film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2011

Dönersen Islık Çal: Şeker Kutusu



Bundan seneler önce TRT 1'de yanı başımda Berfu ile izlediğim sonrasında hiçbir yerde bulamadığım "Dönerden Islık Çal" ruhumda yer etmiş olacak ki bir umut online var mıdır diye arattım yine filmi. (Senelerdir hiçbir şekilde bulamadığım bu filmi youtube a koyan sinemasever arkadaşa buradan selamı çakarım.)

Bir cüce ve bir travestinin arkadaşlıkları...

Dönersen Islık Çal bir dostluk filmidir. Hem de kör göze parmak, yeni nesil dostluk filmlerinden değil. Belki de normal koşullarda hiç yanyana gelmeyecek iki insanın dostluklarını anlatır. Sadece anlatmakla kalmaz bir de sorgulatır bize dostlukları. Tesadüfi bir başlangıçtır onların yaşadıkları. Kırgınlık, kızgınlık kalmadan tekrar geri dönmeleri gösterir... Fikret Kuşkan'ın travesti rolü ile gönüllerde taht kurduğu ve Mevlüt Demiryay'ın barmen bir cüce (küçük adam) rolünü oynadığı filmdir Dönersen Islık Çal. Demiryay öyle güzel cüce rolü yapmıştır ki, filmde söylediği sözlerle etkilemiştir bizleri... En beklenmedik anda şöyle demiştir mesela:

"Şimdi yönetmen Memduh Bey... Biraz sonra da Boy Profesörü Ahmet Bey... İnsanları kandırıyorsunuz. Artık boyumun uzamasını istemiyorum. Cüce olan ben değil sizsiniz."

Herkesin kendisine ait gizlileri olduğunu anlatır filmin başka bir kısmı... Açılmaması gereken bir kapı vardır. Oturur düşünürsüzün üzerine, kendi gizliniz nedir diye. Kendinizle barışmanız gerektiğini öğrenirsiniz, "boyunun uzayacağı yok istersen aklını uzat" dendiği sahnede. 1990'ların en karanlık hallerini anlatan bir buhran filmidir Dönersen Islık Çal. Dönemin Istanbul'unu ve insanlarını anlatır. Bir travestiye ve cüce'ye olan davranışları gösterir. Ufak gülümsemeler yaratır izleyicinin yüzünde arada. TRT'deki haber müziği ile mesela çocukluğunuza dönersiniz. Aklınıza TRT'nin günlük programını bitirdiği o siyah-beyaz ekranlı sahne gelir.

Cam cama can cana diye içilir rakılar bu filmde...

Ya da aşağılanmış ve travesti dostundan kötü sözler işitmiş bir barmen-cüce, çocukluğumuzun en dramatik tekerlemelerinden birini söyler bu filmde. Onun o yavaş yavaş ve tezat bir şekilde huzurlu sesi ile söylediği tekerlemeyi tekrar dinleyince bir çocukluk tekerlemesinin altında nelerin yattığını sorgularsınız siz de:

Üşüdüm üşüdüm
Daldan elma düşürdüm
Elmamı yediler
Bana cüce dediler
Cücelikten çıktım
Anneme gittim
Annem pilav pişirmiş
İçine cüce düşürmüş
Bu cüceyi ne yapmalı
Minareden atmalı
Minarede bir kuş var
Kanadında gümüş var...

Filmin ilk sahnesindeki cümleler içinizi ürpertir... Duramazsınız da.. Sonra gelecekleri bilmenize rağmen tekrar izlersiniz. Arkada çalan ufak türküler takılır aklınıza. Herkes yalnızdır da aslında ama arada oluşan ikili ilişkiler dikkat çeker. Derya Alabora orospu'yu canlandırır. Menderes Samancılar'ın travesti ile olan arkadaşlığı farklıdır. Yalnız bir ev sahibi temizlikçisi ile yalnızlık oynu oynar.

...ve Fikret Kuşkan'ın şalını arkaya doğru atıp yürüdüğü sahne kalır akıllarda geriye...



Ufak bir not:
Dönemin Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla çekilmiş olan filmin DVD'si ya da herhangi bir kaydı bildiğim kadarıyla satılmıyor. Bu yüzden de youtube'taki televizyon çekimi ile yetinmek durumunda kalıyor insan. Ancak hiç yoktan iyidir! İyi seyirler olsun Şeker Kutuları.



16 Şubat 2010

Değişmeyen Tek Şey


“…Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaska’dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz.”


diyor* Alexander Supertramp.

(...)
Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
Ölümdür biraz hep aynı yatakta
Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
Soluk soluğa yaşamalı insan
Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
Ve cehenneme dönse de bir ömür
Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün
(...)


diyor** Ahmet Telli.

Hayır yani, ben söyleyeyim de sonradan demedi demeyin.

* Tam istediğim yeri alıntılayan buradan alıntıladım. Film Into the Wild.
** Soluk Soluğa I

2 Kasım 2009

Water: (Gurum Gandhiji)



Afrika'ya gitmek istiyorum mesela... Safari'ye katılmak adına değil de saçma gelecek belki ama "insani yardım" adı altında bir organizasyonla giderek bir şeyler yapmak, yaptığını sanmak... Çocuklara ders anlatmak ya da yol yapımına yardım etmek, temiz su sağlamak, hastalıklardan korunmaları için aşılar yapmak.... Yapmak da yapmak..

Bir de Hindistan'a gitmek istiyorum. Oraya gitmeyi istemem biraz da kendimi düşündüğümden aslında. Bir Guru ile oturup bugün de hava epey kapalı be guru, sence de yağmur yağar mı? diye sormak istiyorum mesela. Ya da gene insani yardım adı altında Hindistan'ın hayati sorunlarına el atmak, elimin altından geldiği kadar yardım etmek istiyorum. Benim elimin altından çok şey gelir ya zaten.

Oturup Water adlı filmi izleyip ağlamak yetmiyor bazen. Hindistan'da dulların yaşamını anlatan bir film. 2001 yılında yapılan nüfus sayımına göre Hindistan'da 34 milyon dul varmış misal. Water adlı filmde onların hayatını anlatan sosyal içerikli bir film. Slumdog Milyoner'in müziklerini yapan A. Rahman bu filmde de karşımıza çıkıyor. 34 milyon dul olsa ne olacak diye düşünebilir insan ancak Türkiye'de nüfus kağıdımızda dul ibaresi yazdığı senelerde Hindistan'daki dullar bir manastıra kapatılıyorlarmış. Beşik kertmesi mantığı onlarda da mevcut. Bu yüzden 9 yaşında dul kalan kızlar bile manastıra kapatılmışlar.

Hint kutsal kitaplarına göre dul kalmış bir kadının kocası öldükten sonra yarısı ölmüş demektir. Bu koşullar altında kadının 3 seçeneği vardır.
1) Kendisini kocasının cenazesinde öldürebilir
2) Kocasının ailesi izin verirse en genç erkek çocukları ile evlenebilir
3) Kendi kendini reddetme (self-denial: feragat). (üçüncü seçenek manastıra kapanmak olsa gerek.

Thanks to Gandi: 1947 yılında Hindistan'ı İngiliz sömürgesi olmaktan kurtaran Gandi kadın haklarına da önem veren bir insan. Aslında kadın haklarına ekstra önem vermiyor kadınları gün ışığına çıkarıyor. Gandi'ye göre kadın ve erkek aynı değil ancak eşittir (Women and men are equal but not identical). Bir kadın zeka olarak, mental olarak ve ruhsal/tinsel olarak bir erkekle çok kolay aşık atabilir diyor Gandhiji. Fiziksel durumları siktir et der kısaca.

