarkıyı çalın ve okumaya başlayın.
Bitti mi? Nedir durum?

"Direnme, direndiğin şey kalıcı olur" sözünü ilk okuduğunuzda şöyle bir kaldınız mı? Cool Water'la kendizi gece, Akdeniz'in serin sularında, o fotoğrafçıyla sohbet ederken buldunuz mu? "Her şey bir anda durdu" mu? Valla benim öyle oldu, hatta çok eski bir zamanda buldum kendimi. İhsan Oktay Anar'ın Amat adlı kitabında geçen korsan gemisi gibi bir gemiydi benimki. Çok da güzeldi!

'Böyle yoğun etkilenmeler için farkında bile olmadığımız milyon tane şartın uygun olması gerek' dediğinizi duyar gibiyim. Siz de benim deneyimimi paylaşmış oldunuz işte, fena mı?

Teşekkür ederim efendim.

Ayhan-O da Halktan bir İnsan-

Yazamadan edemicem, gene mevzu erkek tiplemeleri.. Bu sefer kısa olması üzerine uğraşacağım.. Hadi bakalım hayırlara vesile...

Olum kız ters yöne yürüyo ama bi dursak önünde belki arabadan etkilenir erkek tipi:
Nacizane erkek modelimizin altında kocaman bir araç vardır. Ben diyim Murat 131 sen anla Range Rover. Artık o noktada büyük kavramının ne olduğu mevzuya dahil olur, ben oralara karışamam. Ama tamam tip koca jipe binmiş, beyaz, karşıdan da parlak parlak geliyor. Ben de onun geldiği yöne doğru yürüyorum.

Yer Bilkent. Bilenler bilir, müzik salonundan aşağı doğru yardırdın mı Nizamiye'ye kadar yolun var. Ha arada bi soluklanayım dersen de zaten solda kalacak olan Lojman 106'yı görürsün. İşte o da benim gittiğim yer.

Neyse bu arkadaş yavaşladı beni görünce. Üstümde bir elbise, rüzgar da çıkmış mı sana.. Üstten, sağdan, soldan tuta tuta yürüyorum. (Bak şimdi tutacan madem niye giydin dicen bende sana amaç kıç baş göstermek değil kardeşim, bacaklar gözüksün kafi diyeceğim.) Neyse yanıma gelince durdu, camı açtı: "Nizamiye'ye gidiyosanız bırakayım?" dedi. Ben bi afalladım, nasıl? dedim önce. Tekrarladı bu gubidik soruyu. Ben bi yola baktım bi tipe baktım.. Bu sırada da tip bi benim yüzüme baktı, bi belden yukarısına baktı, bi bacaklara baktı... Aklından da ya "sen bi şöyle 180 dönsen ya benim ajans var da ondan" diye geçirdi ve sırıttı. O sırıtışı görmeliydiniz ama. Hani bazı tipler olur aklından geçeni ağzı hafif yamultarak belli ederler ya, bir de kaş göz oynar. Hah işte aynı ondan. İçinden de diyo ki "ulen aldık şu jipi, daha bir karı atamadık arabaya öyle kaldı. Nazan'dan ayrılmayacaktık, bi heta oldu".

Neyse ben tabi gayet ar ve namus insanı cevap verdim: "Siz benim gittiğim yönün tersine gidiyosunuz ki zaten?". Arabası 4 çeker kendi sıfır olan tip cevap verdi: "olsun ya fark etmez, ben dönerim. Bende zaten Lojman 104'e gidicem. Orada da 1. katta kalıyorum". Ne demek len şimdi bu. Lojman 104 nerrree, 106 nerreee... İkisi zaten birbirinden alakasız. Ama birinci katta kalıyomuş çocuk ya hakkını da yemedim. O birinci katta bilimum bitki yetiştirip, çekip çekip beni buldu zaar. Şimdi arabaya güveniyosun, bi aklından geçiyor "len bıraksa ya nolcak sanki" Bilkentteyim diye. Bir de 5 dakka önce Julita'ya demişim "bu topuklular ayakta, rüzgar da var, Marilyn Monroe efekti yakalıycam kesin yolda, karşıdan otostop çeksem mi?" O da demiş çek. Ben vazgeçip çekmemişim ama yürürken de bi yandan arkadan araba geliyosa yakalayım diye düşünmüşüm falan. Sonrasında da tipin teki durmuş önümde. Neyse efendim meraklanmayasın binmedim arabasına.. Bir kaç laf ettim "zaten 5 dakka, lojman gözüküyo burdan... Yürüdüm yürüyeceğimi" falan diye. O da kem küm "ya binseydin, olsun ben döneydim" gibi laflar etti. Binsem kesin binbir soru: "Burda mı okuyosun, yaş kaç 18-19 mu? (Kaş göz oynaması mevcut), nerde oturuyosun, kaçta işin biter evine de bırakayıma kadar devam eder mevzu. Aile kızı oldum, binmedim.

Amma... burdan kendisini ilan ediyorum: Bu erkek tipi, kendisinin tipine mipine bakmadan, tanıyıp tanımadığına bakmadan, karşıdan gelen kişi hırlı mı hırsız mı demeden, tamamen kendi hayvani güdüleri ile önümde durup kaş göz oynatabiliyor. Bu insanın bilmem kaç çeker bir arabasının olması önüne gelen her hatuna yazması anlamına geldiği ve muhtemelen de salak hatunlar bunun arabasının önünde durup "aaa Ayhan ne güzel araban varrr yaaa,,, yeni mi aldın bebişim" havaları çektiği için bu Ayhan'da garibim kendisini bi halt zannediyo.
Kıssadan hisse arabanın olması beni ırgalamaz, ırgılayanla da zaten bence işin olmasın be Ayhancım.

