müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2009

Katibim?

Bugün, bir süredir takip ettiğim münevver düşmani, seviyesiz bir blog sayesinde Chia e Tazi Pesen? (Whose is This Song? - Bu Şarkı Kimin?) adlı bir belgeselden haberdar oldum; üstüne üstlük bir de oturdum izledim. Alıp da okumak için sabırsızlandığım Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni adlı kitabında Murat Belge de bu belgeselden söz etmiş.

Belgesel, hepimizin bildiği Üsküdar'a Giderken yahut Katibim şarkısının aslında hangi ulusa sahip olduğunu bulmaya çalışıyor. Bir İstanbul şarkısıdır işte dediğinizi duyar gibiyim, o kadar emin olmayınız efendim.

Adela Peeva adlı Bulgar bir yönetmen İstanbul'da alaturka bir lokantada diğer Balkan milletlerinden arkadaşlarıyla demlendiği bir muhabbet sırasında arkada mevzubahis şarkı çalmaya başlar. Masadaki Yunan, Arnavut, Makedon vs. herkes bu şarkının aslında kendi ülkesine ait olduğunu iddia edince Peeva, bu işin peşine düşmeye karar verir. Bu şarkının ardından, İstanbul'dan çıkıp Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan, Bosna ve Bulgaristan'ı arşınlayan yönetmen, her yerde farklı versiyonlarla karşılaşır. Olaylar gelişir.

Anonim bir şarkı üzerinden, aynı ana-babadan olma kardeşler kadar birbirine benzeyen Balkan halklarının birbirlerine düşmanlıklarını izlemek biraz gönül kırıcı. Fakat yönetmen sonunda müziğin birleştiriciliğine inancını kaybettiğini ima etse de, ben tam tersini düşünüyorum. Siyasi düşmanlıkların ne kadar yüzeysel olduğunu gösteren bir örnek oldu benim için bu belgesel.

Bir saat on dakika süren belgesel hemen aşağıda. İlgilendiyseniz mutlaka izlemenizi öneririm. Şiddetle.


25 Haziran 2009

Cool Water ve Rüyalar Gerçek Olur

Garip, mistik, fantastik anlar yaşayan bir insan oldum çıktım. İyice yaşlanınca bir sırra filan ererim herhalde bu gidişle. Az önceki deneyimi, çok duygusal bir anıma denk geldiği için mi, tüm şartlar olgunlaştığı için mi yaşadım bilmiyorum. Hemen siz canım okuyucularımla paylaşmak istedim, ama uygulamanız gerekli.

Sizden ricam, aşağıda verdiğim yönergelere göre hareket edin ve kalbinizin hareketini dinleyin. Bakalım birdenbire hayatınıza dair karanlıkta kalmış bir taraf aydınlanmış gibi hissedecek misiniz, yaklaşık beş dakika boyunca gözlerinizi ekrandan ayırıp boşlukta bir yere bakıp adı olmayan ama güzel olan bir duyguya kendinizi kaptıracak mısınız? Yoksa bir kuntastik kişi ben miyim?
  1. Bilgisayarınızın başına geçin. Kulaklıklarınızı hazırlayın.
  2. Ömer Faruk Tekbilek'in Michael Askill'le ortak yaptıkları albüm Fata Morgana'dan Cool Water'ı şarkı listenize ekleyin. Tabi önce tamburaya tıklayarak indirebilirsiniz. (Üşenmek yok. Tek bir şarkı.)
  3. Şarkı inerken Prensese Mektuplar sitesini açın. Rüyalar Gerçek Olur adlı yazıyı bulun ve okumaya hazır hale gelecek şekilde ekranınıza konumlandırın. Veya en iyisi, tamburaya tıklayın.
  4. Eşzamanlı olarak, şarkıyı çalın ve okumaya başlayın.
Bitti mi? Nedir durum?

"Direnme, direndiğin şey kalıcı olur" sözünü ilk okuduğunuzda şöyle bir kaldınız mı? Cool Water'la kendizi gece, Akdeniz'in serin sularında, o fotoğrafçıyla sohbet ederken buldunuz mu? "Her şey bir anda durdu" mu? Valla benim öyle oldu, hatta çok eski bir zamanda buldum kendimi. İhsan Oktay Anar'ın Amat adlı kitabında geçen korsan gemisi gibi bir gemiydi benimki. Çok da güzeldi!

'Böyle yoğun etkilenmeler için farkında bile olmadığımız milyon tane şartın uygun olması gerek' dediğinizi duyar gibiyim. Siz de benim deneyimimi paylaşmış oldunuz işte, fena mı?

Teşekkür ederim efendim.

13 Haziran 2009

Dünyanın En Güzel Yeri

İşbu yazı, Hollanda'da yaşayan Berfuma ve Kanada'daki Ablama ithaf edilmiştir.

Bu sabah serviste gelirken yine müzik dinliyor ve gözlerimi kapatmış uykuma devam etmeye çalışıyordum. Mp3 çalarımda, son birkaç aydır durmadan dinlediğim, senelerdir bildiğim halde sanki yeni keşfettiğim Kardeş Türküler albümleri vardı. Bu sürekli dinleme durumu öyle bir hal aldı ki, tam da Yiğit'in dalga geçeceği şekilde aletteki tüm müzikleri sildim ve dönüp dönüp Denize Yakılan Türkü, Dargın Mahkum, Çeşm-i Siyahım, Bugün Güzellerin Şahını Gördüm, Asfur, Evvelim Sen Oldun, Duzgin Bavo, Kerwane ve daha ne türkülere kaptırdım kendimi.

Ben müzik konusunda çok fenayım. Yapılan müzikle frekansı bir kez yakaladım mı, bir süre ondan başka her şey yavan gelir. Bazen herkesin on üzerinden bir verdiği, bögh dediği albümlerle bile yaşıyorum bazen bu durumu. Çözemediğim bir bam telim var, vuran olursa uzun süre tınlıyor. Yani, bir doyma noktası var, o noktaya kadar dinlemek zorundayım, çarem yok. Yol bitti diye üzülmeler, eve gidip kanepeye uzanıp kulaklıklar kulağımda, yemeden içmeden, bütün akşam dinlemeye devam etmeler filan. Zor bir dönem oluyor aslında. Bu durumu yaşadığım grupları, albümleri de hatırlarım: A Perfect Circle (Thirteenth Step) İhtiyaç Molası (1,5 Tanem) Vega (Tatlı Sert) genel olarak Beatles, Sakin (Hayat) falan filan. (Sakin'in bana yaşattığı duyguyu, inanılmaz susadığım bir anda içtiğim bir bardak su gibi anlatabilirim sadece.) Vazgeçtim, hepsini hatırlamıyormuşum, ehe. Yahu, ben hepsine böyle uzun sürelerde doyabileceksem ömrüm benim frekansımdan çalan grupların hepsini birden dinlemeye yetmeyecek, ben söyleyeyim.