Düşünüyorum da insani yardım adı altında bir şeyler yapayım diye bas bas bağırmamın nedenini yine Gandi'nin bir sözü ile açıklayabilirim. Kendisi sosyal fedakarlıkların ve hizmetlerin allahubukelamun'un katında büyük yeri olduğunu söylemiştir. Hatta bu işi insanın doğasına bağlayarak service has to be performed for self-fulfillment der Gurum Gandi.

Gandi'nin doğumgününde yazdığım bir yazıda buradadır.

9 Ekim 2009

Until the End of the World

Hollywood-Bollywood hastası değilseniz ve arada Alman, Fransız, İspanyol filmleri izleyebilen bir bünyeniz varsa Deniz'in bir önceki yazıda bahsettiği Wings of Desire adlı filmden önce ya da sonra izlenmesi gereken ikinci film Until the End of the World'dür (Bis ans Ende der Welt). IMDB manyağı filme 6.6 puan değer biçmiş, hah biz onların 7.8 dediği filmleri de biliyoruz zaten. Film fazlasıyla eleştirilmiş ve beğenilmeyen yanları olmuş. Ben buna ancak ağzının tadını bilmeyen eleştirmenler çıkmış piyasada vık vık konuşuyor derim.

Until the End ofthe World öyle hap gibi bir şey değildir. Yavaş yavaş, sindire sindire izlenmesi gerekir. Modunuzu izlemek için ayarlamanız her şeyin ötesinde önemlidir. Sonuçta Western filmi değildir kendisi. Bir süre sonra filmi müzikleri için de izlemeye başlarsınız. Hatta Wim Wenders gözümde Almanların hası olmuş ve soundrack'te R.E.M'i, U2'yu, Talking Heads'i dinletiştir. 1991 yapımı olan film 1999'da Hindistan'ın nükleer bir satalayt'ı düşürmesi konusuyla başlar. Aslında gariptir ki bu ön bilgi filmin hiçbir noktasını anlatmaz. 3cd'lik uzunca bir filmde istemediğiniz kadar dünyadan mekan görüp, garip hayatlarla karşılaşabilirsiniz. Wim Wenders filmi 5 saat yapmak isteyerek bütün hikayeyi anlatmak istemiştir ancak yapımcı filmi keserek 2.5-3 saat arasına sıkıştırmıştır. Şu an filmin üç ayrı versiyonu bulunmaktadır. Eğer 5 saatlik halini izlemek istiyorsanız sanırım İtalyan versiyonunu izlemeniz gerekiyor.
Filmin bir noktasında ağlarsınız belki de. Niye bilmem Wim Wenders'ın hangi filmini izlesem hık hık diye ağlayasım geliyor benim. Hatta gözyaşlarımı tutamıyorum bile. Dün gece de kuzenlerle içtikten sonra felaket yalnız kalmak istedim aslında ama arkadaşım S. bırakmadı bir türlü, yapıştı yakama. Sonuç Kızılay'da yürümeye başlamamız oldu. Bir noktasında kulaklıkları çıkarıp Until the End of the World'ün soundtrack'lerini dinlemeye başladım. Hava karanlık, gece olmuş çoktan... Dünya bir garip geldi bu müzikler eşliğinde... Nasıl tanımlasam? Eksik!
Hani hep bize öğretmişler ya: önce okuyacaksın, sonra üniversiteyi bitirirken birisini bulacaksın-o ara bulamazsan iyi adamlar kapılır- sonra iş bulacaksın, işin ilk senesinin sonunda da evleneceksin. Evlenip bir de çocuk koydun mu ortaya ohh daha ne istersin? Ne isterim(iz). Yok öyle bir hayat tarzı bende. Yani tabi ki de mavi bir gezegende yaşamayı falan düşünmüyorum. Dünya'da olduğumun da gayet farkındayım ama adam yok olum piyasada, kalmamış. Hepsinin bir marazı var anasını satayım. Annemi dinleseydim eğer 2. sınıftaki birlikteliğimi hiç bitirmezdim. Salaklık işte, nereden bileceksin iyilerin kapılacağını?
Ama bazen de düşünüyorum, eğer bu kurduğum mantık hatunlar için de geçerliyse o zaman ben de çürüğüm len, ben de evde kalmadım mı sanki? Bazen de diyorum filmdeki Claire Tourneur gibi olmak istiyorum ben diye. Peşinden gitmek her şeyin, istediğini yapmak, dünyanın sonuna kadar hayatı yakalamak, yakaladığını sanmak... Bazen ise Sam Farber (William Hurt oynuyor onu) gibi olsam diyorum... Bir idealim olsa, birileri için bir şeyler yapsam. Arada aşk beni bulsa, ben kaçsam, sonra tekrar bulsa...

(Bu gentlemen gibi olmak istemiyorum ama.. yok istemiyorum)


Benim gibi çok kolay aşık olduğunuzu sanıyorsanız işiniz daha da zor oluyor. Ama aşk güzel bir vaka yahu! Gerisini siktir edin..

4 Ekim 2009

Berlin'in Gökyüzü*


Bir kez olsun ciddi olmalı.

Çok yalnızdım ama hiç tek başıma yaşamadım.
Biriyle olduğumda genelde memnundum ama bunu hep bir tesadüf sandım;
bu insanlar benim ailemdi ama başkaları da olabilirdi.
Neden o kahverengi gözleri olan kardeşimdi de şu karşıda öylece duran yeşil gözlü adam değil?
Taksi şöforünün kızı benim arkadaşımdı ama yerine kollarımı bir atın boynuna da dolayabilirdim öyle değil mi?
Bir erkekle birlikteydim hatta aşıktım ama onu aniden terk edip o anda sokakta karşıdan gelen yabancı bir erkekle de kaçabilirdim.

Bana ister bak ister bakma, ister elini ver ister verme.
Hayır bana elini verme, uzaklaştır bakışlarını!

Sanırım bugün yeni ay var;
gece pek sakin değil. Yine de şehirde hiç kan akmayacak.

Ben hiç kimseyle oynamadım,
buna rağmen hiçbir zaman gözlerimi açıp şöyle de demedim;

İşte şimdi ciddi
.
Nihayet ciddileşiyor.

Böylece yaşlandım işte.
Yalnız ve ciddi değildiler, zaten zaman ciddiyetsizdir.
Hiç yalnız kalmadım, ne tek başımayken ne de biriyle birlikteyken.
Aslında artık yalnız olmak isterdim,
çünkü yalnızlık
artık bir bütün olmak
demektir.

Artık bunu söyleyebilirim;
bu gece işte, ben de nihayet yalnızım!
Tesadüfler artık bitmeli.
Yeni ay, karar vermenin 'yeni ay'ı.
Yazgı diye bir şey var mı bilmiyorum ama karar vermek diye bir şey var,
karar ver!
Bak biz 'zaman'ız şimdi;
sadece bütün şehir değil, bütün dünya bizim bu önemli kararımızın parçası.

İkimiz iki kişi olmaktan da öteyiz; bir şeyleri oluşturuyoruz.
Seninle halkın yerinde oturuyoruz
ve meydan bizimle aynı dilekleri paylaşan bir sürü insanla dolu.
Oyunun kurallarını biz belirliyoruz.