P.S. Kendisi ile ismen tanışmadım. Ayhan ismi fiction bir isimdir. Ama yakıştı valla kendisine. Görseniz tam "Ayhan la bu (!)" derdiniz.
Fotoğraf: Google'da Ayhan diye arattığım ilk fotoyu koyacağım dedim ve koydum arkadaşlar. Bu kadar olur! Footğraftaki zat Erzurumlu 1962 doğumlu bir Aşıkmış: Aşık Ayhan diye geçiyor. Kendisi ile bir alıp veremediğim yoktur.

23 Haziran 2009 Salı

Destek Kuvvet K.


Bazı durumlar olur ki hayatınızda bir insanı sizin güç aldığınız kişi haline getirirsiniz. Ya da güç alamasanız bile o insan sizin pek tabi yanınızdadır. Normalde balyoz gibi çarpması gereken şeyleri güzel laflar ederek kafanıza sokar.

Hayatımda bu tip bir insan mevcut benim de. Kendisi doktorum olan K.'dan başka birisi değil. Hiçbir zaman ulen bıktım senden de sorunlarından da dememiştir mesela. Ben ona en gubidik sorunlarla da gitsem dinlemiş ve en sonunda şunu söylemiştir: "koy g.tüne rahman". Ne kadar sinir harbi ile gidersem gideyim o odadan hep evet ya s.ktir et şeklinde ayrılmayı başardım da zaten. O kadar sağlık sorunlu bir insan olarak bir doktorun yanından gülerek çıkıyorsanız işte o süperto bir durumdur bunu da eklerim.

Hatırlarım bir gün ağrıdan ölme eşiğine gelmişim, girdim odasına bi hışımla: "Siz doktorlar da iş mi yapıyosunuz. Bir hastalığın bile çözümünü bulamadınız. Bu mu tıp, bu mu sizin doktorluğunuz" diye saydım saydım. Aradan bir süre sonra sustum. Baktı ve "rahatladıysan otur" diye cevap verdi. Normal bir bünye "kardeşim git işine, başka birini bul, senle mi uğraşcam, her gün kapımdasın zaten" diyebilecekken kendisinin bana tek lafı hah kustun içindekini şimdi otur bakalım olmuştu. Bunu bütün hastalarına tabi ki de yapmıyor, onu biliyorum. Ben ona her sorunumu anlatıyorum ya onun verdiği bir rahatlık var bende. Hatrım var ya onda o yüzden çekiyor beni sağ olsun. Berf'in dediğine göre Talib nasıl Berfu için önemli bir insan olmuşsa, K. 'da benim için öyle olmuş. Doğrudur. Aldığım her saçma kararı bilir mesela K. Gider söylerim, şunu yapayım diyorum, Amerika'ya gitmesem mi diyorum gibi. O da her geldiğim saçma söze "saçmalama" şeklinde cevap verir. Ya da güzellikle "beyza sen çok akıllı birisin, istediklerini biliyosun, hiçbi şeyden korkarak geri adım atma" der.

Neyse öyle iyidir K. Berf Eylül'de geldiğinde de onun odasına gidip tanıştırmıştım kendilerini. Berf'in de ayağında bi sıkıntı vardı, onu da göstermiştik. Ben ise Berfu geliyor diye bi haftadır bi heyecan durumunda olunca K.ya valla anlamam çıkarız bi gün dışarı, oturur sohbet ederiz üçümüz demiştim. O da tabi, hay hay diyerek cevaplamıştı.

Akşamüstü de bu buluşmayı gerçekleştirmiş olduk. "Mutlu bir seda" olarak bünyeye yer etti. Amerika'ya gidicem de orada bir Amerikano bulacağıma kadar geyik yapıldı. İçkiler içildi.

Düşündüm de şu blogda en alakasız kıl yün tiplerden bahsedip de aslında ilerde aklımda kalmasını istediğim şeyleri yazmamam bünye de bir sorun olduğunu gösteriyor. Ve evet bu yazı da K.'ya yazılmış olsun. Onun sohbetine, insanlığına ve sevecenliğine gitsin...

Fotoğraf: Geçen sene Eylül, Miko adlı İzmir'de güzel şaraplar içilen mekandan Berf'in desteğiyle çektiğim ve hoş olduğunu düşündüğüm bir fotoğraf

Olabildiğine İç Belki Unutursun

Dün gece olabildiğine içtim. Berfu ile Deniz balkon sohbetleri ile şenlenirlerken ben Tunus Caddesinde sevdiğim bir mekanda F.u.l.bright Buluşması ayarlamıştım. 12-13 kişiydik sanırım. Ofisten de geldiler. Baktığınız zaman "benim nerem genious olum, beni Fulbright'a aldılar ama..." diyen on kişinin toplanması sonucunda aslında hiçbirimizin öyle zeka küpücüğü olmadığımızı fark ettim. Zaten kendimin olmadığını ve beni seçerlerken bir heta ederek bu bursu aldığımı düşünüyorum. Ama ortak tek bir noktamız var bizim bu kişilerle: Eğlenmeyi bilmek! Yeri geldi mi deli gibi içmek, yeri geldi mi eve kapanıp çalışmak. Ortamdaki herkesin analitik zekaya sahip olduğunu da fark ettim.