Başa döneyim, konuyu kaçırmayayım. Yine bir Cumartesi günü sabahın yedi buçuğunda işe gidiyor olmakla ilgili içimden çok güzel şeyler söyleyerek servise bindim. Fakat bu yol aynı zamanda, Kardeş Türkülerin, iş yerindeki bir arkadaştan yeni aldığım Vizontele albümünü döndüre döndüre dinleme fırsatıydı. Hemen çıkardım aletimi, ittirdim düğmesini, döndürdüm tekerleğini ve bakalım ne olacak diye beklemeye başladım. (ehe) Leyla ile çok sevdiğim bu filmin eğlenceli sahnelerini hatırlayıp, koltuğumda gizli gizli zıpladıktan sonra, rastgele seçeneği sağolsun, Ağırlama 1 ile, bir Altan Erkekli sesi pat diye mevzuuya girdi:

"İnsan memleketini niye sever?
Başka çaresi yoktur da ondan.
Ama, biz biliriz ki, bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı, orayı sevmektir.
Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir.
Ama, dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir."
İlk cümleler için kurduğum empati bir yana, şu son iki cümlenin güzelliği, yalınlığı, naifliği yüreğimi kabartmaya, gözlerimi yaşartmaya yetti. Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Kendini kandırmaca değil bu, dünyanın en güzel yerinin öznelliğini hatırlama. Ama, babamın yaptığı gibi durmadan ne kadar çok sevdiğini, nasıl da süper olduğunu anlatarak değil, gerçekten seversen, dünyanın en güzel yerine kavuşmuş olursun. İlla kendi memleketini değil, çok başka bir yeri de sevebilirsin, asıl nokta sevmek burada. Ama, dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir. Bu kadar basit. (Sevdiğim yer zaten dünyanın en güzel yeri oluyorsa, dünyanın en güzel yerini sevmemem gibi bir şey mümkün mü? diye sordum. "İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan" cümlelerine geri döndüm.)

Ben çok etkilendim. Sadece içerik değil, ahenk ve söz estetiği (diye bir şey varsa) de çarptı. Böyle güzellikleri paylaşmak gerek, paylaştım ben de. Bu aralar Berfu ve ablamın çok mutllu olmadıklarını, bu mutsuzluklarının da bulundukları memleketle alakalı olduğunu hissettiğimden; kendime de İstanbul'u rüyalarımda görüp Ankara'ya bok atmayı bunca hızlandırma nedenimin, yaşadıklarımın tüm sorumluluğunu bir şehre yüklemenin rahatlığına bırakmak olduğunu itiraf ettiğimden olsa gerek -paylaştım ben de.

Bu yazıyı, içerikle ilintili, çok sevdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrası ile bitirmek isterim efendim. Görüşmek üzere. Buyrun:

Bir gün iki adam gelip Nasrettin Hoca'ya sormuş:
- Hoca, dünyanın merkezi neresidir?
- Eşeğimin bastığı yerdir, demiş hoca hiç düşünmeden.
Karşısındakiler hem gülmüşler, hem şaşırmışlar:
- Nereden biliyorsun ki?
- İnanmıyorsanız ölçün

21 Mayıs 2009

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Dün akşam hastası olduğum program 5N 1K'da, Cüneyt Özdemir, Anadolu'nun Kayıp Şarkıları adlı belgeselin Cannes'daki gösteriminin ardından yönetmen Nezih Ünen'le deniz kenarında bir röportaj yaptı. Bu belgeselden daha önce haberim olmamıştı. Kanepeye uzanıp 'bakalım neymiş' lakayitliğinde ortasından izlemeye başladım. Röportajın ortalarına doğru şöyle bir doğruldum, bitmesine yakın internet başına gitmek için ayağa kalkmıştım.

Nezih Ünen'in sürekli belirttiği gibi, belgeselin konusunu anlattığınızda herkes "hmm hmm" deyip geçebilir. Zira konu, Anadolu'nun ücra köşelerindeki özgünlüğü koruyan köylere gidip, 'kayıp şarkıları' kayda almak. Sizin de 'ya ya' diyip geçecek olduğunuzu tahmin eder gibiyim. Fakat durum farklı, hem öyle böyle değil. Programda ucundan gösterilen /dinletilen kısımları bile o kadar muazzam ki, "hemen, şimdi izlemeliyim" sabırsızlığına girebiliyorsunuz.

Kayıtları şenlendiren "Nezih Ünen Group"un (konser grubu) kimlerden oluştuğunu da hemen aşağıya yazdıktan sonra belgeselin sitesinden snopsisi de bir aşağısında paylaşayım:

Alp Ersönmez : Bas
Mert Önal : Davul

Sarp Maden : Gitar

Serhat Ersöz : Keyboard
Osman Aktaş : Kaval
İzzet Kızıl : Perküsyon

Nezih Ünen : Saksofon, keyboard


Antik kültürleri, imparatorlukları, mitolojileri ve yaşanmış görkemiyle dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu’nun 10 binyılı aşan bir geçmişten kalma egzotik mekanları ve insanları arasında yaşanan bir müzikal yolculuk.


Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, bir müzikal-balgesel olarak belki de türünün ilk örneği: Anadolu halkının kendi mekanında ve provasız kaydedilen otantik performansları, 20 benzersiz şarkı halinde yeniden düzenlenirken bazıları ise orijinal halinde bırakıldı.


Bu yolculuk, müzik ve kültürün nasıl olup da hayat, coğrafya ve çalışma ortamından türediğini gözler önüne sererken, Anadolu’nun zengin kültürleri de müzik, dans ve ritüeller temelinde keşfediliyor. Bu insanları saran ve yaşam biçimlerini etkileyen büyüleyici çevre de filmin şiirsel anlatımına katkıda bulunuyor.


Müzikal -belgeselde bir de, gittikleri ortamlardaki doğal seslerden montajlanarak oluşturulmuş bir şarkı var ki, ahh. Cüneyt Özdemir sorusunu sormaya başladığı anda "len bu Dancer in the Dark'taki aklımdan çıkmayan fabrika sahnesi gibi mi acaba" diye düşünmeme kalmadan Nezih Ünen aynı filmden bahsetti. Yalnız, filmde, fabrikadaki seslerden oluşturulmuş müzik bir kurgu ile elde edilmişti elbette. Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'nda ise, filmden sonra ellerindeki malzemelerden çıkarılmış bir şarkı söz konusu. Sadece ucunu dinlemek bile çalışmanın ne kadar heyecan uyandırıcı olduğunu gösteriyor.

Daha önce bahsettiğim Futuristika'da da Özkan Şahin vermiş haberi. Bir yıldan fazla olmuş hatta ama kaçmış işte gözden. Buradan siz kaçırmayın bari. Film, biraz gecikme ile, sonbaharda vizyonda imiş. "Sonbaharı hiç bu kadar beklememiştim."

11 Mayıs 2009

Dehşet

Müthiş ve dehşet kelimelerinin aynı kökten geldiğini biliyor muydunuz? Ben öyle olduğunu tahmin ediyorum.

Son bir haftadır kendimi müthiş bir dehşetle "dinliyorum." Dönüyorum dönüyorum kendimi dinliyorum. Bu kadar söylemeliyim şimdilik.

Mutlaka bir yerden duymuşumdur, şuna benzer bir söz vardı:

"Hayatında, birbirinden alakasız görünen bir çok şey yapmış olabilirsin. Emin ol o noktalar bir gün, birleşerek bir şekil oluşturacaktır."

Boşuna çözmemişiz o bilmeceleri çocukken.

5 Mart 2009

Eski Yeni'de Norrda

Hooba! Nefes Bar'ın çalışanlarının açtığını duyduğum mekan Eski Yeni'de bu akşam Norrda konseri varmış. Yaklaşık bir aydır varlığından haberdar olduğum bu bardaki konserleri izlemediğime pişman oldum. Web sitesine bir göz atın, bana bir pişmanlık giderme borçlu olun efendim. (Ve Hangibar adresi: Tık.)

Norrda'yı, şurada da bahsettiğim Deniz Cuylan takibim sayesinde keşfetmiş ve ilk kez Infinite Face şarkısını Berfu'yla paylaşmıştım. O zamandan hastasıyım kendilerinin.

En son 17 Mayıs 2008'de, yani ablamın düğününden bir gün önce İstanbul'daki konserine gitme çabası içine girmiştik. Fakat, damadın ailesinin Tarabya'da verdiği süper yemek "emaan, şimdilik kimse bilmiyor fekat büyür onlar daha, Ankara'ya da gelirler" diye düşünüp, yerimizde oturmamıza sebep olmuştu. Arada başka bir tarihte Ankara'ya gelmişlerdir belki, konser takibini bırakmışım farkında olmadan son zamanlarda. Benim bildiğim, o tarihten beri ilk kez bir Norrda konserine gitme çabasına girdim. Evet, bu kez orada olacağım ve bir ara gece gündüz ara vermeden dinlediğim şarkılarını bağıra çağıra söyleyeceğim! (Hadi büyük konuştum yine, 20 Şubat'taki Sakin konserine de böyle deyip gidememiştim. Bakalım ne olacak?)