Ama şimdi sıra sende,
oyun sende,
ya şimdi ya da asla!

Bana ihtiyacın var, bana ihtiyacın olacak.
Bu, ikimizin hikayesinden daha büyük bir hikaye;
bu erkeğin ve kadının hikayesi;
bu devlerin hikayesi olacak!
Bu görünmez ama aktarılabilen yeni bir neslin hikayesi olacak.

Bak, gözlerime bak! Onlar zorunluluğun resmidir.
Buradakilerin geleceğinin resmi...

Dün gece rüyamda o yabancıyı gördüm.
Yani kocamı.
Ben bir tek onunla yalnız olabilirim,
sadece onun için alabildiğine açık olabilirim.
Bütün olarak içime alabilirim onu,
onu paylaşılan mutluluğun labirentiyle sarmalayabilirim.

Biliyorum.
O sensin...
* Wim Wenders'ın bu muhteşem filminin orijinal adı: Der Himmel Über Berlin. Başlık bana ait. 'Gökyüzü' kelimesinin takı kabul etmez, içeriğine birebir uyan özgürlüğüne bayıldığım malum.

** Filmin benim için en vurucu repliğinin hazır yazılmış halini şurada bulmak çok güzel oldu. Fakat bence bu bir şiirdir, bu nedenle ona göre bazı noktalama işaretleri, düzeltmeler ve boşluklar ekledim naçizane. Açıkçası Türkçe çevirisinin pek iyi olduğunu düşünmüyorum ama derin içerik daha önemli olduğundan yayınladım yine de.

***Filmi bana uzun zaman önce öneren Beyza'ya teşekkürü bir borç bilirim. Biraz ağır bir film, İngilizce altyazılı izleyince biraz daha ağır oluyor hatta. "Aşka dair replikleri en derin olan film" sıralamamda birinciliği Before Sunset ile paylaşacaklar artık. Özellikle şiir sevenlere şiddetle tavsiyemdir.

**** Şurada da yazdığı gibi; kamera şiir ritminde hareket ediyor. İzleyin, şiiri seyredin…

3 Temmuz 2009

Dark City



Kunil miyim neyim? Hava çok sıcak ve ben serinleyemiyorum, duş almak sadece 10 dakka fark ettiriyor… Kafayı yeme modunda tez yazmaya gayret ediyorum. Neyse efendim, işte bunaldığım bir arada Dark City adlı filmden bazı kesitler izledim. Arada yaparım böyle. Birkaç film vardır sürekli evire çevire izlediğim onlardan birisi kendisi. Diğer aklıma gelenler Pulp Fiction ve Amelie… Tabi ki de bir Almadovar ya da Wim Wenders havası beklemeyin bu filmden. Öyle Avrupa filmlerine adaylığı falan da istemiyor zaten ama…

Bu Dark City türünün ilk örneklerinden bence, izlerken vay anasını be adamlar ne yapmışlar dediğiniz bir film. 1998 yapımı Alex Proyas imzalı bir film, çok daha eski zannediyordum aslında. (The Crow'un yönetmeniymiş bu arada Proyas. Oda güzeldi be yaw) Matrix tadında filmlerin atası olabilir kendisi. Hatta atasıdır bence. Filmdeki kahramanımız John Murdock bir gün uyanır bir de bakar ki hafıza namına bir nane yok. Ulen ne oluyor bana hesabı dolanmaya başlar. İşte bu fotoğrafta gördüğünüz kel kafalı tipler ise insan ırkının nasıl işlediğini, onların ruhlarını anlayabilmek adına bir grup insan üzerinde deney uygulayan bir ırktır. Deneyi uyguladıkları yer ise iki kaş arasında kalan bölgedir. Bu malların içinden de bir tip çıkıp “olum biz ruhu beyinde arıyoruz ama la ya ruh ayaktaysa” dememiştir. Mal bir ırk işte diyorum size. Sorgulama sıfır, varsa yoksa telepatik güçler…

Filmde şu yukarıda gördüğünüz ana karakter mallar (ki karizma 1500dür) bir insanı alıp hafızasını silip yeni bilgiler depolarlar bünyeye. Mesela katil olduğuna dair bilgileri bünyeye şırınga edince adamın bir daha cinayet işleyip işlemeyeceğine bakarlar. Murdockta onların deneylerinden biridir efendim ancak bilmem kaçıncı hafıza silme esnasında bir sıkıntı olur ve bu kel kafalı ibişler “anam anam bu adamı durdurmalıyız” şeklinde piyasaya dökülür. Konu bu, devamını izleyin görün derim…

Aslında böyle bir teknoloji olsa kesinlikle bilim insanları bu tip deneyler yapmaya başlarlar yahu. (Bakınız bi deney vardı, hatta Das Experiment adlı film de o deneye dayanıyordu. Gardiyanlar ve mahkumlarla ilgili. İnsanları alıp sen gardiyansın, sen de mahkûm diyerek bir hapishaneye koyup sonrasında iki grubun da biçilen rollere kendilerini nasıl kaptırdıklarını anlatıyordu sanırım. Sonra gelsin şiddet, gelsin ölümler.. Bu gerçek bir deney ha bu arada. Das Experiment filmi de bu deneyi alıp film haline getirmiş). Neyse sonuç olarak biz deneylerle baya bir sınırları zorluyoruz aslında. İyi olduğu noktalar tabi ki de mevcut ancak bir de Dark City’de olduğu gibi bizi balık yapacak deneyler ortaya çıkarsa sıkıntı olur diye düşünmekteyim.

13 Haziran 2009

Dünyanın En Güzel Yeri

İşbu yazı, Hollanda'da yaşayan Berfuma ve Kanada'daki Ablama ithaf edilmiştir.

Bu sabah serviste gelirken yine müzik dinliyor ve gözlerimi kapatmış uykuma devam etmeye çalışıyordum. Mp3 çalarımda, son birkaç aydır durmadan dinlediğim, senelerdir bildiğim halde sanki yeni keşfettiğim Kardeş Türküler albümleri vardı. Bu sürekli dinleme durumu öyle bir hal aldı ki, tam da Yiğit'in dalga geçeceği şekilde aletteki tüm müzikleri sildim ve dönüp dönüp Denize Yakılan Türkü, Dargın Mahkum, Çeşm-i Siyahım, Bugün Güzellerin Şahını Gördüm, Asfur, Evvelim Sen Oldun, Duzgin Bavo, Kerwane ve daha ne türkülere kaptırdım kendimi.

Ben müzik konusunda çok fenayım. Yapılan müzikle frekansı bir kez yakaladım mı, bir süre ondan başka her şey yavan gelir. Bazen herkesin on üzerinden bir verdiği, bögh dediği albümlerle bile yaşıyorum bazen bu durumu. Çözemediğim bir bam telim var, vuran olursa uzun süre tınlıyor. Yani, bir doyma noktası var, o noktaya kadar dinlemek zorundayım, çarem yok. Yol bitti diye üzülmeler, eve gidip kanepeye uzanıp kulaklıklar kulağımda, yemeden içmeden, bütün akşam dinlemeye devam etmeler filan. Zor bir dönem oluyor aslında. Bu durumu yaşadığım grupları, albümleri de hatırlarım: A Perfect Circle (Thirteenth Step) İhtiyaç Molası (1,5 Tanem) Vega (Tatlı Sert) genel olarak Beatles, Sakin (Hayat) falan filan. (Sakin'in bana yaşattığı duyguyu, inanılmaz susadığım bir anda içtiğim bir bardak su gibi anlatabilirim sadece.) Vazgeçtim, hepsini hatırlamıyormuşum, ehe. Yahu, ben hepsine böyle uzun sürelerde doyabileceksem ömrüm benim frekansımdan çalan grupların hepsini birden dinlemeye yetmeyecek, ben söyleyeyim.