Evet biraları devirerek huzura falan ermedim aslında. Hatta baya da çenem açıldı- nalet şey açılınca boş boş konuşur- Ama güzel oldu. Grubun içinden iki kişiye, S. ve A., derin azaplar çektirdim bıdı bıdı konuşmalarımla... Bir de ben gelemeyecegim sanırım Amerika'ya ya belli değil gibi laflar edince hem ofistekiler hem de Fulbrighter'lar "deli deli konuşma geliyosun sende" diyerek beni mutlu ettiler. Hatta bir kaç kişi anca beraber kanca beraber muhabbeti çekti. Bu tam yalan bir laf tabi ama insan kendini mutlu hissediyor..
Abuk subuk planlarım var bu konuda. 60 kisinin de Amerika'da nereye gittiğini ögrenip excell dosyasında database olarak kaydedip herkese mail atıcam. Sonra da Amerika'dayken "Aaa San Fransisco'ya gidicem ama kim var ki?" diye düşünürken hopp hemen oradaki Fulbrighter'lara bakıp network'u kurucam. Planlara bak sen.

Neyse gece eve geldiğimde Deniz ve Berfu'yu dürtmüş gibi oldum. Şarap, bira, su...
Sabah uyanma, mal gibi olma... Kahvaltıyı hazırlama. Berfuyu uyandırma.
Gözler bozuk olduğu için Berfu'nun gözlerinin açık olup olmadığını yani uyanıp da yatakta öyle yatıp yatmadığını anlayamama.. Gidip yanına sokulma...

Güzel bir gece oldu olabildiğine içtim unutmak için. Ama neyi unutmak istediğime bir türlü karar veremedim. Bu unutacak bir düşüncemin ya da olayımın olmamasından mı kaynaklıydı bilemiyorum. Ama gene içip içip ayağımı bir yerlere vurduğum için sabah kalktığımda dizimdeki morluklarla karşılaştım. En azından bacakları nereye vurduğumu unutmuştum... Bu da bir şey ama değil mi?

Her Şey Yerli Yerinde

Berfu'ya bir "hoşgeldin cemaatimize halayı"dır.


Ortamda Berfu ve şarap var demek, bende "artık ben kalkayım, yarın iş var, gideyim bari, daha içmeyeyim" yok demek. Ringo ringo şişelerin dibini görmek demek. Bu durum böyle işte. Zaten bu şekilde her şey yerli yerinde. Ne demiş, hemen üstte 1956 yılından, Ara Güler vasıtasıyla bize bakan üstad:

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,
Serpilen aydınlıkta dalların arasından


Dün gece, ucuz ve güzel şaraplarımız Hatti ve Karam (Çalkarası) eşliğinde, tesadüflerin yaşam içindeki en rahat kanepeleri bulup oturduğu; kaosun çay demleyip kurabiye servis eden hanım kızımız olduğu; kontrolü kaybetme hissinin bir kedi olup kucağımızda purrrladığı, neden?lerin neden olmasın?gile misafirliğe gittiği saatler geçirdim Berfu'yla. Fiskos masasında oturup, en çok kendi dedikodumuzu yaptık. En hararetli kendimiz kızdık, en kahkahalı kendimiz güldük kendimize. Muhabbetimiz bol oldu.

Ertesi sabahın kafa ağırlığı, son bir yılın yorgunluğunun dinmesi hissiyatı ile karşılaştırıldığında; devede tüy, denizde kum, balıkta pul kaldı. Bir gedik doldu. Her şey yerli yerine oturdu.

21 Haziran 2009 Pazar

Evimin Kokusu


Bugüne bir not düşeyim. Zira, senelerdir yaşadığım evin balkonundan içeri ilk kez çok güzel yasemin kokuları geliyor. Bu, kokusunu sadece geceleri paylaşmayı tercih eden narin çiçeğe bunca zaman kayıtsız kalmam, hatta bir ara karşısında durmam kabul edilebilir değil. O, bugün bana kendimi, deniz kenarında bir tatil kentinin, geceleri hırkayla yürümeye çıkılan sokaklarında keyifle geziyor gibi hissettiriyorsa, telafi etmek görevimizdir: Aferin yaseminim, böyle devam.

Ne güzel bir kokusu var bugün evimin!

Salim Sevsendebir ve Şehriye Vakvak Röportaj

///Eski bir hikayenin devamı.. Yayınlamak gerekirdi sanırım..///

Salim Sevsendebir ve Şehriye Vakvak

Salim Sevsendebir’in Şehriye Vakvak’la tanıştığı gece ilk defa gökyüzüne bu kadar net baktığı gece olmuştu. Ay’ın nerede olduğunu kestirmeye çalışmış ancak bulutlar ona mani olmuştu. Haa mani dedim de aklıma Mani Beniçeker geldi. Şimdi siz neden hiç ondan bahsetmiyorsun da kalktın bize Hanif adlı bir çocuğu anlattın diyeceksiniz ama Mani Beniçeker’i anlatmak için önce Şehriye Vakvak’ı tanımak gerekli. Neyse Salim Sevsendebir’e geri dönelim şimdilik.

