içeriden görünenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içeriden görünenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2009

Bir Akşamdan Kalmanın Kafası

Tınnnn diye uzun bir boşluk sesinin arkasından birdenbire, binlerce düşünce, adeta koşarak, birbirlerini ezerek kakarak kafana doluşur. Akşamdan kalma beynimin durumu budur benim. Sanırım ölen beyin hücrelerimin işini alan diğer hücreler kapasite fazlası sıkıntısı yaşıyorlar.

Eğer, bir karikatür karakteri olsaydım, kafamın üzerindeki düşünce balonları o kadar çok olurdu ki, birbirlerininin üzerine gelmeyi bırak, beni de siler geçerlerdi. Şöyle bir gidişatı oluyor sanıyorum:

Artık sevgilisiyle sevişsin istediğim arkadaşım (böyle garip isteklerim var benim, ben ol deyince oluyor sanki) acaba ne yaptı dün gece? Bir araya getirdik biz artık, gerisini onlar halledecekler. Berfu neden bu kadar hüzünlü, en eğlenceli yazısında bile gözüm doluyor hep. Yoksa ben onu çok özlediğimden mi hüzünleniyorum? Çok özledim ya, o kadar çok ki hem, öf. Birini böyle özlemek de çok güzel gerçi. Ablam alıştı mı acaba yeni evine, şu istediği CD.leri toparlayıp göndereyim Pazartesi günü. Yiğit'in takım elbisesini de göndereyim. Sünnet için düğün yapmak ne garip lan. Biz ne kadar tuhafız böyle. Sonsuz bir kumsaldaki kum taneleri olarak böyle kıpır kıpır, düğün yapıyoruz, gökdelen yapıyoruz, stres yapıyoruz, savaş yapıyoruz filan kendi kendimize. Yahu, bıdıklığını geçtim, öleceksin gideceksin zaten arkadaşım. Hadi düğün yap da, ne öyle savaş filan, iktidar kavgaları. Akşamdan kalma olunca kendimi uzaydan dünyayı izlerken buluyorum ya bazen böyle, ne güzel oluyor. Hiç bir şey yapmamak canımı gün geçtikçe daha fazla sıkıyor. Kendimi dünyanın asalağı gibi hissediyorum, mutlaka bir şeyler yapmalıyım. Şu çocuk ne oldu ya, mesaj kapısını da açmıştım halbuki, bir mesaj atsaydı bari. O da böyle benim gibi dünya kaygılı bir insana benziyordu. Neyse bakalım. Cumartesi günü bu saatte iş yerindeyim, iş var diye değil ha, evden de halledilir o. Kalasım geldi bu kez, müziğin sesini açıp blogları okumak hoşuma gitti. Sabah geç geldim, müdür aramış 'neredesiniz Deniz hanım' diyor. Geç geldim paşam dedim. Ne dese beğenirsin, 'gidin insan kaynaklarına kaçta geldiğinizi yazdırın'. Hah, geç kağıdı alayım bir de tam olsun. Şirketteki ilkleri bana yaşattırıyorlar hep, sonra Deniz Vakası diye adım çıkacak, örnek vaka olacağım hep. İlk uyarı yazısını da ben almışım. Ha, saat yazdırdım mı? Tabi ki hayır, öyle saçma şey mi olur. Yedide geldim, öbür bölümdeydim filan derim, giriş çıkış kartı yok ki. Az önce de büyük patron gelmiş 'klima çalışırken penceler, kapılar kapalı tutulacak' dedi gitti. Kapı pencere sorumlusu oldum bir de. Banane yahu, koca fabrikayı elektriğe kuvvet ısıtan -soğutan sensin, akıllı ol da havalandırma bir şey yaptır. Zaten aldığı insan kaynakları müdürüne bakıyorsun, durumu anlıyorsun. Saat yazdıracakmışım. Ben o karıya günahımı bile yazdırtmam zaten afedersin. Günah yazdırtmak da ne güzel olurdu ha. My name is Earl'ün listesi gibi böyle, sayfa sayfa. Dün otobüsteki olay neydi öyle ya? O çocuğun otobüse bindiğini resmen hissettim ve uyurken uyandım. Yol boyunca üzerine atlamamak için kastım kendimi 'yalebbim, kazasız belasız bitse şu yol, vallahi şimdi göbeğini öpeceğim.' O da yanımdan gitmiyor. Doğru düzgün görmedim bile ha, bakamadım ki yüzüne. Onda da aynı kimyasal mıdır nedir artık, durum oldu, eminim, böyle şaşkın şaşkın yan yana durduk. Bilimsel, hormonsal bir açıklaması olmalı, böyle fantastik şey mi olur yahu? Bünye hayvanlığını hatırlıyor ve ara sıra kokuya, salgıya göre filan istiyor demek ki. Neyse, geçti gitti iyi ki, kazasız belasız işe geldim. Böyle terbiyesizlik olmaz, cık cık. Karnım aç mı değil mi bilemedim. Et yemem lazım benim, en iyi o geliyor nedense. Aha bir bilimsel açıklama ihtiyacı daha. Kendime bilimsel danışman tutacağım düşünürken, alt yazı geçecek "çünkü, hormonların azıtmış olabilü, çünkü etteki protein alkolü emiyordur" filan diye. Ben de bilim insanıyım ama sosyal bilim insanı olduğumdan benim dediklerime kendim bile kuşkuyla yaklaşıyorum. "Len dedim ama, olayın tüm yönlerini irdelemeden dedim, öf yine emin değilim ya" oluyor hep. Ben ne zaman emin olacağım Yakup abi?