Başa döneyim, konuyu kaçırmayayım. Yine bir Cumartesi günü sabahın yedi buçuğunda işe gidiyor olmakla ilgili içimden çok güzel şeyler söyleyerek servise bindim. Fakat bu yol aynı zamanda, Kardeş Türkülerin, iş yerindeki bir arkadaştan yeni aldığım Vizontele albümünü döndüre döndüre dinleme fırsatıydı. Hemen çıkardım aletimi, ittirdim düğmesini, döndürdüm tekerleğini ve bakalım ne olacak diye beklemeye başladım. (ehe) Leyla ile çok sevdiğim bu filmin eğlenceli sahnelerini hatırlayıp, koltuğumda gizli gizli zıpladıktan sonra, rastgele seçeneği sağolsun, Ağırlama 1 ile, bir Altan Erkekli sesi pat diye mevzuuya girdi:

"İnsan memleketini niye sever?
Başka çaresi yoktur da ondan.
Ama, biz biliriz ki, bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı, orayı sevmektir.
Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir.
Ama, dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir."
İlk cümleler için kurduğum empati bir yana, şu son iki cümlenin güzelliği, yalınlığı, naifliği yüreğimi kabartmaya, gözlerimi yaşartmaya yetti. Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Kendini kandırmaca değil bu, dünyanın en güzel yerinin öznelliğini hatırlama. Ama, babamın yaptığı gibi durmadan ne kadar çok sevdiğini, nasıl da süper olduğunu anlatarak değil, gerçekten seversen, dünyanın en güzel yerine kavuşmuş olursun. İlla kendi memleketini değil, çok başka bir yeri de sevebilirsin, asıl nokta sevmek burada. Ama, dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir. Bu kadar basit. (Sevdiğim yer zaten dünyanın en güzel yeri oluyorsa, dünyanın en güzel yerini sevmemem gibi bir şey mümkün mü? diye sordum. "İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan" cümlelerine geri döndüm.)

Ben çok etkilendim. Sadece içerik değil, ahenk ve söz estetiği (diye bir şey varsa) de çarptı. Böyle güzellikleri paylaşmak gerek, paylaştım ben de. Bu aralar Berfu ve ablamın çok mutllu olmadıklarını, bu mutsuzluklarının da bulundukları memleketle alakalı olduğunu hissettiğimden; kendime de İstanbul'u rüyalarımda görüp Ankara'ya bok atmayı bunca hızlandırma nedenimin, yaşadıklarımın tüm sorumluluğunu bir şehre yüklemenin rahatlığına bırakmak olduğunu itiraf ettiğimden olsa gerek -paylaştım ben de.

Bu yazıyı, içerikle ilintili, çok sevdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrası ile bitirmek isterim efendim. Görüşmek üzere. Buyrun:

Bir gün iki adam gelip Nasrettin Hoca'ya sormuş:
- Hoca, dünyanın merkezi neresidir?
- Eşeğimin bastığı yerdir, demiş hoca hiç düşünmeden.
Karşısındakiler hem gülmüşler, hem şaşırmışlar:
- Nereden biliyorsun ki?
- İnanmıyorsanız ölçün

21 Mayıs 2009

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Dün akşam hastası olduğum program 5N 1K'da, Cüneyt Özdemir, Anadolu'nun Kayıp Şarkıları adlı belgeselin Cannes'daki gösteriminin ardından yönetmen Nezih Ünen'le deniz kenarında bir röportaj yaptı. Bu belgeselden daha önce haberim olmamıştı. Kanepeye uzanıp 'bakalım neymiş' lakayitliğinde ortasından izlemeye başladım. Röportajın ortalarına doğru şöyle bir doğruldum, bitmesine yakın internet başına gitmek için ayağa kalkmıştım.

Nezih Ünen'in sürekli belirttiği gibi, belgeselin konusunu anlattığınızda herkes "hmm hmm" deyip geçebilir. Zira konu, Anadolu'nun ücra köşelerindeki özgünlüğü koruyan köylere gidip, 'kayıp şarkıları' kayda almak. Sizin de 'ya ya' diyip geçecek olduğunuzu tahmin eder gibiyim. Fakat durum farklı, hem öyle böyle değil. Programda ucundan gösterilen /dinletilen kısımları bile o kadar muazzam ki, "hemen, şimdi izlemeliyim" sabırsızlığına girebiliyorsunuz.

Kayıtları şenlendiren "Nezih Ünen Group"un (konser grubu) kimlerden oluştuğunu da hemen aşağıya yazdıktan sonra belgeselin sitesinden snopsisi de bir aşağısında paylaşayım:

Alp Ersönmez : Bas
Mert Önal : Davul

Sarp Maden : Gitar

Serhat Ersöz : Keyboard
Osman Aktaş : Kaval
İzzet Kızıl : Perküsyon

Nezih Ünen : Saksofon, keyboard


Antik kültürleri, imparatorlukları, mitolojileri ve yaşanmış görkemiyle dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu’nun 10 binyılı aşan bir geçmişten kalma egzotik mekanları ve insanları arasında yaşanan bir müzikal yolculuk.


Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, bir müzikal-balgesel olarak belki de türünün ilk örneği: Anadolu halkının kendi mekanında ve provasız kaydedilen otantik performansları, 20 benzersiz şarkı halinde yeniden düzenlenirken bazıları ise orijinal halinde bırakıldı.


Bu yolculuk, müzik ve kültürün nasıl olup da hayat, coğrafya ve çalışma ortamından türediğini gözler önüne sererken, Anadolu’nun zengin kültürleri de müzik, dans ve ritüeller temelinde keşfediliyor. Bu insanları saran ve yaşam biçimlerini etkileyen büyüleyici çevre de filmin şiirsel anlatımına katkıda bulunuyor.


Müzikal -belgeselde bir de, gittikleri ortamlardaki doğal seslerden montajlanarak oluşturulmuş bir şarkı var ki, ahh. Cüneyt Özdemir sorusunu sormaya başladığı anda "len bu Dancer in the Dark'taki aklımdan çıkmayan fabrika sahnesi gibi mi acaba" diye düşünmeme kalmadan Nezih Ünen aynı filmden bahsetti. Yalnız, filmde, fabrikadaki seslerden oluşturulmuş müzik bir kurgu ile elde edilmişti elbette. Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'nda ise, filmden sonra ellerindeki malzemelerden çıkarılmış bir şarkı söz konusu. Sadece ucunu dinlemek bile çalışmanın ne kadar heyecan uyandırıcı olduğunu gösteriyor.

Daha önce bahsettiğim Futuristika'da da Özkan Şahin vermiş haberi. Bir yıldan fazla olmuş hatta ama kaçmış işte gözden. Buradan siz kaçırmayın bari. Film, biraz gecikme ile, sonbaharda vizyonda imiş. "Sonbaharı hiç bu kadar beklememiştim."