20’li yaşlarda pavyona gitmeye alışan Salim için bir kadın konsomatrismiş, prensesmiş hiç fark etmezdi. Onun için kadın sadece kadındı. İki bacağı, iki kolu, güzel göğüsleri ve dolgun kalçası olan bir kadın gördü mü dayanamaz içindeki erkeksi yan ortaya çıkardı Salim’de. Biraz da yakışıklı mıydı ne? Peşinde dolanan onca kadının varlığı ona ayrı bir çekicilik veriyordu belki de. Ya da Şehriye Vakvak bu şekilde düşünmüştü. Salim Sevsendebir, Vakvak’ın kendisi hakkındaki düşüncelerini bilse belki de o gece mekânı terk eder ve bir daha o pavyona ayak basmazdı. Çünkü Salim Sevsendebir’e göre kendisi duygusal, kadınların isteklerini bilen ve hoşgörülü bir adamdı. Zaten herkesin kendini en iyi yere koyması görülmemiş bir durum değildi Türk insanında. Salim Sevsendebir hayatında yaşayabileceği bütün acıları tatmış ve geriye yaşanabilecek hiçbir acı bırakmamış bir insan bürünümündeydi. Ancak içinde derin yaralar olduğu her halinden okunuyordu. Bir gün şımarık bir çocuk oluyorum ertesi gün ise zifiri karanlıkta dolanıyorum yalnız başıma diye anlattı Salim bunu (Bu tabirler kendisinin tam olarak kullandığı değil, yazar olarak ben, Orhan’ın düzenlemeleridir).

Ama Salimin yeri ayrıydı Vakvak için… O Salim’i öyle bir yere koymuştu ki bütün duygulardan arınıp, gece masasına gittiği adamları unutup sadece Salim’in yanında olmak istemişti. Çok şey mi istedi bilinmez, ama bana söylediği kadarıyla İstanbul’un en dingin saatinde (ki sabahın erken bir saatine denk geliyordu bu) Salimin günün birinde gelmesini ve Vakvak’ı güneşin doğuşunu izleyebileceği bir manzaraya götürmesini dilemişti. Bunların hiç birisi olmadı ve olmaması dünyanın dönmediği anlamına da gelmedi. Sadece Şehriye bir kez daha erkeklerin o gülen gözlerinin altında yatan sinsi düşünceleri fark ettiğini bana anlattı ve bunun için gözünden bir damla yaş düştü. Eğer o anda Mani Beniçeker ya da Erdal Pamukdiş Vakvak’ın gözünden düşen bu bir damlayı görseydi kendilerinin ne kadar da değersiz ve ikincil olduklarını anlardı. Ama bu da olmadı.

Zaten olan tek şey dünyanın dönüyor olmasıydı ve Şehriye Vakvak’ın benimle konuştuğu gece ne mutlu ki dolunay yoktu. Bu kadının çekiminden kurtulmak için ancak dolunayın yeni bittiği devreye denk gelmek gerekiyordu ve bende onu yaptım. Ancak yine de etkilendim ve bu hikâyeyi bir süre anlayamayacağıma karar verdim.

YENİ ANLATICI

Günlerden Dolunay. Ben Akın Dilipek. Sizlerle Şehiye Vakvak’ın hayatına dair konuşmak için Dönde Gel Gazetesi tarafından tutulmuş üç kuruş para için anamı, babamı dâhil herkesi satabilecek bir yazarım. Hikâyeci Orhan’a ne oldu derseniz, o bir süre sizlere eşlik edemeyecek. Ancak onun yokluğunda Orhan’dan duyamayacağınız olayları dile getirmeyi amaçlıyorum. Bu vesile ile Salim Sevsendebir’in ne kadar kendini bilmez, sınırlarını bilmez bir insan olduğunu anlatmak benim amacım.

Salim Sevsendebir, Şehriye Vakvak ile olan birlikteliğini Vakvak’ın kariyeri üzerinden kurmuştu belli ki. En az 2 günde bir Vakvak ile ilgili haber yapan Dönde Gel gazetesinin takipçisi olan Salim, Vakvak’ın bilinmez kişiliğine olan ihtiyacını “ bu kadınla tanışıp hangi renk parfüm kokuyor karar vereceğim” diyerek hayatına yenilik katmayı amaçlamıştı. Salim Sevsendebir’in söylediklerine göre Şehriye Vakvak parfümlerin en kırmızısı olmaya çalışırken aslında içinde çok farklı bir renkteydi. Salim ile olan konuşmamızda “Şehriye’yi nasıl görüyorsun, senin için elde edilemeyecek bir kadın mı yoksa elde edip bu kadın benim istediğim insan mı” diyorsun, diye sordum. Yaşıtlarına göre daha uçarı bir hal takınan ve sanki dünya batsa umurumda olmaz havasında konuşan Salim Sevsendebir, bu soru üzerine önce bir duraksadı. Belli ki her soruyu bekliyordu ama Şehriye Vakvak ile birebir de yaşadığı ilişkiye dair bir soru beklemiyordu. Cevabı ise tok bir ses ile “Bu soruyu Şehriye’ye sorun, biz onunla ayrı dünyaların insanlarıyız ve bu bizi cezp ediyor” şeklinde oldu.