O son birayı içmeyecektim.



Penguenler DeLijn reklamından. Tıklayın, tek tek bakın. Muhteşemler! Reklamları da süper. DeLijn sitesinden bulabilirsiniz sanırım, YouTube'da filan da vardır. Bakıverin işte, yormayın, yorgunum zaten. :)

7 Nisan 2009

Akşam Planı

Bu akşam G-mailime Beyza'dan bir mail geldi ve aşağıdaki yazışma ortaya çıktı. Bakınız biz blog semaları dışında nasıl kuzenleriz, ehe. Böyle beş dakikada yapılan keyif planlarının hastasıyım. O sırada tek amacı saati 18:30 yapmak olan Deniz'in cıvıklıkları ve daha çok evde duruyormuş gibi görünen ama emin olun bu ara Deniz'den çok daha yoğun olan Beyza'nın ciddiyeti tüm çıplaklığıyla karşınızda..! Diyalogdan sonra altta bir de terimler sözlüğü ekledim, lazım olabilir.

Beyza:
Akşam eve mi geçeceksin kuzi direk?


Deniz:
Yes I will kuzim. Would you like to join?


Beyza:
Senin buzluğu (1) açıp akşam yemeği hazırlasam mı :)
Fasulya yimeği mesela? Soğan var mı sende ve salça..
Gerisi buzluktan çıkardığım bi şeyle yapılır.


Deniz:
Hehe ne güzel lan :)

Buzlukta en önde kurutulmuş yeşil fasulye (2) var. Onu suda haşladıktan sonra yağda sovanlan kavuruyorsun. Üzerine de sarmısaklı yoğurt, mmmm :) Ama evde yoğurt yok.

Başka da fasulye namına bir şey yok bildiğim kadarıyle. Ama don köfte var bol bol. Çözülmesini beklemeden tavada pişebilme özelliğine sahipler kendileri. Sonracığıma, donmuş domatesler var sos yapmalık (makarnaya karar verirsen deyu söylüyorum.) Onu da kaynar suyun içine attın mı hemen kabukları açılıyor ve doğranmaya müsait hale geliyor. Mmm :)

Salça var, soğan var. Nutella yok. Çilek reçeli var. Ruffles var. Maydonoz var. Yoğurt yok. (3)


Beyza:
Aaa unut kuzi unut.. Akşam işim var yahu evde..
Unuttum tamamen..
Sonra yaparız muck.

Deniz:
Pis.

"Ladri di biciclette" filmini izleriz diye hayaller kurmaya başlamıştım ben.
IMDB'de 21.232 kişiden ortalama 8.4 puan almış. Bu ne demek biliyor musun?

Çok şey kaçırıyorsun demek, nıhahaha.