7 Nisan 2009

Akşam Planı

Bu akşam G-mailime Beyza'dan bir mail geldi ve aşağıdaki yazışma ortaya çıktı. Bakınız biz blog semaları dışında nasıl kuzenleriz, ehe. Böyle beş dakikada yapılan keyif planlarının hastasıyım. O sırada tek amacı saati 18:30 yapmak olan Deniz'in cıvıklıkları ve daha çok evde duruyormuş gibi görünen ama emin olun bu ara Deniz'den çok daha yoğun olan Beyza'nın ciddiyeti tüm çıplaklığıyla karşınızda..! Diyalogdan sonra altta bir de terimler sözlüğü ekledim, lazım olabilir.

Beyza:
Akşam eve mi geçeceksin kuzi direk?


Deniz:
Yes I will kuzim. Would you like to join?


Beyza:
Senin buzluğu (1) açıp akşam yemeği hazırlasam mı :)
Fasulya yimeği mesela? Soğan var mı sende ve salça..
Gerisi buzluktan çıkardığım bi şeyle yapılır.


Deniz:
Hehe ne güzel lan :)

Buzlukta en önde kurutulmuş yeşil fasulye (2) var. Onu suda haşladıktan sonra yağda sovanlan kavuruyorsun. Üzerine de sarmısaklı yoğurt, mmmm :) Ama evde yoğurt yok.

Başka da fasulye namına bir şey yok bildiğim kadarıyle. Ama don köfte var bol bol. Çözülmesini beklemeden tavada pişebilme özelliğine sahipler kendileri. Sonracığıma, donmuş domatesler var sos yapmalık (makarnaya karar verirsen deyu söylüyorum.) Onu da kaynar suyun içine attın mı hemen kabukları açılıyor ve doğranmaya müsait hale geliyor. Mmm :)

Salça var, soğan var. Nutella yok. Çilek reçeli var. Ruffles var. Maydonoz var. Yoğurt yok. (3)


Beyza:
Aaa unut kuzi unut.. Akşam işim var yahu evde..
Unuttum tamamen..
Sonra yaparız muck.

Deniz:
Pis.

"Ladri di biciclette" filmini izleriz diye hayaller kurmaya başlamıştım ben.
IMDB'de 21.232 kişiden ortalama 8.4 puan almış. Bu ne demek biliyor musun?

Çok şey kaçırıyorsun demek, nıhahaha.

Beyza:
Ya tamam pek güzel anlatmışın...
Gidicem tamam :)
Sen kaçta gelirsin eve kadın onu söyle? (4)

Deniz:
Alaam, ben nasıl değerlendirsem bu ikna yeteneğimi bilmiyorum ki? Memleketi kurtarabilirim sanırsam. Neyse, akşam işim var, Bisiklet Hırsızları izleyeceğim. Memleket yine sonraya kaldı. :P

Yedi on beş sularında evdeyim ben. Yemekle vakit harcamayalım. Mis gibi nar ekşili, naneli, acısı minimum, eti sıfır noktasında çiğ köfte (5) yiyelim ne dersin? Benim mide tam delinmedi daha biliyorsun.

Beyza:
Yok yok sen gelinceye kadar ben hazır ederim hemencecik bi şeyler..
No worries.. ama yaptığımı yersin valla. Laf etme.. Ben 5.30 servisi ilen geçicem direk sana giderim. Makalelerim olacak zaten. Yimeği yapar oturur onları okurum.. Filmi de yemek yerken izlemeye başlarsak efficiency (6) olur, aksam da eve gidince iş yapabilirim :)
Görüşürüz beybi..

Deniz:
Ekzılınt pilan! Memleketi kurtarırken bu organizasyon özelliğinle ortağım olabilirsin Robin. Memleket derken "bu dünya benim memleket" malumun. Dünyayı ele geçirme düğmesine basmadan kötüleri yakalamalıyız. Ama bu akşam değil.

Sürpriz yemeğin içine tek taşımı da isterim.

Akşama buluşalım, vikingler geliyor.(7)

Terimler Sözlüğü:

(1) Buzluk: Seyrek aralıklarla Ankara'ya gelen annelerin, bir önceki geldiklerinde bıraktıkları yemeklerin, aynen bıraktıkları yerde kimyasal değişime uğradıklarını görünce başlattıkları harekettir. Gıdalar, marketlerde satılan hazır ürünlerden daha da hazır hale getirilerek buzlukta stoklanır.

(2) Kurutulmuş Yeşil Fasulye: Üzerinde buzluk hareketi uygulanmış bir çeşit kurutulmuş sebze. Anne kişisi, kurutulmuş bir sebzenin dahi çürümesinden korkmuştur.

(3) Yoğurt Yok: Bu kuzenlerin de birer üyesi olduğu koca sülalenin ana besin maddesinin yoğurt olmasından mütevellit, var olmaması durumunda sürekli tekrarlanan deyiştir.

(4) Kadın: Beyza ve Ertuğrul tarafından, birbirlerinden habersiz şekilde aynı zamanda başlayan, Deniz'e hitap şeklidir. Höt höt içeriklidir. Karşılığında "Bey" denir ama bu hareket henüz başlamamıştır.

(5) Çiğ Köfte: Beyza'nın yemeden duramadığı, hayatında acı yemeyen Deniz'e ilk acısını tattıran tehlikeli yiyecek. Deniz'in evinin hemen altında açıldığından ve midesini yakım yakım yaktığından Deniz kendisinden korkuyla bahsetmektedir.

(6) Efficency: Tüm ekonomi bilginizi unutun. Etkinlik veya verimlilik de diyebileceğimiz bu efficency tamamen "keyif arttırma" odaklıdır.

(7) Vikingler Geliyor: Bu tarz tabirler görüldüğünde, Deniz'in, kafasında her daim bir şarkı ile dolaşan bir kişi olduğunu hatırlayın. O anda aklında muhtemelen Vikingler çizgi filminin "haftaya buluşalım haftaya, Vikinler geliyor, lalalalala" müziği vardı. Burada, pek anlaşılamayacağını bildiği halde bu deyişi kullanması, Deniz'in canının öyle böyle sıkılmadığını gösterir.

19 Mart 2009

Bana Eviğeytırla Gelmeyin

Dün akşam o kadar sinirlendim o kadar sinirlendim ki, sinirlendiğim şeyin bir film olduğunu bile unuttum. Evet bir film, adı da Aviator nalet şeyin.

Her şeyden önce bir içeriden görünenler bilgisi vereyim: Ben keyfi severim, hem de çok. Ama keyiflenme amacıyla başladığım bir şeyi, hiç keyif almasam da yarıda bırakmam, bırakamam. Benim bir filmi, bir kitabı yarıda bıraktığım görülmemiştir. Bir şekilde yarıda kalmışların hepsi de bir liste halinde kafamda durup beni sürekli rahatsız eder, önünde sonunda geri döner bitiririm. Sinemaya gidip de filmin yarısında çıkanları filan şaşkınlık içinde dinleyişim bundandır. Ha, ne kadar sevmediysem o kadar dikkatli izliyorum /okuyorum bir de. Ah ah, hayat bana zor şekerim.

Şimdi... Bu filme diyeceğim iki çift laf var:

Beni iyi dinle seni gidi film gibi: Benim akşamlarım değerli arkadaşım! Toplamda tam on iki saatim işe ayrılmış durumda zaten. Akşam 20:00 -24:00 saatleri arasındaki 'teneffüs' zamanımı boşa harcamayayım diye akşam yemeklerini bile kestim, öyle söyleyeyim belki daha iyi anlarsın. ("Yemek hazırla -ye- bulaşık yıka" vakitlerinden tasarruf.) Ayrıca, gezmeye tozmaya da meraklı bir insan olduğumdan, evde geçireceğim zaman genellikle planlıdır. O akşamı evde geçireceksem öğle yemeğinden sonra planımı yapmaya başlarım. Hele bir de o gün bir şeyler becermişsem, kendime aferin dediysem o planlar bir şeker olur ki, mmm.