Konserden Sonra...

*Böyle zevk aldığım bir konsere daha önce gitmemiştim desem yalan olmaz. Muhteşem bir performanstı. Vokal özellikle çok iyiydi. Durmadan dinlediğim için sıkıldığım Norrda, ipodumda dönmeye başladı tekrar.
*Konser başlamadan önce ortalıkta sırt çantasıyla bir Deniz Cuylan dolaştı. Ben de izledim.
*Konseri bize haber verip de maalesef gelemeyen Beyza'ya nispet yapar gibi telefondan dinlettik müziği biraz. Bezişim, o kadar iyi bir konserdi ki çok yakın bir zamanda tekrar geleceklerine eminim, o zaman beraber gideriz. Berfu da olsa keşke.
*Eski Yeni, Limon'dan sonra Ankara'da gittiğim en iyi müzik mekanı. Hem üst katını, hem de alt katını çok çok beğendim. Gerçi konser sonrası kulis diye gittiğim yerin, konser öncesinde oturduğumuz üst kat çıkması gibi garip bir olay yaşadım. Nihan o şaşkınlığımı anlatır artık bol bol: "Yahu, üst katta da bar var biliyor musun?" Ehehe.

20 Eylül 2008

Beatles

Ben bu Beatles'ı her on yılda bir tekrar keşfediyorum! On iki -on üç yaşındayken, Yalvaç'a yanlışlıkla düşmüş bir Best of Beatles kasetinin üzerine atladığımdaydı ilk keşfim. Ya direk plaktan kaydedilmiş, ya da izinsiz toplanıp basılmış bir kaset olduğundan ses kalitesi felaketin bir aşama daha altındaydı, sözler ağzında elmayla konuşmaya çalışan birinin sözleri kadar anlaşılıyordu ancak! Her şeye rağmen, tüm o şarkıların yüreğimi jöle kıvamına getirip nasıl da tir tir titrettiğini ben bilirim. Günlerce teypten çıkarmadığım bu kaset ayrıca, kayıt kalitesi hakkında bayağı fikre sahip olmamı da sağlamıştır. Cabası.

Neden sonra bilmem, dinlemeyi bırakmışım. Bir ara (bir ergenlik arası) "bunlar pop yapıyor, oysa ben poptan hiç hazzetmeyen çok farklı bir insanım, derinim ben" modunda olduğumu da hatırlıyorum. Ehehe.

Bu yaz Berna'nın arşivinden yaklaşık yüz adet Beatles şarkısı taşıdım buraya, öylesine, bende yok diye. Az önce rendım olarak çalan şarkı listesinden gruba ait bir tanesi kulağıma denk geldi. İşi gücü bıraktım (evet işteyim ben) ve yüreğimin o zamanki gibi jöle kıvamına gelişinin keyfini çıkardım. Şimdi yine, son bir saattir sadece Beatles dinliyorum. Aynı anda hem nostalji yapmak hem de içinde bulunduğum andan zevk almak müthiş! Dinleyelim efendim, Come Together, Girl, I Me Mine, Across the Universe ve müzik hedesinin zamandan, mekandan ve her türlü kısıttan nasıl da bağımsız olduğunu bir kez daha idrak edelim.

5 Ağustos 2008

Cage

Liseyi bitirdikten sonra yazar olmaya karar veren John Cage (ki müzikle ilgili sarfettiği her kelime yutulmalı, yerse hazmedilmeli), oldukça prestijli bir sanat okulu olan Pomona'dan ilk yılın sonunda, 1930'da ayrılır. İşte bu ayrılığın John Cagesel nedenini hemen paylaşmak istedim:
Üniversiteye gidip de, tüm sınıf arkadaşlarımın kütüphaneye tıkışıp aynı kitabın kopyalarını okuduklarını görünce şoka uğradım. Ben de onların yaptığını yapmak yerine, raflara gidip adı Z harfi ile başlayan ilk yazarın kitabını alıp okudum. Sınıftaki en yüksek notu aldım. Bu durum beni, bu kurumun doğru işlemediğine ikna etti. Ayrıldım.
I was shocked at college to see one hundred of my classmates in the library all reading copies of the same book. Instead of doing as they did, I went into the stacks and read the first book written by an author whose name began with Z. I received the highest grade in the class. That convinced me that the institution was not being run correctly. I left.
Sanırım üniversitenin ilk yılında, bu kadar klasından olmasa da, herkes benzer bir şok geçirmiştir.
"Olm, hani üniversitede kızlar teklif ediyordu lan?" :)

24 Temmuz 2008

Tenedos Yayınevi'nden Yardım İsteği

Myspace'ten gelen bu mesajı hemen paylaşmak isterim. Çıktığından beri edinmeyi düşündüğüm bu kitabın dağıtımına ne şekilde katkıda bulunabiliriz bilemedim. En azından haberdar olarak/ ederek bir yardımım olsun.

Indie & New Wave Müzik Ansiklopedisi Hakkında! Kitabımızın dağıtımı ve tanıtımı konusunda destek ve işbirliğinize ihtiyacımız var. Yayın sektörünün girdiği kriz ve dağıtımın yapısal sorunları nedeniyle, 2007 yılında yayınladığımız kitabımızı maalesef ilgili geniş kitlelere ulaştırmakta başarısız olduk. Bağımsız duruşumuzu devam ettirebilmemiz ve diğer projelerimizi hayata geçirebilmemiz için; kitabımızı olabildiğince çok noktaya ve kişiye ulaştırma konusunda desteğinize ihtiyaç duyuyoruz ve bulunduğu yerde kitabın satış, dağıtım ve tanıtımını yapmak isteyecek arkadaşları bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Tenedos Yayınevi

Kitap hakkında bilgi de hemen burada ve üşenenler için aşağıda:

INDIE & NEW WAVE MÜZİK ANSİKLOPEDİSİ | COLIN LARKIN

Encyclopedia of Popular Music serisinin editörü olan İngiliz müzik yazarı ve eleştirmenidir. Müziğe adanmış diyebileceğimiz bir ömrün muazzam birikimiyle ortaya çıkarılmış bu eşsiz kaynağın mimarıdır.

INDIE & NEW WAVE MÜZİK ANSİKLOPEDİSİ

Indie & New Wave müzik ansiklopedisi; editörlüğünü İngiliz müzik yazarı ve eleştirmeni Colin Larkin’ın yaptığı, içeriğini de Larkin’ın engin kişisel arşivi ve birikiminden alan, yayınlanmasıyla Türkiye’deki büyük bir boşluğu dolduracak olan kapsamlı bir çalışmadır. Indie ve new wave kategorilerinin ortaya çıkışları, gelişmeleri ve geçirdikleri değişimlerle birlikte bu tarza dahil olmuş ya da dahil edilmiş tüm grup ve müzisyenlerin, diskografyalarına ve kendileri hakkında yazılmış okunsal kaynaklara, aynı zamanda akıma öncülük etmiş plak firması, dergiler, radyo ve tv programlarının bilgilerine yer vermektedir. Müzik konusunda spesifik bir el kitabı olarak da nitelendirilebilen ansiklopedi, aynı zamanda gruplar ya da sanatçılar hakkındaki başka kitap, film, belgesel gibi kaynakların da bilgilerine ulaşmayı sağlayan, geniş indeksiyle araştırmaya ve daha kapsamlı bilgi edinmeye olanak tanıyan oldukça hacimli bir çalışmadır.Tenedos yayınevinin yaklaşık iki yıllık bir çalışmadan sonra basımını gerçekleştirdiği ansiklopedi, kendisinden sonra basılacak jazz, blues, ve elektronik müzik ansiklopedilerinden oluşan serinin ilk kitabıdır.