Beyza:
Ya tamam pek güzel anlatmışın...
Gidicem tamam :)
Sen kaçta gelirsin eve kadın onu söyle? (4)

Deniz:
Alaam, ben nasıl değerlendirsem bu ikna yeteneğimi bilmiyorum ki? Memleketi kurtarabilirim sanırsam. Neyse, akşam işim var, Bisiklet Hırsızları izleyeceğim. Memleket yine sonraya kaldı. :P

Yedi on beş sularında evdeyim ben. Yemekle vakit harcamayalım. Mis gibi nar ekşili, naneli, acısı minimum, eti sıfır noktasında çiğ köfte (5) yiyelim ne dersin? Benim mide tam delinmedi daha biliyorsun.

Beyza:
Yok yok sen gelinceye kadar ben hazır ederim hemencecik bi şeyler..
No worries.. ama yaptığımı yersin valla. Laf etme.. Ben 5.30 servisi ilen geçicem direk sana giderim. Makalelerim olacak zaten. Yimeği yapar oturur onları okurum.. Filmi de yemek yerken izlemeye başlarsak efficiency (6) olur, aksam da eve gidince iş yapabilirim :)
Görüşürüz beybi..

Deniz:
Ekzılınt pilan! Memleketi kurtarırken bu organizasyon özelliğinle ortağım olabilirsin Robin. Memleket derken "bu dünya benim memleket" malumun. Dünyayı ele geçirme düğmesine basmadan kötüleri yakalamalıyız. Ama bu akşam değil.

Sürpriz yemeğin içine tek taşımı da isterim.

Akşama buluşalım, vikingler geliyor.(7)

Terimler Sözlüğü:

(1) Buzluk: Seyrek aralıklarla Ankara'ya gelen annelerin, bir önceki geldiklerinde bıraktıkları yemeklerin, aynen bıraktıkları yerde kimyasal değişime uğradıklarını görünce başlattıkları harekettir. Gıdalar, marketlerde satılan hazır ürünlerden daha da hazır hale getirilerek buzlukta stoklanır.

(2) Kurutulmuş Yeşil Fasulye: Üzerinde buzluk hareketi uygulanmış bir çeşit kurutulmuş sebze. Anne kişisi, kurutulmuş bir sebzenin dahi çürümesinden korkmuştur.

(3) Yoğurt Yok: Bu kuzenlerin de birer üyesi olduğu koca sülalenin ana besin maddesinin yoğurt olmasından mütevellit, var olmaması durumunda sürekli tekrarlanan deyiştir.

(4) Kadın: Beyza ve Ertuğrul tarafından, birbirlerinden habersiz şekilde aynı zamanda başlayan, Deniz'e hitap şeklidir. Höt höt içeriklidir. Karşılığında "Bey" denir ama bu hareket henüz başlamamıştır.

(5) Çiğ Köfte: Beyza'nın yemeden duramadığı, hayatında acı yemeyen Deniz'e ilk acısını tattıran tehlikeli yiyecek. Deniz'in evinin hemen altında açıldığından ve midesini yakım yakım yaktığından Deniz kendisinden korkuyla bahsetmektedir.

(6) Efficency: Tüm ekonomi bilginizi unutun. Etkinlik veya verimlilik de diyebileceğimiz bu efficency tamamen "keyif arttırma" odaklıdır.

(7) Vikingler Geliyor: Bu tarz tabirler görüldüğünde, Deniz'in, kafasında her daim bir şarkı ile dolaşan bir kişi olduğunu hatırlayın. O anda aklında muhtemelen Vikingler çizgi filminin "haftaya buluşalım haftaya, Vikinler geliyor, lalalalala" müziği vardı. Burada, pek anlaşılamayacağını bildiği halde bu deyişi kullanması, Deniz'in canının öyle böyle sıkılmadığını gösterir.

19 Mart 2009

Bana Eviğeytırla Gelmeyin

Dün akşam o kadar sinirlendim o kadar sinirlendim ki, sinirlendiğim şeyin bir film olduğunu bile unuttum. Evet bir film, adı da Aviator nalet şeyin.

Her şeyden önce bir içeriden görünenler bilgisi vereyim: Ben keyfi severim, hem de çok. Ama keyiflenme amacıyla başladığım bir şeyi, hiç keyif almasam da yarıda bırakmam, bırakamam. Benim bir filmi, bir kitabı yarıda bıraktığım görülmemiştir. Bir şekilde yarıda kalmışların hepsi de bir liste halinde kafamda durup beni sürekli rahatsız eder, önünde sonunda geri döner bitiririm. Sinemaya gidip de filmin yarısında çıkanları filan şaşkınlık içinde dinleyişim bundandır. Ha, ne kadar sevmediysem o kadar dikkatli izliyorum /okuyorum bir de. Ah ah, hayat bana zor şekerim.