Dün de çok yorucu ve bol 'aferin'li bir gündü. Kendime bira ve patlamış mıdır eşliğinde süper bir film izleme ödülü verdim. Biraları alırken canım bakkalımız Murat'ın Yiğit'i sorması üzerine yaptığımız asker muhabbeti sırasında patlamış mısırı almayı unutmam bir şeylerin ters gideceğinin göstergesiydi zaten. (Tam şu anda gözümün önündeki sahneyi sizinle paylaşmak istedim: Len evde mısır vardı sanki? Var mıydı ki? Len? Evde uçan o güve kelebeği? Hayııırrr!)

Geçen hafta tesadüfen No Man's Land adlı filmi izlemiştim. (Solda, en sevdiğim sahnesinin fotoğrafı var.) Hakkında hiçbir şey bilmeden izlediğim filmlerin böyle muhteşem çıkması ne büyük bir sevinçtir öyle! Savaşı böyle manidar ele almış, bunca ödüllü bir filmi duymamış olmam da ayıp tabi, zarardan döndüm işte. Türkçe'ye Tarafsız Bölge diye çevrilen bu kara komediyi izlemediyseniz çok ayıp ediyorsunuz (ehe.) Yönetmen Danis Tanovic'i biraz araştırdım ve daha sonra izlemek üzere L'Enfer adlı filmini edindim. İşte, dün akşam izlemeyi kafaya koyduğum film buydu. Ama ben, geçen haftaki şansımı baki zannederek "o film nasılsa iyidir, başka bir film izleyeyim bari" dediğim için nalet Aviator filmini başlattım.

Ne zaman başladı bilmiyorum ama filmleri hep katman katman düşünme alışkanlığına sahibimdir. En arkada duran katman süreklidir, ana konuyu oluşturur, tüm film boyunca kesintisiz olarak devam eder. Onun önünde kesintili ama büyük parçalardan oluşan bir katman daha vardır. Bu parçalar genelde, filmde başrol oyuncusu kadar iz bırakan ama başrol oynamadığından "yardımcı oyuncu" filan denilen karakterin yarattığı hikayedir. Üçüncü ve diğer katmanlar çok parçalı veya tek ve küçük bir parçadır, kesintilidir, arkadaki diğer iki büyük katmanı desteklemek için vardır. En iyisi çizerek anlatayım:

Filmde sürekli olan tek konu adamın hastalığı olduğundan (uçuş sevgisi, mükemmeliyetçiliği filan hep buna bağlıydı), onu birinci katman olarak ele alıyorum. Fakat öyle zayıf bir katman ki bu hastalık, sırf alakalı alakasız filmin içine girmiş diğer parçaları bağlamak için sürekli kılındığı, ana konu hale getirildiği çok belli. İzleyici olarak benim görüş oklarım, filmin arkasındaki boşluğa (bkz. şekil) sık sık değdi ve irkildi maalesef. Ha, sık sık derken, toplam üç saat içindeki sıklıktan bahsediyorum. Dışarıda mevsim değişti, kar yağdı filan, film devam ediyordu, öyle söyleyeyim.

Film, Howard Robard Hughes adlı milyonerin gerçek hayat öyküsünü anlatıyor. Kendisini hiç sevmeyip oyunculuğunu çok beğendiğim'ler familyasından Leonardo Di Caprio'nun oyunu gerçekten çok iyiydi. Fakat işte, yetmiyor be canım. Filmin, Yiğit'in çok sevdiği yönetmen Martin Scorsese'ye ait olması durumu daha da kötü yapıyor. Boş anına denk gelmiş herhalde.

Velhasıl velkelam, 20:00'de başlatıp, molalarla 23:30 gibi biten bu 170 dakikalık, 5 Oscarlı filme pijamamı giyerken, yatağıma yatarken, rüya görürken filan saydım sövdüm. Yiğit'in "IMDB'de 7.5 puan üzeri filmlerin iyi olması" tezini çürütmemek için girdim siteye, bir (sayıyla 1) puanımı verdim. Hayır, haksızlık yaptığımı düşünmüyorum. İzleyiciyim ben, acımasızım. Vaktiniz bolsa, ama çok çok bolsa, buyrun izleyin. Ama çalışan okuyucularıma hiç tavsiye etmem.

2 Mart 2009

Pandora'nın Kutusu


Fragmanlarını izledikçe, ödülleri duydukça ağzımın suyunu akıtan bir film, Yeşim Ustaoğlu'nun Pandora'nın Kutusu. Aynı dönemde vizyona giren Tomris Giritlioğlu'nun Güz Sancısı* ve diğer filmlere değil de, özellikle bu filme gitmeyi çok ama çok istedim. Herhangi bir şeyi 'çok ama çok' isteyen bir bünyeye sahip olmadığımdan, bu durumla karşılaşınca mutlaka tadını çıkarmaya, değerlendirmeye çalışıyorum. Bu nedenle, filmin sinemalarda gösterileceği tarih olan 23 Ocak 2009'u takvimime kaydettim ve beklemeye koyuldum.

23 Ocak geldi. 23 Ocak geçti. Şubat geldi, ilk hafta geçti, ikinci hafta geçti... Pandora'nın Kutusu bir türlü Ankara'da gösterime girmedi!! Kimse neden olduğunu bilmiyor. Duyduğum tek açıklama, bütçe kısıtından dolayı az kopyayla, çok az salonda gösterime girmiş olduğu idi. İyi de, yaşadığım yer Ankara yahu! Filmin iki kopyası varsa birinin başkente gönderilmesi lazım değil mi? Ben açıklama ararken, İstanbul'da, Anadolu yakasında bile gösterilmediğini duydum. Sen git San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nden iki tane ödülü kap gel, daha da ödül kapacak potansiyele sahip olduğunu bağır, ama kendi ülkende bile gösterime girme. İnanılır gibi değil.

Bu konuda hiçbir açıklama bulamamış olmam da çıldırttı beni açıkçası. Şimdi, sanata olan ilgisizliğimizden /saygısızlığımızdan filan dem vuran bir yazı yazabilirim. Ama benim haykırmak istediğim mesela başka:

-Hay anasını satayım ya! İyi ki bir filme gitmeyi 'çok ama çok' istedim! Bu ne bahtsızlıktır sayın seyirciler?

"İnat ettim, gideceğim. O filmi izleyenler hanesine +1 yazdıracağım. Ben bu konudaki hissiyatıma çok güveniyorum, bu filmin beklediğimden de iyi çıkacağına eminim" diye düşünmemin üzerinden on beş gün geçmiş, inadımı çoktan unutmuşken, dün gazetenin bir köşesinde Pandora'nın Kutusu ilanı gördüm. Hayret ki, filmin Ankara'da gösterimde olduğu sinemalar vardı! Dört veya beş adet. İkisinde sadece bir seans, 16.30'da. Diğerlerinde dört-beş seans var. Megapol'de 21.30 seansına gideceğim bugün. Salona tek başıma girsem de o filmi oynatacağım arkadaş, kendim için tüm salonu kapattırırım olmazsa!