30 Haziran 2008

Haleyluyyah

Hadi bugün de müziksel manyaklıklarımı itiraf günü olsun:


Lucky Number 1: Ne zaman başladığını bilmediğim, kimseye de ayrıntılarını anlatmadığım bir huyum var. Yolda yürüken, önümde ve arkamda -yani yakınlarımda- kimse yoksa, bağıra bağıra şarkı söylüyorum! Şehrin ortasında şarkı söylemek halihazırda zevkli bir şeyken, bunu bir de oyun haline getirip iki zevk bir arada yapıyorum. Oyun, diğer insanların beni duymaması üzerine. Diyelim, şarkıyı söylerken karşıdan biri göründü. Ne kadar yakınına kadar beni duymamasını sağlayabilirim? Ayrıca, karşıdaki insanın gözü de var. Dudaklarına da hakim olacaksın. Ama sesi kısmak yok. Öyle böyle değil, servisle ev arasındaki yolun nasıl geçtiğini anlamıyorum bu sayede. Ayrıca, bana yaklaşan o insanlar çok havalı, burnu kalkık tiplerse "siz hiçbir şeyin farkında değilsiniz ki denyolar, ne havası bu" diyebiliyorum rahatlıkla. Arada değiştir, bir kelime tut ve ondan bir şarkı bul gibi oyunlar da yapıyorum. Çeşit çeşit.

Rocky Number 2: Eve gelirken yolumu uzatmak pahasına mutlaka konservatuvarın önünden geçiyorum. Eve yakın bir yerde konsevatuvar bulunması benim için zaten muhteşem bir şeyken (gerçi zamanla kanıksıyor kişioğlu) akşamın yedisinde, çello senin obua benim, enstrümanlar dinlemek iyice muhteşem oluyor. Her gün çalmıyorlar malesef, bu yüzden güzel sesler duyduğum an okulun duvarına biraz oturup dinliyorum. Arabalar gelsin geçsin n'apayım, allala? Belki birini bekliyorum? Size ne be?

Mickey Number 3: İngilizce'de "ilaçlı içki" anlamına da gelen (yarım saniye önce öğrendim) Mickey adını bu itirafa kasıtlı koydum. Zira içkiyi biraz kaçırınca müzik hakkında atıp tutmak gibi bir huyum var. Hele bir de konunun gidişatı gereği müzik ve marka kavramları yanyana gelir de oradan müziğin dağıtımına kadar muhabbet uzarsa; o anda burada bahsettiğim inat, dışarıdan da görünmeye başlıyor. Ben doğruyum arkadaş, evet herkes yanlış. Ben başbakan olsam var ya, direk cumhurbaşkanı olurdum.

Hadi yeter, ben miyim milletin enayisi kimse sormadan itiraf filan?
(Daha anlatacak çok şey var sayın Peder Efendi, öyle dediğime bakma. Dur ben bir minder getireyim.)

Yazılarıyla beni neşe içinde bırakıp, yukarıda bir örneğini gördüğünüz "deli üslubunda yazı sanatı"na döndüren Ben Yaptım'ın kişisi Good Girl'e buradan selamlar, sevgiler.

22 Mayıs 2008

"Hayatım, Yıkılmış Sarayım Benim"

Varlığından yeni haberdar olduğum, çoktan dağılmış bir grubun, Yerden Yüksek'in bir şarkısının sözleriymiş. Şarkıyı hiç dinlemedim, böyle güzel ve melankolik sözler de daha önce duymamıştım. Şarkıyı hemen bulup dinlemekle hiç dinlememek arasındayım şimdi.


doğduğum şehirden uzakta uyandım
sabah soğuk, aynalarım boş
kapıcı ekmeği getirmemiş bu sabah
vazodaki çiçek gel diyor kurtar beni
hayatım, yıkılmış sarayım benim

iki kedim olsa, iki de diş firçasi banyoda
anahtarı almadan çıksam dışarı
yağmur yağsa, camı açsam
ıslansam lapa lapa
hayatım, yıkılmış sarayım benim

ayağımın altında cam kırıkları
neden gittin sen?
yaralarım kadar gözlerim olsaydı
kanım kadar çabuk akardı yaşım
hayatım, yıkılmış sarayım benim

hayatım...nerdesin?
hayatım, yıkılmış sarayım benim

neden gittin sen?
neden gittin sen?
.

16 Mayıs 2008

Bananas

.
.

"supply everybody with pianos
make them available like bananas"


AGF

.
.


Yoksa Deniz'in Kulağına tekrar yazmaya mı başlayacağım?

30 Nisan 2008

Sese Uyanmak

23 Nisan 1983, sabah sekiz suları

Müziğe benzer bir gürültüyle uyandım. Davullar, borazanlar, trampetler, pek beceriksiz bir biçimde ortaya uyumlu bir melodi çıkarmaya uğraşıyorlardı. o anda bunun pek de güzel olmamasına rağmen, içinde yüksek dereceden bir coşku barındırdığını düşündüm. Güzel olmayan bir şeyin içine böyle saf bir coşkuyu koyanlar, elbette, çocuklar olmalıydı. Yani uyanışım, saf çocukların coşkuyla bir şeyleri güzelleştirme çabası esnasında oldu. İlk duyduğum ses buydu.

Aslında biraz sinirliydim. Bu gürültünün gerçek bir melodiye dönüşmesi işten bile değildi zira. Yalnız birilerinin bunu fark etmesi gerekiyordu. Biraz daha disiplin ve inanç bu işi güzellikle çözebilirdi. Bu gürültü sadece teşvik edilmeye muhtaçtı. Ortada bir çirkinlik değil, bir eksiklik vardı. Çocuklar suçlanamazdı. O anda güzel olanı /olma olasılığı olanı teşvik etmeye karar verdim. Disiplini ve inancı içine başkaları da katabilirdi. Oysa ne kadar da küçüktüm, etkim de küçük olabilirdi ancak. Ancak bir damla olarak tümevarabilirdim belki. Olsun, o da olurdu.

Tekrar uyandım. Sonra tekrar. Ve tekrar. Her defasında o gürültü geliyordu yine kulağıma. Kimisinde daha melodik, kimisinde daha keşmekeş. Fakat her seferinde biliyordum ki, çocuklardı onlar ve coşkuyla harcıyorlardı enerjilerini.

Her uyanışımda, dünya hep çocuktu. Her uyanışımda çocuktuk. Gürültülü, coşkulu çocuklar.

6 Nisan 2008

Deniz Cuylan


Adaşım diye söylemiyorum (ki ne kadar da saçma olurdu), elinden çıkan her şeye gözüm kapalı atlıyorum artık.

Bant Dergi'nin geçen yılki kapaklarından birinde o kocaman karakteristik burnunu görünce 'ben bunu bir yerden tanıyorum sanki' dedim. Meğer elimde tuttuğum ve ilk çıktığı günden beri peşine düştüğüm o derginin bizzat editörüymüş. Ve böylece oldukça yavaş ve sindirerek ilerleyen, daha da bitmez gibi görünen Deniz Cuylan hayranlığım başladı.

Elinden çıkan her şey derken bir bildiğim var herhalde. Bilmediklerim de vardır gibi geliyor ya neyse. Tarihe veya alfabeye göre değil, kendi kafama göre sıralıyorum:

Portecho: Sanırım işleri arasında en popüleri bu grup oldu. Hakkında 28 Şubat 2007'de bir şeyler karalamıştım. Tamburada.