Şimdi... Bu filme diyeceğim iki çift laf var:

Beni iyi dinle seni gidi film gibi: Benim akşamlarım değerli arkadaşım! Toplamda tam on iki saatim işe ayrılmış durumda zaten. Akşam 20:00 -24:00 saatleri arasındaki 'teneffüs' zamanımı boşa harcamayayım diye akşam yemeklerini bile kestim, öyle söyleyeyim belki daha iyi anlarsın. ("Yemek hazırla -ye- bulaşık yıka" vakitlerinden tasarruf.) Ayrıca, gezmeye tozmaya da meraklı bir insan olduğumdan, evde geçireceğim zaman genellikle planlıdır. O akşamı evde geçireceksem öğle yemeğinden sonra planımı yapmaya başlarım. Hele bir de o gün bir şeyler becermişsem, kendime aferin dediysem o planlar bir şeker olur ki, mmm.

Dün de çok yorucu ve bol 'aferin'li bir gündü. Kendime bira ve patlamış mıdır eşliğinde süper bir film izleme ödülü verdim. Biraları alırken canım bakkalımız Murat'ın Yiğit'i sorması üzerine yaptığımız asker muhabbeti sırasında patlamış mısırı almayı unutmam bir şeylerin ters gideceğinin göstergesiydi zaten. (Tam şu anda gözümün önündeki sahneyi sizinle paylaşmak istedim: Len evde mısır vardı sanki? Var mıydı ki? Len? Evde uçan o güve kelebeği? Hayııırrr!)

Geçen hafta tesadüfen No Man's Land adlı filmi izlemiştim. (Solda, en sevdiğim sahnesinin fotoğrafı var.) Hakkında hiçbir şey bilmeden izlediğim filmlerin böyle muhteşem çıkması ne büyük bir sevinçtir öyle! Savaşı böyle manidar ele almış, bunca ödüllü bir filmi duymamış olmam da ayıp tabi, zarardan döndüm işte. Türkçe'ye Tarafsız Bölge diye çevrilen bu kara komediyi izlemediyseniz çok ayıp ediyorsunuz (ehe.) Yönetmen Danis Tanovic'i biraz araştırdım ve daha sonra izlemek üzere L'Enfer adlı filmini edindim. İşte, dün akşam izlemeyi kafaya koyduğum film buydu. Ama ben, geçen haftaki şansımı baki zannederek "o film nasılsa iyidir, başka bir film izleyeyim bari" dediğim için nalet Aviator filmini başlattım.

Ne zaman başladı bilmiyorum ama filmleri hep katman katman düşünme alışkanlığına sahibimdir. En arkada duran katman süreklidir, ana konuyu oluşturur, tüm film boyunca kesintisiz olarak devam eder. Onun önünde kesintili ama büyük parçalardan oluşan bir katman daha vardır. Bu parçalar genelde, filmde başrol oyuncusu kadar iz bırakan ama başrol oynamadığından "yardımcı oyuncu" filan denilen karakterin yarattığı hikayedir. Üçüncü ve diğer katmanlar çok parçalı veya tek ve küçük bir parçadır, kesintilidir, arkadaki diğer iki büyük katmanı desteklemek için vardır. En iyisi çizerek anlatayım:

Filmde sürekli olan tek konu adamın hastalığı olduğundan (uçuş sevgisi, mükemmeliyetçiliği filan hep buna bağlıydı), onu birinci katman olarak ele alıyorum. Fakat öyle zayıf bir katman ki bu hastalık, sırf alakalı alakasız filmin içine girmiş diğer parçaları bağlamak için sürekli kılındığı, ana konu hale getirildiği çok belli. İzleyici olarak benim görüş oklarım, filmin arkasındaki boşluğa (bkz. şekil) sık sık değdi ve irkildi maalesef. Ha, sık sık derken, toplam üç saat içindeki sıklıktan bahsediyorum. Dışarıda mevsim değişti, kar yağdı filan, film devam ediyordu, öyle söyleyeyim.