Yarın, bu yazının yorum kısmında, "film o kadar güzeldi ki, salonun rahatsızlığını bile unuttum" tarzı bir şeyler yazacağım. Israrla bekleyiniz. Ama belki sadece İstanbul'un Avrupa yakasındakiler okuyabilir, hiç garanti veremeyeceğim.


*Güz Sancısı filminin fragmanı bende, fazlaca bir göz boyaması olduğu izlenimini uyandırmıştı. 6-7 Eylül gibi üzerinde bir sürü makale okuduğum bir konuda beklentilerimi karşılamayacak gibi geldi. "Filmi sanat yönetmeni yönetmiş gibi geliyor" diye yorum yaptığım bir arkadaşım da bunu onaylayınca gitmekten vazgeçtim.

14 Ocak 2009

Daima Badem Gözlü / Sırma Saçlı

Şeker Bayramı'nda Yalvaç'taydım. Annemle oturma odasında bir yandan ceviz kırarken (sonra hepsi tatlı üstünde, kek içinde yendi bir güzel, mmm) bir yandan televizyon izliyorduk. Denk geldikçe izlediğim Bir Yudum İnsan belgeselinde Uzay Heparı anlatılıyordu. 1994'te, ben on birimdeyken hayatını kaybetmiş. Ablam ve ekürisinin nasıl üzüldüğünü hatılıyorum o zaman. Hatta, ablamın bir arkadaşı onun fotoğrafını çerçeveletip evin girişine astığı için babasından "bu ne lan, her gün tanımadığım adam mı karşılayacak beni" diye azar işitmişti.

O gün, muhtemelen benim şimdiki yaşlarımda ölen bu yakışıklı ve çok yetenekli insan için çok fazla üzüldüm. Daha doğrusu, içimde adını koyamadığım bir duygu patlaması yaşandı, üzüldüm herhalde diye tahmin ettim. Sonra birden, aynı adsız duygunun Batman: The Dark Knight izlerken de içime girdiğini hatırladım. Filme gitmeden birkaç gün önce öğrendiğim Heath Ledger'ın ölümü, sinema salonunun o karanlık ve duygu-yoğun ortamında Joker'i her gördüğümde filmi bana bir cehennem etti. Ölüm haberini almasaydım da hayran olacağıma emin olduğum oyunculuğu, durum itibariyle 'böyle bir oyuncu nasıl ölür lan, bir yanlışlık olmalı'ya dönüştü. Koca kız olduğum için hemen yanlışlık olmadığına kanaat getirince, tüm hislerim boğazımda izledim güzelim filmi.

Aynı his Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak adlı muhteşem filmini izledikten sonra da geldi boğazıma çöktü. Film boyunca oynadığı karaktere kah sinir olduğum, kah acıdığım; oyuncu olduğunu düşünmediğini ifade eden ve muhtemelen bunun için inanılmaz samimi bir oyunculuk sergileyen Mehmet Emin Toprak bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Yirmi sekiz yaşında. Aynı zamanda N.B.Ceylan'ın yeğeni de olan bu güzel yüzlü oyuncunun Emine Ceylan'ın (sanırım yönetmenin kardeşi) sitesinden bir çocukluk fotoğrafını buldum. (Sağda) Bir ölünün geçmiş yaşantısından bir an görmenin, zaten büyük olan etkiyi defalarca katladığını düşünüyorum. Mehmet Emin Toprak'ın oynadığı diğer Ceylan filmlerini henüz izlemedim. Ama izlerken yine aynı çekilmez hissiyat içinde olacağıma eminim.

Berfu'nun bir arkadaşı, art arda birçok yakınını -çok erken yaşlarında- kaybetmiş. Berfu'yla bu konu hakkında konuşurken bile gözlerimi ayıra ayıra 'insan böyle bir şeye nasıl alışır' sorusunu ısrarla sorduğumda fark ettim ki, on birimde iken ileri yaşından dolayı kaybettiğimiz (uzun zamandır bekleniyordu) babaannem dışında neredeyse hiçbir ölüm vakası yaşamadım hayatımda. Ağzımı hayra açayım, böyle şeyler konuşmayayım gibi takıntılarım yoktur; fakat bahsetmesi bile kötü tabi. Alışıldığını hiç zannetmiyorum, elbette alışılmazdır ölüme. Ama, bir yakının ölümünden sonra yaşamaya devam edebildiğini gören biri, bununla nasıl başedilebileceğini de öğrenmiş olduğunu düşünüyordur herhalde.

Az uyuyan bir çocuk olarak yatakta durup dururken ya anne babam ölürse diye düşünüp hüngür hüngür ağlayan (uyuyamayan kişi hep kötü şeyler düşünmek zorundadır ya); hemen hemen ilk evcil hayvanımız olan muhabbet kuşumuz Cafer öldükten sonra arka balkona kaldırdığımız kafesini gördükçe gözleri dolan, Barış Manço'nun ölümünden sonra, içindeki bu pis acıyla ne yapacağını bilemediğinden bir hafta boyunca sabah akşam hüngürdeyen (aslında tüm aile o durumdaydık) bir ölüm-geçmişim var. Eminim birçok duygusal insanın, çocukken ölüme karşı verdiği tepki farklı olmamıştır. Yine de, hiç tanımadığım insanların kayıplarına duyduğum acı /üzüntü /şaşkınlık /adı her neyse toplamı acayip duygu selinin, bir yakınımın gitmesi durumunda ruhum tarafından nasıl karşılanacağını hiç bilmiyor olmam, beni hep korkutuyor.

Cevizlere dönelim. Uzay Heparı için kimbilir kaçıncı kez nasıl olur da bu kadar süper bir şahsiyet ölmüş olabilir dediğimde annemin artık beni pek sallamadığını gördüm. Sonra anneme o acı, o retorik soruyu sordum: Çok yakışıklı olduğundan, çok beğendiğimden, ayrıca süper yetenekli bir müzisyen olduğundan bu kadar üzüldüm di mi, çirkin ve normal bir adam olsaydı yine üzülürdüm ama daha çabuk geçerdi di mi anne? (Evet.) Hayatın, güzellerin leyhine, adaletsiz çalıştığı kesin. Ama aslında, bire bir tanımadığın birine üzülme oranın, özellikle senin ilgi alanında dünyaya ne kadar büyük izler bırakmış olduğu ile ilgili belli ki. (Çok yeni bir şey söylemediğimi biliyorum, ben de şu anda düşünmüş değilim sayın bu ne len, ucuz felsefe diyen okur, öptüm seni, ehe.) Karar verdim, işi gücü olmayan bir deli gibi, akşamları yattığımda Heath Ledger gitti Joker'i bir daha kimse oynayamaz, kimse Uzay Heparı gibi Deli Kızın Türküsü yapamaz, Nuri Bilge nasıl da üzüldü kimbilir vs. diye düşünüp üzülmek yerine, olaya onların gözünden bakıp gururlanacağım. Böyle çizgi dışı insanların aslında fark etmeden istedikleri ölüm böyle olsa gerek.

12 Temmuz 2008

Filler ve Çimen ve Seyirci


Dünkü yazımda söylediğim gibi, dün akşam eve gidip Filler ve Çimen adlı filmi izledim. Hiç entel dantel kaygılara girmeden film hakkında söyleyeceğim tek söz şudur: Konusu itibariyle ilgi (ve ödül) çekici bir film olsa da, teknik olarak kusurlu bir film bence. Belki havamda değilimdir, paso telefon çaldığındandır filan diyeceğim ama değil. Derviş Zaim'in Çamur'unu bildiğim ve çok beğendiğim için yüksek beklentiyle başladımdandır belki diyebilirim ancak. Keza Tabutta Rövoşata da öyle. Aslına bakılırsa, bu tarz filmler birkaç ay sonra aklımda 'çok güzeldi' diye kalıyor. Çünkü konusu çok tanıdık ve içten, oyunculukları çok iyi oluyor. Bu yüzden, ayrıntıları unutmadan hemen sonrasında yazmam daha iyi olacak.