Ancak hikâyeyi anlatan zat olarak gözlemlerime değinmem gerekir ki o da Salim Sevsendebir’in garip davranışlarıydı. Bana göre Salim her an eli telefonda, beklediği bir telefon var da çalmıyor gibi içten içe hüzünleniyordu. Beklediği telefonun Şehriye Vakvak’tan olmadığı aşikârdı zira Şehriye Vakvak kendisini arayıp bu gece “Between the Bars” adlı şarkıyı Salim için seslendireceğini ve gelmesi gerektiğini 6 dakika önce söylemişti. Salim Sevsendebir’in Şehriye Vakvak’a verdiği cevap ise “çok yorgunum, eve gidip uyuyacağım olmuştu.”

Salim bizimle yaptığı röportajdan sonra eve gidip uyuyacak mıydı bilemiyorum ancak Şehriye Vakvak ile ilgili söylediği bir söz dikkatimi çekti. Salim’in dediğine göre ayın belli günlerinde kendisini Vakvak’a daha yakın hissediyordu. “Sanki onunla bir gece daha yatsam hayatında birlikte olduğu tek erkekmiş gibi hissedeceğim” diye anlatmıştı Salim. Naçizane anlatıcınız olarak ben kendisine “peki onunla kaç gece uyudunuz” sorusunu sormam üzerine “bilmem saymadım” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Erdal Pamukdiş adlı kendisini yakınen tanıdığım arkadaşıma Salim Sevsendebir’in cevabını ilettim ve yorumunu bekledim. Senelerdir tanıdığım Erdal, Salim Sevsendebir ismini duyunca yüzünde oluşan donukluğu engellemeye çalışmayarak “Salim, Şehriye’nin tırnağına dahi değer vermez onun tek değer verdiği Şehriye’nin vücududur. O hiçbir zaman Şehriye’yi benim kadar sevmemiş, onun için benim kadar üzülmemiştir” dedi.

Yeni bir anlatıcı olarak karmaşık ilişkilere dair bir hayatın tek bir kadın üzerinden kurulduğunu ilk defa görmekteyim. Bu yüzden de sizlere Şehriye Vakvak ile ilgili bir ayrıntı vermeden geçemeyeceğim. Şehriye Vakvak Mani Beniçeker ile birlikteliğini Salim Sevsendebir için terk etmiş bir konsomatristir!!! Bunu Vakvak ile olan konuşmalarımızdan yola çıkarak yazmaktayım.

Ve Salim Sevsendebir’in anlattıklarına göre Şehriye'nin özünde konsomatrislik vardır. Bunun nedeni ise Salim ile sadece geceleri görüşmek istemesidir. Şehriye Vakvak’a sorsanız bunun nedeni akşamları konsomatris olarak çalışmasıdır ki zaten Salim'de gündüzleri Vakvak'la görüşmeye can atmamaktadır.

Yine de ne gariptir ki Salim geceleri Şehriye Vakvak’a sarılarak uyumaya çalıştığını ancak her sarıldığında Vakvak’ın yatağın diğer ucuna kaçtığını Dönde Gel Gazetesine anlatmıştır. Bu bakımdandır ki üstte Salim Sevsendebir için “kendini bilmez ve sınırlarını bilmez” olarak addettiğim davranışlar aslında Şehriye Vakvak’a yakın olmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Ancak aynı konuyu Şehriye Vakvak’a sorduğunuz zaman tek bir cevap vardır. Kendisi hiçbir zaman Salim’in yanında huzurlu olamamıştır ama hep olacağını düşünerek yanına gitmiştir ve bu yüzdendir ki Salim’in ona sarılması Vakvak’a yavan bir durum olarak gelmiştir.

Vakvak gururlu ama bir o kadar da gururunu ayaklar altına serebilecek kadar aşık ama bunu dile getiremeyecek kadar da aciz bir kadın olduğunu söylemiştir. Ve bugün Vakvak her ne yaparsa yapsın Salim ile kopamadığını aralarındaki bağın bitmediğini gözleri ile ifade ederek ikinci bir damla gözyaşını tutamamıştır. Bu gözyaşını Mani Beniçeker ya da Erdal Pamukdiş görmüş olsaydı eğer, eğilip o damlayı almak ve bir hiç uğruna dökülen bu gözyaşını bir müze de saklamak isterlerdi. Ama bu olmadı.

Zaten olan tek şey dünyanın hala dönüyor olmasıydı ve bu da hikayedeki her kişinin bitmesini istediği bir durumdu. Ama o da bitmedi. Biten tek şey vardı o da Mani Beniçeker’in Şehriye’ye olan aşkıydı. Ancak Şehriye o anda bunu da umursamadı. Aradan aylar sonra fark edeceği bir durum için şu anda üzülmemesi de normaldi.

18 Haziran 2009 Perşembe

İran "PEN" Yazarlar Derneği'nin son olaylarla ilgili açıklaması

16 Haziran 2009-Tahran

Bizler güç erkinin ve farklı adaylar ve yönelimlerin oynadığı iktidar oyununa aldırış etmeden, halkın baskılara maruz kalmasını ve özgürlükçü gençlerinin kanının akıtılmasını şiddetle kınıyoruz.

Bizler şu an anti demokratik senaryonun kaçınılmaz sonucunu yaşıyoruz. Sendikal haklar sorunu çözülmeden, bütün politik ve kültürel oluşumlar sınırsız özgürlüklere kavuşmadan, içinden geçtiğimiz tarih sürecinde hiçbir sorun çözülemez.