Netame: Bu cuma günü kanlı canlı elime geçen 'şey'. Gözüme, kulağıma, gönlüme şenlik!
(Yukarıdaki Myspace bağlantısına tıklayın, birkaç şarkıyı dinleyin, başka da bir şey demiyorum a dostlar.)

"Dünyada ve Türkiye’de çok az denenmis çarpici bir tür olan Grafik Roman türünde cesur bir deneme. Kitap, Illüstrasyonlarin müzikle ve her ikisinin de öykülerle örtüstügü sinematografik bir tat barindiriyor. Üç disiplinin birbirinin içine geçtigi bu grafik roman/albüm, ayni hikayeleri, yetkin olduklari farkli dillerde anlatan üç arkadasin ürünü. Illüstratör Sadi Güran, Portecho ve Maya gruplarindan bildigimiz müzisyen-prodüktör Deniz Cuylan ve mimar-yazar Senem Akçay’in ortak bir çalismasi. Ihtisamli, karanlik ve kalbi kirik bir sehirde geçen, gerçek disina kayan ama gerçekten beslenen bu hikayeler, kitaptaki resim ve müziklerden ilhamini aliyor. Eser boyunca müzik, metin ve illüstrasyonlar, cümleleri tek baslarina kurmak yerine birbirlerine bos alanlar birakarak, hatta zaman zaman kendilerini unutturarak ilerliyorlar. Tüm anlatilari birlestiren ortak duygu ise tekinsizlik. Netame, okuyucuyu iç yolculuga sürükleyen bir kitap, kendisi de bir yolculuk hikayesi. Genelden çok detaya yönelen, karakterlerin etraflarina siradan hayatlarini örmek yerine bir anda onlari yasadiklari tekinsiz bir duruma indirgeyen. Bu da onu alisildik bir roman/hikaye betimlemesinin disina itiyor (...) "

Maya
: 2003 yılına ait Telecine adlı bir albümle sonuçlanmış bir elektronik müzik projesi.

Bant Dergi: Her hangi bir gazetecinin önünden geçerken 'beni al' diye bağıran kapakları; grafik, dizgi ve kağıt kalitesi; keşifleri, icatları, yazıları, yazarları, illüstrasyonları falanı filanıyla 'böyle bir dergi görülmemiştir' diyorum. Belki de vardır da ben görmemişimdir. Olsun, ben bu derginin güzelliğini yaşıyorum. Adamımız, az yukarıda da bahsettiğim gibi, bu derginin editörü oluyor.

Norrda: Yaklaşık iki saat önce keşfettim ve bilgisayarın başından kalkamadan geçirdim bu 120 dakikayı. Bu yazıya başlamamı sağladı. (Özellikle, albüme de adını veren Infinite Face'i dinlemenizi öneririm.) Şuradan biraz açıklama aşırayım:

"Vokal, perküsyon ve gitar üzerine kurulu, elektronik altyapılarla destekli müzik üreten Norrda’nın ilk albümü “Infinite Face", kasım başında çıkıyor. İngilizce sözlü bu albümde 9 şarkı bulunuyor. Grup üyelerinden Hakan Vreskala’nın İsveç’te yaşaması nedeniyle Norrda’nın temelleri İsveç’te atıldı, Norrda ismi de İsveç dilinde kuzey anlamına gelen Nor kelimesinden türetildi. Ancak kuzeylilik grubun sadece adında yok, vokalin melankolik havasına perküsyonla doğu tadı, gitarla kuzey esintileri katılıyor. Norrda’nın müziğindeki füzyon biraz da grup içindeki karakterlerin müzikal geçmişlerinden etkileniyor.Norrda’nın ana sahnesinde Selen Hünerli, Hakan Vreskala ve Portecho’dan tanıdığımız Deniz Cuylan ile birlikte canlı elektroniklerde konuk sanatçı olarak Ali Rıza Şahenk yer alıyor."

Tırtıllar: Bant Dergi'nin kurucularından Aylin Güngör ve Hakan Dedeoğlu ile cumartesi günleri Açık Radyo'da (16:00-17:00) yaptığı radyo programı imiş. Ben hiç dinlemedim, gezinirken karşılaştım. Tam adı, Susam Sokağı şarkısı olan (ben de nereden biliyorum diyordum) "tırtıllar asla kahverengi bot giymez" de olabilir.

Bunlar dışında Deniz Cuylan'ın Stockholm'de Play adlı bir elektronik müzik grubu projesi var. Ali Rıza Şahnek ile birlikte kurdukarı Fat Lab adında bir ses stüdyosu sahibi. Hakan Dedeoğlu'nun kayıtları için gitar mitar, ne bulursa çalıyor. Ayrıca kendisi film müzikleri de üretiyor. Buradan en son Mira'da karşımıza çıkan (korkuluklu klibi bir ara dönüyordu müzik kanallarında) Tan Tunçağ'a değinmek güzel olurdu, onu yerine ikisinin bir röportajını ekleyeyim.

Yazıyı, sırf kompozisyon tamamlansın diye zaten baştan beri söylediğim şeyi tekrar ederek bitiriyorum. Deniz Cuylan yakın takibimdedir ey ahali! (Aferin)

8 Mayıs 2007

Müzikte Yeni Yollar

'Ahanda buraya yazıyorum' diye bir laf vardır ya. Bayılıyorum ona. İddia ne de güzel kullandı reklamlarında: Oraya buraya yazma abicim, al kupona yaz.

Bir de Umut Sarıkaya var. Diyor ki: Benim de söyleyeceklerim var.

Benim de müzik endüstrisinin geleceğiyle ilgili öngörülerim, söyleyeceklerim var. Ama çıkıp da buraya yazmamıştım hiç. En son Myspace hesabıma gelen Kanadalı mesajla gaza geldim ve ablama bir mail attım. Sizinle de paylaşmak ve hatta tartışmak isterim:

Nedir bu yapım/ plak şirketlerinin dinleyicilere tavrı arkadaşım? Saftirik müzisyenleri de gaza getiriyorlar, herkes dinleyicilere yükleniyor.

İnsanların/yapımcıların/müzisyenlerin vb. ekrana çıkıp sinirli sinirli "gidin orijinal CD alın, hırsız mısınız siz" demesinden hiç hoşlanmıyorum. (Ben, o hani hep bahsedilen 'orijinal albüm hastası', 'arşivci' kişilerden biriyim- ama kimseden böyle olmasını bekleyemem.) Eğer koca bir endüstri olarak sen kendini geliştirmezsen, yeni yollar bulmazsan, yıllardır 'geldim geliyorum' diyen tehlikeye ancak şimdi uyanırsan; "hırsızlık yapmayın, orijinal albüm alın" demek çok komik kaçıyor. Hele vicdan azabı çekelim diye 'sevdiğiniz müzisyeni- müziği öldürüyorsunuz' diyorlar, ona sinir oluyorum.

Durup dururken önce hırsız, sonra katil olduk lan, isyan ediyorum! Müzik dinleyelim derken düştüğümüz hallere bak sen, cık cık cık.

Tamam, korsan albüm almak, para harcanarak ortaya konduğunu bildiğin bir malzemeye bedava sahip olmak, hırsızlığın tanımına giriyor olabilir. Ama çok büyük bir insan kitlesinin, çok da ikna olmadıkları bir konuda ahlak anlayışlarına sırt dayamak da pek doğru gelmiyor bana.

"Müşteri odaklı" diye bir laf vardır hani, artık her önüne gelenin söylediği. Burada amaç müşteriye daha çok değer vererek kendine çekmek ve yine para kazanmaktır -uzun vadeli, akıllı bir çözüm. Yoksa müşterinin kara kaşına kara gözüne vurgun değilsinidir. Müzik sektöründe de "dinleyici odaklı" anlayışı yavaş yavaş, seve seve yerleşecek. Zira, 'efendim, bizim müzik dinleyicimiz çok bilinçsiz' deyip işin içinden sıyrılamazsın. Yani, akşama kadar filan sıyrılırsın belki, yarına yeni bir şey gerekir. :)

Bu sorun, plak şirketlerinin yaptığı gibi üstünden atlanarak, yanından koşarak aşılacak bir sorun değil. Keşfedilmeyi bekleyen bir sürü yol var...dı. Yavaşa yavaş ortaya çıkmaya başladı.