Film, Howard Robard Hughes adlı milyonerin gerçek hayat öyküsünü anlatıyor. Kendisini hiç sevmeyip oyunculuğunu çok beğendiğim'ler familyasından Leonardo Di Caprio'nun oyunu gerçekten çok iyiydi. Fakat işte, yetmiyor be canım. Filmin, Yiğit'in çok sevdiği yönetmen Martin Scorsese'ye ait olması durumu daha da kötü yapıyor. Boş anına denk gelmiş herhalde.

Velhasıl velkelam, 20:00'de başlatıp, molalarla 23:30 gibi biten bu 170 dakikalık, 5 Oscarlı filme pijamamı giyerken, yatağıma yatarken, rüya görürken filan saydım sövdüm. Yiğit'in "IMDB'de 7.5 puan üzeri filmlerin iyi olması" tezini çürütmemek için girdim siteye, bir (sayıyla 1) puanımı verdim. Hayır, haksızlık yaptığımı düşünmüyorum. İzleyiciyim ben, acımasızım. Vaktiniz bolsa, ama çok çok bolsa, buyrun izleyin. Ama çalışan okuyucularıma hiç tavsiye etmem.

30 Haziran 2008

Haleyluyyah

Hadi bugün de müziksel manyaklıklarımı itiraf günü olsun:


Lucky Number 1: Ne zaman başladığını bilmediğim, kimseye de ayrıntılarını anlatmadığım bir huyum var. Yolda yürüken, önümde ve arkamda -yani yakınlarımda- kimse yoksa, bağıra bağıra şarkı söylüyorum! Şehrin ortasında şarkı söylemek halihazırda zevkli bir şeyken, bunu bir de oyun haline getirip iki zevk bir arada yapıyorum. Oyun, diğer insanların beni duymaması üzerine. Diyelim, şarkıyı söylerken karşıdan biri göründü. Ne kadar yakınına kadar beni duymamasını sağlayabilirim? Ayrıca, karşıdaki insanın gözü de var. Dudaklarına da hakim olacaksın. Ama sesi kısmak yok. Öyle böyle değil, servisle ev arasındaki yolun nasıl geçtiğini anlamıyorum bu sayede. Ayrıca, bana yaklaşan o insanlar çok havalı, burnu kalkık tiplerse "siz hiçbir şeyin farkında değilsiniz ki denyolar, ne havası bu" diyebiliyorum rahatlıkla. Arada değiştir, bir kelime tut ve ondan bir şarkı bul gibi oyunlar da yapıyorum. Çeşit çeşit.

Rocky Number 2: Eve gelirken yolumu uzatmak pahasına mutlaka konservatuvarın önünden geçiyorum. Eve yakın bir yerde konsevatuvar bulunması benim için zaten muhteşem bir şeyken (gerçi zamanla kanıksıyor kişioğlu) akşamın yedisinde, çello senin obua benim, enstrümanlar dinlemek iyice muhteşem oluyor. Her gün çalmıyorlar malesef, bu yüzden güzel sesler duyduğum an okulun duvarına biraz oturup dinliyorum. Arabalar gelsin geçsin n'apayım, allala? Belki birini bekliyorum? Size ne be?

Mickey Number 3: İngilizce'de "ilaçlı içki" anlamına da gelen (yarım saniye önce öğrendim) Mickey adını bu itirafa kasıtlı koydum. Zira içkiyi biraz kaçırınca müzik hakkında atıp tutmak gibi bir huyum var. Hele bir de konunun gidişatı gereği müzik ve marka kavramları yanyana gelir de oradan müziğin dağıtımına kadar muhabbet uzarsa; o anda burada bahsettiğim inat, dışarıdan da görünmeye başlıyor. Ben doğruyum arkadaş, evet herkes yanlış. Ben başbakan olsam var ya, direk cumhurbaşkanı olurdum.

Hadi yeter, ben miyim milletin enayisi kimse sormadan itiraf filan?
(Daha anlatacak çok şey var sayın Peder Efendi, öyle dediğime bakma. Dur ben bir minder getireyim.)

Yazılarıyla beni neşe içinde bırakıp, yukarıda bir örneğini gördüğünüz "deli üslubunda yazı sanatı"na döndüren Ben Yaptım'ın kişisi Good Girl'e buradan selamlar, sevgiler.