Güç erkinin halkın iradesine teslim olmaktan başka bir seçeneği yoktur. Yaşanılan seçim sürecinde zorunlulukla ortaya çıkan ve iktidarın boyun eğdiği küçücük bir pencere, halkın bastırılan özgürlük isteklerinin fışkırmasına neden oldu ve tanık olduğumuz büyük bir dalgaya dönüştü.

İran / PEN

Dipteki Not: Çevirinin gazabı sanırım; açıklama sanki ortasından kesilmiş gibi duruyor. Fakat değil, bu kadar.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Her Yerden Binbir Naneli Yazı

Dün gece az uyku falan derken bugün öğlen iki de uyandım. Evet bence de yuhh bana. Tendinit olmuşum bir de, yeni bi hastalık ismi öğrenmiş oldum. Sol ayak tabanımın "ulen ağrıyorum ben, kale al bakayım beni, almazsan valla yürütmem ha seni" diye çığırması sonucunda Ortopedistim K.'ya gittim. O ilk başta sohbet için geldiğimi sanıp hoş beş etti bana ama ben hemen hasta yatağına uzanınca bir b.kluk olduğunu anladı. Neyse efendim bandaj taktı ayağa, ilaç verdi. İki gündür sarılı ayak ve öyle zıp zıp zıplayamıyoruz ama tökez tökez tökezliyoruz.

Neyse öğlen bir uyandım saat almış başını gitmiş. Bugün bir şey vardı yahu neydi derken bölümde Ken Booth'un konuşmasının olacağını hatırladım. Ken Booth duayen bir insandır. Uluslararası İlişkiler Teorisine yeni yönler veren Critical School'dan olan bir insan. İki saat boyunca konuştu kendileri... Konu zaten almış başını gitmiş, ben takip etmeye çalışıyorum kendisini... Aklımda kalan şeyler şunlar:

1. Amerika'da her 6 dakikada bir terörizm ile ilgili kitap çıkıyormuş. Buradan terör konusunun ne kadar sikko bir konu olduğunu ama günümüz anlayışı ile güvenlik konusunun kapsamına girdiğini, aslında ana konuların çok daha farklı olması gerektiğini çıkarıyoruz (ekoloji misal ya da insan güvenliği, toplum güvenliği gibi)

2. Toplumların uyanmaya ihtiyacı var (Wakening/ WAKE UP). Burada bahis geçen cümle çok ilginçti: "Wake-up! Your clocks are too slow in relation to our times". Nasıl yorumlamam gerektiği konusunda tereddüt ettim. Ancak bence şunu söylemek istedi: Dünya'da bir yılda 3 milyon kişi AIDS'ten ölüyor, 1 milyon kişi trafik kazalarında ölüyor ve biz hala güvenlik diye ulusal güvenliği yani devlet güvenliğini tartışıyoruz. Hava kirliliğinin, okyanusların kirlenmesinin ve soluduğumuz havanın bir gün bitecek olmasının hiç bir önemi yok. Wake-up, çünkü saatimizin alarmının çalmaya başlaması gerekiyor.(Ancak bu verileri düşününce yine de terör ile AIDS'i ya da kazaları karşılaştırmak elma ile armut arasındaki farka bakmak gibi geliyor bana. Critical School'daki insanların en sevdiği örnek bu ikisini karşılaştırmaktır. Aslında haklı oldukları noktalar var. Mesela Hazine'den ulusal güvenlik adına akıtılan paracıklar pek-ala farklı alanlara aktrarılabilir (di), eğer kendimizi güvende hissediyor(dıy)sak. Ama yapılmıyor. Nedeni ise bir kısır döngünün içinde olmamız. Amerika bu konuda çok eleştirilir. Sadece Irak Savaşı'na ayırdıkları bütçeden bir sürü sorun çözülebilir ya da Ar-Ge sahasının önünü açıp hastalıklara çözümler üretebilirdi denir. Evet yapabilirdi ama yapmadı ve yapmazda. Reelpolitik ile ideal olan arasındaki uçurumdan artık korkmaya bile başladım ben). Keşke insanlar şöyle bir djurup aydınlanma yaşasalar (kafalarına saksı düşerek) ve deseler ki savaşı ben yarattım, ben insan, nefreti de ben yarattım, ben insan... O zaman hepsinden de ben kurtulmalıyım, ben insan... Diyeceğim odur ki devletten, hükümetten bir şey beklemeden biz insan olarak bi şeyler yapmalıyız.

Dünya da savaşlar oldu ve oluyor ancak bu savaşlar insanın doğasından kaynaklı değil tamamen öğrenilmiş ve zamanla oluşmuştur diyor Booth. Yani gene bir inşa etme durumu söz konusu (savaşın inşası. Büyük ihtimalle Adem ile Hava'dan sonra oluşmuştur. Gene oraya kadar dayandırabilirim ama bu sefer bir hipotez üzerinden gitmeyeceğim). Bu yüzden tarihi yorumlarken insanın ve toplumun değişimine de bakmak gerekiyor bence.