1- BurnLounge. Aşağıda Myspace'ime gelen mesajları var. (Şimdilik Türkçe'ye çeviremeyeceğim, af)

Hey there, My name is Paul.

I'm messaging you because you are part of the Canadian music scene... a musician, a label owner, a distributor, producer, or even a fan.


A very exciting development is afoot that I wanted to tell you about. A new music service is launching in Canada very soon. It's called BurnLounge - it's a revolutionary concept in music retail. The best way I can summarize it to you right now is this...

MySpace + iTunes + eBay = BurnLounge.


For instance: Artists can sell their music from their own BurnLounge store, earning the highest royalties in the industry. (BurnLounge is the simplest, most cost effective, turnkey digital music e-commerce solution out there.)
Fans win, too: as a music fan, you can earn rewards (including cash) for selling the music you love most. And think about it - you already "sell" music... when you hear a great new album, what is your first response? You tell your friends! NOW, you can get paid for that word-of-mouth advertising, which has been going on all along anyway.

BurnLounge enables Band - Fan business partnerships. It's a fan-powered, community based distribution model, and it's going to be open for all to enjoy. Opportunities for participation include everything from a free "hobby" membership to an "entrepreneur" membership, which gives you tools to make a career in the new landscape of digital distribution.
Those who are more business oriented (label owners, entrepeneurs, etc) will be interested to get in on the action early, as this is when the most significant oportunities for growth avail themselves.

Click on the link below for more info:

www.canadaburnlounge.net

Word of Mounth Marketing (WOMM). Sen arkadaşlarına beğendiğin bir şeyi tavsiye ettiğin için para kazanıyorsun. Amerika'da bir süredir devam ediyor. Türkiye'de de var. (Siesi vardı, unuttum şimdi). Bana ilk duyduğumda çok şerefsizce gelmişti. :) Arkadaşların üzerinden para kazanıyormuşsun, onları kandırıyormuşsun gibi. Halbuki, bu sisteme girdiğinde ilk kural, tanıdıklarına WOMM'cu olduğunu söyelemekmiş.

BurnLounge da bu mantıkla çalışacakmış. Dünyada ilk kez müzik sektörü için uygulandığından çok önemli bir gelişme. İlk olduğu için sakatlıkları var elbette. Mesela, bunun kesinlikle bedava olması gerek. Bir de, belli ki ilk çıkış 'en çok satanlar'la, 'pop müzik'le filan olacak. İleride, bu sistem yaygınlaştıkça, alt müzik türlerine de inecektir (umarım.) Ama, araştırılıp bulunan müzik, mesela dünya müziği veya deneysel müzik her zaman 'özel'liğini koruyacaktır değil mi? :)

2- We7.

If you had a choice wouldn't you prefer to have free legal and safe music downloads where the artists gets PAID?

This is what We7 is all about, giving you the choice of respecting the hard work of the artists and ensuring they get paid for their work so they can continue making great music and movies. But you continue to enjoy the benefits of free music downloads.

That's why, every time you download a music track or clip from We7 a payment will be made to the artist. We do this by allowing some of the best companies and brands to include their messages with the tracks you download free.

You listen to the message (10 seconds or less for Audio), brands pay for this privilege and we pay the artists, musicians, actors, filmmakers, comedians and bands.

Şarkı-video başlarında en fazla 10 saniyelik bir reklam dinliyorsunuz. (Bu reklamı sonradan çıkarabiliyorsun sanırım.) Önemli olan, sen şarkını bedava dinliyorsun, müzisyen/yapımcı parasını alıyor, şirketler reklamını yapıyor, aracı program/siteler para kazanıyor. Yine de şüpheliyim. Kısa süre sonra b.kunun çıkacağını düşündüğüm bir şey. Müzik parçaları bir reklam macrası olarak görülmeye başlarsa kulağımızın tadı pek kalmayabilir. Yine de, yukarıda bahsettiğim soruna bir çıkış yolu arayışıdır, aferindir.
via

Not: Yanlış anlaşılma olmasın. İnsanların ahlaki olarak geri gitmesine değil, teknolojinin hızla ileri gitmesinedir sağlanmasını istediğim uyum.

2 Mart 2007

Müzik Deniz'i Wordpress'te: Deniz'in Kulağı

Bu bloğu müziksel emellerim için kullanmaktan vazgeçmeye karar verdim. Ama bu emellerimin nihayete erdiği anlamına gelmiyor. Aksine her geçen gün çığmışçasına büyüyor, büyüyor... Yeni yeni gruplar keşfediliyor, konserlere gidiliyor. Ben bunları yazmadan nasıl durayım ama, lütfen anlayın.

Bu durumda yapılacak en iyi şeyin yeni bir blog açmak ve bu emellerimi orada gerçekleştirmek olduğuna karar verdim. Evet, Deniz'in Kulağı buradan çıkmış bir projedir. Kendini şöyle anlatır:

Deniz'in Kulağı, sadece Deniz'in zaten/şu ara/yepyeni kulak faaliyetlerini anlatır. Aynı kulak türüne malik diğer insanları da bilgilendirmeye gayret eder. Anlatırken hiçbir şeyi kafadan sallamaz ama yorumunu katar. Kendisi komiklik yapmayı sever. Bazen baysa da elinde değildir, mazur görülmelidir. Sadece kullandığı kaynakları değil, bu gruba nereden ulaştığını da 'via' bağlantısıyla vermeye özen gösterir. Bilgileri henüz Türkçe'ye çevrilmemiş grupların bilgilerini bizzat anadiline çevirir. Bu kulağın sahibi Deniz, de'leri da'ları ki'leri ayrı yazar, yazım kurallarının efendisidir. Siteye girip, bir süre kaldığı halde yorumlarını esirgeyenlerin adreslerini alır, gider döver. Yeni grup/şarkıcı keşiflerini paylaşanları hiç affetmez, alnının ortasından öper.

Ayakkabı işine kendimi iyice kaptırdığım düşünülürse, yakında Deniz'in Ayağı diye de bir blog açabilirim. Haberiniz olsun! (Fena fikir değilmiş ha.)

Bu arada. Evahalipisi'nin geri kalan 3 yazarı bloğu okumayı bile bıraktıkları için onları kınıyorum. Ama bir marka sorumlusu olarak suçu üzerime alıyor, onların bu siteyi yeterince benimsemelerini sağlayamadığımı düşünüyorum. (Hainler.)

Ama okuyanlar var, biliyorum. Bazıları yorum bile yazıyor, çok seviniyorum. Teşekkürler, teşekkürler...

Wordpress vs. Blogger

Son olarak şunu da söyleyeyim. Yeni bloğum için Wordpress'i tercih etmemin sebebi sadece değişiklik olsun diyedir. Yoksa Blogger'dan da memnunum sağolsun. Wordpress'i de yavaş yavaş öğreniyorum. Blogger'a göre artı yönleri kadar eksi yönleri de var elbette. En basitinden, harflerin boyutunu değiştiremiyorsunuz; değiştirmek için bir widget eklemeniz gerekiyor. Artı olarak, destek birimi müthiş hızlı çalışıyor ve gayet iyi yardımcı oluyorlar. Ben bazı işlerin içinden çıkamayınca (yardım menülerini de okuduğum halde) desteğe bir mail attım. Yaklaşık 2 dakika sonra cevap geldi -ve otomotik cevap filan değildi! Bir artı yön daha, farklı sayfalar oluşturabilmeniz. Yalnız ben sitenin html kodlarını bulamıyorum, bulduklarımın üzerinde oynayamıyorum, ona sinir oldum. Hadi bakalım.