30 Mayıs 2008

İçeriden Görünenler: İnat

Elimde değil arkadaş, inat ediyorum! Yaşım büyüdükçe daha makul bir hale gelmiş bile olsa, içimde sürekli "banane işte, öyle değil, benim dediğim gibi" diyen minik bir cadı var. Bu inat meselesi, başka bir içeriden görünenlerde bahsedeceğim gibi, önüne geçilemez uydurukçuluğumla birleşince iyice komik bir hal alıyor.

Mesela, söylediklerime değer veren ve beni dinleyen bir grup insanla bir yerde oturmaktayız. Biraz da içmiş olabilirim. Muhabbet, masada oturanlardan azıcık daha fazla bildiğim bir konuya gelmiş dayanmış. Ben yavaş yavaş başladığım konuşmamda hızımı alamamışım, kaptırıp gidiyorum. İnsanların güzel güzel beni dinlemesi çok fena, çünkü bu kez anlattığım konunun daha vurucu hale gelmesi için zottirik bir son uyduruveriyorum! O ana kadar beni güzel güzel dinleyen insanlar birbirinin gözüne gözüne bakmaya, bir kıpırdanmaya; daha dışarlıklı olanlar "hadi len, yok artık" filan demeye başlamazlar mı? Başlarlar tabi, hakkettin sen bunu.

Bu inat mereti o anda zihnime katılıyor, katılmayasıca. Uyduruk veya abartı olduğunu domuz gibi bildiğin, henüz bir dakika önce bizzat kendinin uydurduğun bir şeyin doğruluğu üzerine inat eder mi normal insan? Valla ben ediyorum. Daha hayatımda, yüzde yüz doğru olduğunu bildiğim bir konuyu bile bu kadar ateşli savunamamışımdır. Elbette karşımdaki insanın inanmamaya devam etmesi gerekli, hele biraz da gıcık bir tipse tutmayın beni. Bir yalanı savunmak için gerekli olan bin adet yalanı uydurmadaki hızım ise inanılmaz! En kötüsü de, karşımdakinin savını oldukça mantıklı ve dayanaklı bir şekilde anlatması. O durumda bile yenilgiyi kabule tmek yerine ya tuvalete gidiyorum ya da karnıma ağrı sokuyorum.

Ve gecenin sonunda, gıcık tipin sonradan çok da gıcık olmadığına karar verirsem eğer, "olm, benim kadar mantıksız dediğim dedik çaldığım düdük göremezsiniz bir daha, iyi bakın ha" diyorum, vicdanımı rahatlatıyorum, ehe.

Dipteki Not: Buna benzer bir konuyu, Mayıs ayı içerisindeki bir Uykusuz sayısında Ersin Karabulut çizmişti. Hani, birada alkol yok olm muhabbeti. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

27 Mayıs 2008

İçeriden Görünenler: Sinir

Eskiden beri sinirlenince anında tepki gösterenlere içten içe bir hayranlık duyarım. Bu hayranlığın içinde, o kişilerin, söylenecek en doğru sözlerin hemen aklına, aklından da anlaşılır şekilde diline düşüvermesi de vardı. Biliyorum ki benim gibi, söylenecek her söz ancak gece yatınca aklına gelen bir sürü insan ne demek istediğimi anlamıştır. Fakat bu, zamanla gelişen bir yetenek sanırım. Çünkü çalışmaya başladığım bu iki seneye yakın zamanda lafı gediğine bırakan, kodumu oturtan bir moda geçtim.

Hala yapamadığım şey ise 'hemen sinirlenmek'. Ne kadar sinirlenmiş olursam olayım, kafamda oluşan "5 dakika sonra..." görüntüsüne mani olamıyorum. Düşünsene, karşında iş arkadaşın, sinirden delirtmiş seni. Çemkirmeyle başlayan olay bağrışmaya dönmüş. Ee? Sonsuza kadar bağıramayacağına göre elbette susacaksın. İşte benim korkum bir olayın yeni bitişiyle unutulması arasında geçen süreyi yaşamak. Artık soğukkanlılık mı denir, öngörülülük mü, korkaklık mı bilmem. İleride aynı ortamda bulunacağım veya karşılaşacağım kesin olan kişilere dışımdan pek sinirlenemiyorum. İçimdeki bana kalsın, ehe.

Ha, telefonda filan performans fena değil tabi. :)