Olumlu sonuçlar var mıdır yok mudur? Ben biraz umutsuzum açıkçası çünkü insanlar hala kendisini sadece ülkesi ile özdeşleştiriyor (Yapılan bir araştırma %66 oranında kendini milleti ile özdeşleştiren bir dünyadan söz ediyor). Booth'a göre yapılması gereken güvenlik konularını daha da arttırmak ve böylece siyasilerden bu yeni konulara (örnek: çevre kirliliği konusu, kadın, iş güvenliği yani daha çok human security kapsamındaki konular) önem vermesini sağlamak.
Ancak unutulan bir nokta var ki günümüz dünyasında politika tamamen çıkar üzerinden sağlanıyor. Bir sonraki seçimde başa gelip gelmeyeceğin önemli, çevre sorunlarıymıuş, kadın haklarıymış değil. İşte bu yüzden umutsuz oluyorum genelde. Ama hala bir umut yazıyorum belki değişir diye. Bu konuda daha önce basbas bağırarak değindiğim şu community'nin konuşmalarını dinleyin (Her tür bilim ile ilgili konu mevcuttur!!)

Başka bir konu ise medyanın bize gösterdikleri ve göstermedikleri. Resmen gözümüz kapalı komplo teorilerine inanıyoruz mesela. Ya da şu senelerdir devam eden Kurtlar Vadisi adlı diziye bakıyoruz. İnanmayacaksınız belki ama ben o diziyi bir kere bile tam izlemedim. En fazla 5 dakka açık kalmıştır televizyonda, o sırada da oje falan sürüyorumdur.Şimdi o dizinin bana çağrıştırdığı şeyler var mesela: Böyle janti tabir edilen kıyafetlerin içinde maço doğdum, kodum mu oturturum modunda adamlar vurup kırıp artizlik yapıyolar. Bir de kan revan her yer. Ne zaman denk gelsem kesin birisinin kafasına ya bi şey iniyor ya da kafa direk kökten koparılıyor. Bu dizi midir diye sormak lazım aslında. Neden kan, vahşet içeren filmler/diziler saat 8'de yayınlanabiliyorken içinde sevişme sahnesi olan filmler gece 12'den sonra yayınlanır peki? Onu da sormak istiyorum. Yani RTÜK'te çalışan adamlar erotik sahnelerde şunu mu diyorlar acaba: "Ya Hasan abi baksana adamın mala, valla ben bunu buzlarım abi, bizimki falan görür evde, hafazanallah!"... ya da kan gövdeyi götüren sahnelerde: " ya abi bu zaten bildiğin salça buzlasan nolcak buzlamasan nolcak, bak bizim yiğide nasıl da kesiyor, parçalıyormuş gibi yapıyor. Aslansın sen" mi diyorlar?

Erkek klasmanlarına devam:
1) Hatun taş gibi, bi iş atayım da belki gecemiz şenlenir erkek tipi: Bu erkek tipi mütemadiyen radar gibi etrafına bakar efendim. Bir bara mı gitti mesela, orada hemen ortamdaki kızlara bakmaya başlar. Radarı düşünün böyle 180 derece dönüyor, ha alın onu erkek başıymış gibi düşünün şimdi de... Gözüne bi kız takıldığı anda da biplemeye başladığını ve sabit hale geldiğini düşünün. İşte bu tip erkekler genelde de ortam malı tabir edilen ablaları bulup mekanı terk-i diyar ederler. Ama bu tipolojiye daha yumuşak huylu olan erkekler de giriyor. Şimdi mesela hatun güzel ve de hoş sohbet, bu tip erkekler hoş sohbet olan kısmını atıp sadece güzel olan kısmına bakarlar. Sen yürürken mesela arkandan k.çna bakarlar ruhun duymaz. İşte böyle bir durum geçenlerde başıma geldi. Okuldan arkadaşım olan C. ile muhabbet ederken başka bir arkadaşı ile tanıştık. İsmi Ç. Dört beş kişi sohbet ettik sonra da ben odama çıkıp teze döndüm. Neyse aradan bir hafta falan sonra aynı eküri aşağıda rastlaştık. Gene bir yarım saat sohbet ben odama, yallah. Ertesi gün C. Efendi msn denen zamazingodan "beyza Ç. yi nasıl buldun?" dedi. Nasıl bulayım yani karpuz gibi üstüne vurup bakmadım diyemedim. Onun yerine bi şey bulmadım eğer onu demeye çalışıyosan diye cevap verdim. Bu kendini bilmez Ç. adlı insan gitmiş arkadaşıma "beyza'dan ışık aldım ben" demiş. Ulen o aldığın ışık cehennemin alevi olmasın, kepaze!. Bir de bunu dese iyi, yetmemiş, çok seksi kız ya iş çıkar mı demiş. Yuhhh!! Bunu da kalkmış bana söylüyor diğeri de. Git ananı seksi bul ulen demek istiyorum böyle insanlara. Bu tip erkek modeli işte "hatun taş gibi, iş çıkar mı?" diye düşünen ve genel manada sapkın, çükünü radar olarak kullanan erkek tipidir okurum. (Ha şimdi bana diyeceksin ki ulen bir normal adam anlatmadın şurda. Ben de sana diyeceğim ki normal olan adamı anlatmaya gerek yok zaten.)