25 Şubat 2007

Portecho


Bu grup dinlenir.

1 Mart'ta Ankara'ya geldiklerini öğrendim, heyecanlandım. Hemen yazayım dedim.

Grup Tan Tunçağ ve Deniz Cuylan'dan oluşuyor. Bu ikili 2005 yılında biraraya geliyor ve Portecho’yu kuruyor. Plak şirketi olarak ise Elec-Trip Records ile anlaşıyor. İlk albümleri Undertone'u Oğuz Kaplangı ile 2006 yılında kaydediyorlar. Gerek Londra barlarında, gerekse Rock'n Coke gibi festivallerde boy gösterip, uluslararası hayranlar ediniyorlar.

Burada Deniz Cuylan'a da bir göz atmak lazım. Zira kendisi 2003 yılında Telecine albümünü çıkaran Maya projesiyle tanınıyor. Groovy, electronica ve ve caz karışımıyla yurtiçi ve dışında pek çok popüler mekanda çalmışlığı var. Televizyona, filmlere, reklamlara, ayrıca Düsseldorf ve Moskova’da gerçekleşen defilelere müzik besteledi. 2004’te ilüstratör Sadi Güran’ın çizimleriyle bütünleşen Netame projesini tamamladı. Kendisi halen Tırtıllar adlı radyo programını sunuyor, alternatif yaşam-müzik dergisi ‘Bant’ın editörlüğünü yapıyor ve sık sık Stokholm’e giderek etnik-elektronik tarzda müzik yapan Play grubuyla albüm kaydediyor.

Portecho, genel olarak söylemek gerekirse, elektronik müzik yapıyorlar. Kendilerini ilk kez Bant Dergi aracılığıyla duydum. Deniz Cuylan ismi zaten dergiden yeterince tanıdık. Sonra, geçenlerde Dream TV'de kliplerini gördüm. Sympathy adlı şarkılarına, çok kaliteli bir klip çekmişler. Vokal çok başarılı, prodüksiyon kalitesi ise dünya standartlarında.

Bazı şarkılarını buradan dinleyebilirsiniz.

Bu siteleri şu anda yayında (İngilizce)
Bu siteleri de yakında geliyormuş.

Bu da klibi:



Kaynaklar: Bant Dergi, Ntvmsnbc

10 Şubat 2007

Gevende

Gevende, 2000 yılında Eskişehir'de kurulmuş, psychedelic folk türünde müzik yapan, çok sevimli elemanları olan bir grup. İsmini ben ilk kez 10. Roxy Müzik Günleri birinciliğiyle duydum. Tek bildiğim Eskişehir'den olduklarıydı. Çünkü o sene Ankaralı gruplardan birincilik bekliyorduk. (RUJ üçüncü olmuştu yanlış hatırlamıyorsam.) İsimleri ve yaptıkları müzik çok hoşuma gitmesine rağmen sonrasında çok takip etmedim. Meğer bu arada H2000, Zeytinli Rock, Barışa Rock festivallerinde ve daha birçok mekanda/ortamda boy gösterip hayran toplamışlar. Grup şu insanlardan oluşuyormuş: Ahmet K. Bilgiç (ses-gitar), Ömer Öztüyen (viola), C. Ömer Uygan (trompet), Okan Kaya (bas gitar- cümbüş- ses), Gökçe Gürçay (davul, tencere, tava, damacana).

Buyurun önce son zamanlarda (2 Şubat'tan itibaren) MTV Türkiye'de Exclusive olarak yayınlanan, Nayu adlı şarkıya çektikleri muhteşem klibi izleyelim:


"Ne diyor bunlar abidik gubidik" demeyin. Sözlerin tamamı tersten okunmuş. Klip de, albüm de daha çok yeni olduğu için sözlerini netten bulamadım. Bir manyak dinleyip hepsini yazabilir, tersine de çevirebilir tabi. (Mesela ben.) CD'sini henüz almadım. Son CD alışverişimde, mağazaya girişimden kasaya kadar elimdeydi. Son anda Replikas'ın Avaz'ını almaya karar verdim. Ama Gevende'nin de evime girmesi yakındır.

Sosyomat'ın Gevende sayfasındaki bu kişi, Gevende'nin Nayu şarkısı için MTV Türkiye'ye yaptığı açıklamayı paylaşmış:

"...1999-2000 yıllarında Eskişehir'de hepimiz öğrenciyken kurduğumuz grubumuz zamanla kendini geliştirdi. Şimdi birimiz hariç mezun olduk. Birçok uluslararası ve ulusal festivalde sahne aldık. 2003'ten itibaren kendi şarkılarımızı yapmaya başladık. Aranjmanını ilk yaptığımız şarkı Nayu oldu. Başta söz yoktu, enstrümantaldi. Sonra bu şarkının söze ihtiyacı olduğunu düşündük, bir boşluk vardı sözsüzken. Sözleri yazıp ilk kaydı yaptık bilgisayarımıza. Gerçekten berbat olmuştu. Sonra sözleri tersten okuyarak kaydettik ve işte şimdi oldu dedik. Şarkının atmosferini tamamlamıştı..."


Bayılıyorum kuralları olmayanlara!

Gevende'nin çok beğendiğim sitesi dışında bir de bloğu var. Tıklanmalı, gezilmeli.

Peki acaba Gevende ne demek? Gevende, özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde 'çalgıcı' anlamına gelen bir sözcük. Son gittiğim filmlerden biri olan Beynelmilel'de gevende neymiş, ne değilmiş çok güzel anlatılıyor.

Kapanışı Gevende'nin başka bir klibiyle yapalım. Aslında kısa film de sayılabilir. Samimi, kaliteli, bir o kadar da acıklı bir film olmuş.

5 Şubat 2007

Kulaklar Olgunlaşıyor

Böyle büyük bir kare formunu alıyor, sonra yanaklara doğru hareket edebilmeye başlıyorlar.

İyi ki olgunlaşmak böyle bir şey değil. Ne o öyle..? Çirkin.

Bir süredir dinlediğim müzik türünün giderek şekil değiştirmeye başladığını fark etmiştim. Kulaklarım beynime beynime giriyor, 'değişik bir şeyler istiyoruz artık, hep rock hep rock, arayışa gireceğiz şimdi vallahi' diyorlardı. Ancak beynimdeki müzik türleriyle ilgili bilgi birikimi artık kulaklarıma yetmiyordu.

Bir kavga bir gürültü! Sonunda ne oldu bilinmez. Ama bir şekilde algılarım başka türlere açıldı işte. Gerçi kapılar her zaman aralıktı.

Babamın uzun ud dinletileri sayesinde sağlam bir alaturka ve türkü bilgim (makam, nota bilgileri falan dahil); sonrasında nereden geldiğini bilemediğim bir rock sevgisiyle fena olmayan bir rock ve türevleri repertuarım (gitar mitar da çalarız icabında); iyi icra edilen her tarzda müziğe sonuna kadar açık olan kulaklarım sayesinde de caz, arabesk, deneysel, elektronic, psychdelic, blues topraklarında kiralık mülklerim olduğu doğrudur. Böyle bir karmaşada, birini dinlerken diğerini terk etmediğimi de belirtmem gerek.

Bunları böyle açık açık ilk kez burada söylüyorum sanırım. Zira 'hangi tarz müzikten hoşlanırsın' sorusuna 'iyi olan her şeyi dinlerim' diye cevap veren kulaksız insanlar gibi görünmek istemem, isteyemem. Bu soruya "genel ortalama rock'ı gösteriyor, ama..." diye başlayan cevaplarımı ise ancak karşı tarafın vakti ve ilgisi varsa veririm.