2) Anam o da ne, kıç mı diye dönüp bakan erkek tipi: Bu erkek tipi sanki hayatında ilk defa görüyormuşcasına hatun k.çına karşı aşırı ilgi gösterenlerdir. Zaten bana göre iki tip erkek vardır. Ben onları şöyle klasmanlıyorum: (1) k.ççılar (2) gögüscüler. 3 diye bir klasman yok. Bu klasmanı söylediğim zaman da genelde şu yorumu alıyorum: "Ama beyza yanılıyorsun ben ilk ele bakarım, yok ilk göze bakarım, burna bakarım". Hadi len ordan, yeme beni durduk yere. Bir arkadaşım bunu "ama napalım çıktığımız yer belli, ilk emdiğimiz şey belli" diye meşrulaştırmaya çalışmıştı. Bu da yalan, biz sanki aynı yerden çıkmıyoruz. Lezbiyen mi olduk hepimiz (Haa dersen ki her kadının içinde lezbiyenlik yatıyordur, onu da senin lezbiyen fantazine bağlarım hemen söyliyim.) Neyse olan olaya geçeyim. Bu sefer ben sadece gözlemciydim. Servise bindim okula gidiyorum, yanımda K.ç müdavimi klasmanına uyan bir amca oturuyomuş sonradan anladım. Bir kadın inecekti servisten. Ve tamam kabul ediyorum, biraz abuk bir giyim tarzı vardı ve benim bile dikkatimi çekti kadının k.çı çünkü abla baya kiloluydu ve tayt gibin bi şey giyip üstüne de kısa bir body giymişti. Erkek tabiri ile mal ortadaydı. Yanımdaki amca kadına inerken bir baktı, sonra dayanamadı kadın servisten inince camdan doğru arkasını dönüp kadının gittiği yöne baktı. Ardından servis u dönüşü yaparak yoluna devam etti ve hem servis şöförü hem de yanımdaki amca bir kez daha kadına baktı. Daha doğrusu onların penisleri kadının k.çına baktı. Ve bende bu sırada onlara baktım... Yahu tamam anladık iki tip erkek var da bu kadar da bariz yapmayın be kardeşim.

Erkekler Yapmayın # 5 Bu konuda hep yok efendim kılık kıyafet diye yazıp durmuştum. Şimdi üstteki amcaları hatırlayınca aklıma gene tiksinme durumu uyandıran erkek hareketi geldi. Anladık pantolon bazı yelerinizi sıkıştırıyor, ve anladık o an da bir harekette bulunma ihtiyacı hissediyorsunuz. Ama nolur o hareket bacaklarınızı hafif ayırıp çömelme hareketi olmasın. Ya da ne olur ayağınızı normal bir insanın atacağı mesafeden daha uzağa atarak abuk hareketler içine girmeyin.

P.S. Burada erkeklere geçirip durduğum anlaşılmasın lütfen, tabi ki de kadınların da bir milyon falsosu vardır ve var. Amaç aşağılamak, yerden yere vurmak da değil, amaç gülmek, eğlenmek ve biraz da "len yoksa bu bizim arkadaş Ali mi?" diye düşündürtmek

Selam ederim

14 Haziran 2009 Pazar

Ad Hoc Haller

Before Sunrise filmini hatırlar mısınız? Oradaki çift, ayrılmadan önce "hadi bir fotoğraf çekelim" deyip, karşı karşıya durup bir süre birbirlerine bakmışlardı. En kalıcı fotoğraf! Zihnin fotoğraf makinesinin çektiği fotoğraflar daha belirsiz ve bulanık olsa da, daha büyük içeriklere sahip oluyorlar; hareket, ses, koku ve en önemlisi hissiyat.

Birdenbire, hayatımı her an gidecekmiş gibi yaşadığımı, kendi evimi bile geçici bir yermiş gibi kullandığımı fark ettim geçen gün. Aklıma bir zihin fotoğrafı geldi hemen:

Karabük'te, amcamların evindeyiz. Ben lisedeyim sanırım. Berfu, girişteki küçük tuvalette, her zaman ki gibi Dove sabununu çıkararak ellerini yıkıyordu, ben de yanındaydım. O ev pek hijyenik ve rahat değildi, kokardı hep, biraz huzursuz olurduk orada. Berfu, hem bu duruma hem de yaz tatilinde olmanın (kendi evinde olmamanın) düzensizliğine atıfta bulunarak "yahu, bizim hayatımız ne zaman düzene girecek?" dedi. Tam o sırada annem de geldi ve "hayat, hiçbir zaman düzene girmez" gibi bir şey söyledi öylesine. O anın fotoğrafını çekmemin sebebi "olm, büyümüş, okumuş, bitirmiş, evlenmiş, çocuk yapmış, çocuklarını büyütmüş annem bile bunu söylüyorsa.... Eyvaaah!" diye düşünmüş olmamdır. Gelecekle ilgili en çok hayal kurduğum bir yaşta, hayatımın asla düzene girmeyecek olduğunu düşünmek çok korkutmuştu. Yazık, annemin haberi olsa ne üzülür, canım.

O zamanlar bana '26 yaşında kendini nerede görüyorsun' deseler, bugünkü halimi getirmezdim gözümün önüne gerçekten de. En azından, mutlu veya mutsuz, bir düzen oturtmuş olduğumu hayal ederdim.

Uluslararası Hukuk'ta kullanılan bir terim vardır: Ad Hoc. "Bir amaca yönelik geçici bir çözüm" gibi bir anlamı vardır. Uluslararası sorunlarda ad hoc hakem atanır mesela, veyahut ad hoc mahkeme kurulur. Sürekli değildir, hatta bazen yetersiz olduğundan pek de çözüm getirmez. Hayatımın bu evresini Ad Hoc olarak adlandırıyorum ben de, geçiciliğine atıfta bulunarak ve şu anda görmesem de umarım ileride netleşecek bir amaca yönelik olduğunu umarak.

Resim: This Temporary Life -
Andrea Luna Reece