Buradan keşfettiğim gruplara bir geçiş yapıyorum. Aslında keşfetmek dememem gerek. Zira hepsi bizim bilgisayarda Yiğit'le ortak oluşturup büyüttüğümüz Müziğim isimli dosyadan çıktı. Bu dosyayı büyütmekte Yiğit'le şöyle bir farkımız vardır:

Ben bu dosyaya attığım her türlü şarkıyı/albümü/grubu nereden, ne zaman, kimden, nasıl bulduğumu bilir, şarkı isimlerinin Winamp'ta doğru görünmelerine kadar tek tek düzenler, bu arada dinlenmedik tek bir şarkı bırakmam. Yiğit ise, aradığı veya o an dinleyip sevdiği bir grubu/şarkıyı/albümü arkadaşından dolu bir mp3 CDsi halinde alır, içindeki bir albümü biliyorsa geri kalan on bir tanesini bilmeden Müziğim dosyasına atabilir. Bazen düzenler, bazen düzenlemez. Tamam, kabul ediyorum; benim saçma takıntılarımdan bulundurmaz bünyesinde, rahat yaşar.

Bende böyle bir 'dosyam düzenli olsun da, varsın vaktimi saçma sapan harcamış olayım' durumu olunca bu dosyaya dışarıdan giren her türlü yabancı nesneyi tek tek taradığım tahmin edilmiştir sanırım. Bu taramalar esnasında zehirli yılanlar gibi kıvrıla kıvrıla gelip kulaklarıma zehrini bırakan albümlere/sanatçılara/gruplara sıra geldi sonunda. İnanılmaz değil mi?

#1 Afro Celt Sound System


Birbirinden coğrafya ve iklim olarak çok farklı olan iki ayrı kıtanın, birbirlerinden çok farklı olduğunu düşündüğümüz, yüzlerce yıllık geçmişe sahip iki ayrı müziği biraraya gelirse ne olur? Hele ki bir de bunlardan biri uzun zamandır tüm dünyayı etkisine almış İngiliz müziğinin; diğeri ise şimdinin incelmiş zevk sahiplerine hitap eden Jazz ve Blues'un atalarıysa ne olur? Ben söyleyeyim, Afro Celt Sound System olur. Afrika müziği nere, kelt müziği nere diyorsanız bir dinleyin derim. Gaydayla Afrika davullarının bu kadar yakışacağını hiç tahmin etmezdim. Ne tahmin etmesi yahu, aklıma bile gelmezdi!



Yazının deamını okuken, bir yandan da ACSS dinleyelim. Youtube'dan biri, grubun ünü bir şarkısını- ki bence herkese tanıdık gelecek-, videosu için fon müziği olarak kullanmış. Klip değil,ama güzel bir seyirlik.



Bakalım Afro Celt Sound System kimmiş, neler yaparmış?

(Kaynaklar: Ekşi Sözlük'ten Halo adlı kullanıcı ve Real World Records'un bu sayfası)


"Afro Celt Sound System, 1992 yılında Simon Emmerson önderliğinde James McNally, Iarla Ó Lionáird ve Martin Russell tarafından kuruldu. Grubun diğer çekirdek elemanları Johnny Kalsi ve N'Faly Koyate ile birlikte birçok album ve konsere imza attılar.

Her ülkenin kendi geleneklerini ön plana çıkartacak şekilde çapraz kültürel melodileri, müzik kökenleri ile birleştiren akım, gün geçtikçe artan bir ilgi ile izleniyor. Global ritim çatısı altında toplanan bu tür müzikleri icra eden sayısız oluşum bulunuyor. Bunlardan sadece bir tanesi olan Afro Celts Sound System (Afrika-Kelt Ses Sistemi) grubu on yıldan beri geleneksel Batı Afrika müziği ile İrlanda folklor müziğini, modern dans melodileri ile birleştirip, eşsiz bir çapraz müziksel karışım sunuyor.


1995 yılında çıkarttıkları ilk albümleri Volume I: Sound Magic ile klişe, modası geçmiş müzik bariyerlerini yıkan grup, farklı kültürlerin müzik ile nasıl bütünleşebileceğini tüm dünyaya gösterdi. Anında ileri gelen etnik müzik festivallerinin- özellikle WOMAD festivali (World of Music and Dance)- vazgeçilmez bir parçası olan grup, bu yolda ilerlemeye çalışan diğer grupların önünü açmıştır. Bir dünya müziği konsepti üzerine yoğunlaşan grup, farklılıkları yok sayarak, müziği tek bir bütün olarak kutlamaktadır. Emi/Kent etiketi ile ülkemizde de çıkan beşinci çalışmaları Volume V: Anatomic, yıllardan beri dünya müzisyenleri arasında süregelen saygın işbirliğine devam ediyor.

Batının sınır tanımayan stüdyo imkânları çerçevesinde, modern elektronik müziği, İrlanda flütleri, vurmalı çalgılar, Afrika’nın koras’ı (21 telli batı afrika’ya ait arp’a benzeyen, dikey çalınan bir enstrüman), klasik İskoç gaydası, Yunan buzukisi,İrlanda uilleann’ı (sağ kolun basıncı ile oturarak çalınan, içine üflenmeyen irlanda gaydası) ve nyatiti’ni (batı kenya’da lou kabilesi tarafından kullanılan 8 telli lir) gibi geleneksel enstrümanlar ile birleştiren grup, keyif veren bir sentez oluşturuyor.

Albüm satışları dünyada 1.2 milyondan fazla olan grup Hotel Rwanda ve Stigmata gibi filmlerin müziklerini de yaptılar. Ayrıca iki kez Grammy'ye aday gösterilen grup, WOMAD gibi başka birçok etkinliğe de katıldı."

Bende (daha doğrusu Müziğim dosyasında) Volume I ve Volume II albümleri var. İki gündür Afrikalı - İrlandalı oldum. Last Fm'in söylediğine göre tazları electronic- world- experimental- african- celtic kıvamında.
(Fotoğraflar, yazılar vs. yi toplayıp bir araya getirmek için uğraştım biraz. Çünkü nette, özellikle Türkçe sayfalarda, haklarında pek fazla bilgi bulunmuyor. Ulaştığım ve kullandığım bütün kaynaklarına yukarıda bağlantı yaptım. Bir de Deppo diye bir sitede 15 liraya satılıyordu albümleri -normalde 35-40 lira. 'Yok yetmedi, azıcık daha bakayım'lar buraya da tıklayabilir.)

#2 Darmadar


Bu grup hakkında çok az İngilizce kaynak var, hatta galiba yok. Başlığa tıkladığınızda da İtalyanca sitesi çıkıyor zaten. Bu nedenle bunların bir İtalyan grubu olduğu ve Buddha Bar'la bir alakaları olduğundan başka bir bilgim yok malesef. Eh, ona da bilgi derseniz.

Darmadar'ı, yine Müziğim dosyamızdaki, Chill Out in Paris isimli bir albümden buldum. Sonrasında yaptığım minik araştırma sonucu bu albümün bir çok volume'ü olduğunu, Buddha Bar'la bir ilişkisi olduğunu ve Darmadar'ın bu toplamanın ikinci volume'ünde (solda) bulunduğunu öğrendim.

İşte bu albümde Darmadar'ın Meu Deus isimli bir şarkısı var ki, müthiş. Bunun dışında bulabildiğim birkaç şarkısını daha dinledim, onlar da çok güzel. Artık uluslararasına açılsalar, buralara gelseler de ben de haklarında bir şeyler bulacağım diye bu kadar uğraşmasam. bari İngilizce bir site yapın, değil mi? Merak etmeyin, sitelerden bulduğum e-mail adreslerine mail attım. Cevap gelirse buradan sizinle paylaşırım.

Son olarak grubun
YAUSDEI isimli bir albümü var. Ayrıca Darmadar, Afganistan'da bir yer. Oranın iklim bilgileri falan var elimde isterseniz. Ehe eh.