Sıpoylır olabilcek minik paragraf:
_________________________

O otelin sahibinin oğlu Devrim -hani diğer süpersonik oyuncular arasında yaptığı rol insanı ağlatacak cinsten kötü olan- eşcinsel miymiş? Sanem Çelik'le öpüştükleri o aradaki bir sahne ne alaka? Bu arada, sakat kalan çocuğun Sanem Çelik'in kardeşi mi yoksa sevgilisi mi olduğunu ancak, 'erkek kardeşi' için para yardımı istediği sahnede anladım. Hadi oteli korumak için teröristleri tutmalarına bir şey demiyorum, oraları kaçırdım galiba. Fakat Devrim'in adamın evini bastığı sonra da dayak yediği sahneye güldüm artık, bu ne len diye. Bir dayak atmayı öğrenemedik anasını satiim bile dedim. Ha, patlama sahnesi fena değildi. Hele ki, patlamadan sonra önde deniz, arkada yangın gösterilen birkaç karelik fotoğrafı çok beğendim. Ama, güzel olduğu düşünüldüğünden N. B. Ceylan misali üzerinde uzun uzun durulmuş görüntülerle aramız iyi değildi. Son sahne bile dahil bu duruma. Haluk Bilginer olsun, Ali Sürmeli olsun döktürüyorlardı yine elbette (ikisine de hastayım), ama oynadıkları karakterlerin üzerinde bir mallık var gibiydi, tam çözemedim. Ayrıca, 2000 yılında haber kanalları vahşet görüntülerini, kanları, kurşunları, cesetleri bu kadar kolay gösterebiliyorlar mıydı, yoksa film daha eski bir tarihi mi anlatıyor? Bilemiyorum. O dedektife (komiser) ise hiçbir şey diyemiyorum. Hem etrafındaki çember onu, filmin aklımızda iz bırakacak adamı yaptırmayacak kadar dardı; hem de karizması sıfıra yakındı. Amerikan aksiyon filmlerindeki zehir gibi dedektiflere alıştığımdan bu fazla gerçek gelmiştir belki.
_________________________

Tüm bunlara rağmen, evet, Filler ve Çimen'in izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ki bugünlerde. Keşke biraz da paralı bir yapımcıyla çekilmiş olsaydı diyor, yukarıdaki eleştirilerimi hep buna bağlıyorum. Çünkü konu itibariyle, görsel ve teknik tarafı daha üstün olması gereken bir film. Olmazsa, olmuyor.

Son olarak, Amerikalı Joseph eniştenin ilk izlediği Türk filmi Filler ve Çimen olmuş. Hiç fena değil demişti bana o zaman. Yorum yaparkenki bakış açısını merak ettim şimdi.

13 Eylül 2007

Kaldırım Serçesi

Pazar günü ben, Berfu ve iki arkadaşı (Ozan ve Engin) sinemaya gittik. AFM Migros salonunda birçok seçeneğimiz var gibi görünse de gerçekte sadece iki tanesi işe yarardı. Biri, bir animasyon film olan Ratatouille idi. Bu film için çok fazla övgü dolu sözler var forumlarda. Millet, ağzı kulakları hizasında kalakalmış olarak çıkmış salondan belli ki.

Ve lakin, yine de hiçbirimizin canı bu filme gitmek istemiyordu... Nedense...

Tamam tamam. İtiraf ediyorum. Evden çıkmadan önce orijinal Fransızca adı La Mome, İngilizce adı, La Vie En Rose, Türkçe'ye çevrilmiş haliyle ise adı Kaldırım Serçesi olan bu filmi internette gördüm. Zaten her türlü dönem filmini çok seven bendeniz, kahverengi tonlarındaki afişte şarkı söyleyen bir kadın görünce heyecanlandım ve...

Tam o sırada Berfu geldi kapıya, hadi gidiyok diyerek. Evden çıktığımda filmle ilgili tek bildiğim şey kahverengi afişi ve müzikle bir alakası olduğuydu. Ama içimden bir ses "herkesi ikna et, ona gidelim... lim... lim... lim" diyordu. O sırada Berfu afişin üst ortasında yazan Gerard Depardieu yazısını gördü ve hemen ikna oldu. Sonra aramızda şöyle utanç dolu bir diyalog geçti:

Berfu- "Edith Piaf'ın yaşam öyküsünü anlatıyormuş Denizcim bu film. Ne zamandır dinlememiştim, iyi oldu"
Deniz- "Edith Piaf kimdi ya? (Sanki biliyormuş da o an hatırlayamamış gibi yapmak. Ama aslında yazar mıydı neydi ya, tanıdık gibi diye aklından geçiriyor o anda)
Berfu- "50li 60lı yılların çok ünlü bir kadın sanatçısı. Kesin duysan hatırlarsın." (Canımm, bozmayayım diye uğraşıyor. Halbuki ben olsam belli bir süre aşağılayıcı bakışlarla bakardım bana, cahil diyerek"
Deniz- "Ha evet evet, hatırladım sanki" (Yavaş hatırladın.)

Neyse efendim... Biz filmi izlemeye karar verdik. Malum, ortamda iki kız iki erkek varsa, ve iki kız birden bir şey yapmak için ikna olmuşsa, o şey yapılır. Ozan ve Engin de gayet isteklilerdi tabi, hatta Engin'in tam bir Edith Piaf hayranı olduğu ortaya çıktı. Filmden önce Ozan'dan bu konuda pek ses çıkmadı hatırladığım kadarıyla. Aynı durumdaydık galiba.

Berfu ve ben biletleri almak için sıraya girdik. Gişedeki görevli kadın tam biletleri verecekken, bu kez şu diyalag yaşandı:

Berfu: Kaldırım Serçesi'ne üç tam bir öğrenci lütfen.
Görevli: Yalnız, film VIP salonunda gösteriliyor.
Berfu: Yer yok mu yani?
Görevli: Hayır, filmi VIP salonunda sadece 35 kişi izleyeceksiniz.
Berfu: Nasıl yani, daha mı pahalı?
Görevli: Hayır, aynı fiyat. VIP salonu.
Berfu: (Allala?) Arkalardan üç tam bir öğrenci o zaman.

Daha sonra, kadının bu konuşmada Berfu'ya, aslında ne kadar şanslı olduğumuzu anlatmaya çalıştığını, ama cümlelere 'yalnız'la başlayarak olumsuz bir şey söylediğini zannettiğimizi anladık.

Filmi anlatacaktım ve daha oraya gelemedim farkındaysanız. O zaman siz İngiltere fragmanını izleyedurun, ben videodan sonra tekrar havaya gireyim ne dersiniz? Evet dediğinizi duyar gibiyim.:



Filmin toplam süresi 2 saat 20 dakika. Film arası, reklamlar filan derken tam 3 saat kalınıyor tabi salonda. Ama, daha iki saat daha devam etse, iki saat daha izlerim dedirten güzellikte bir film. Engin'in dediğine göre 1940- 47 arasındaki Komünist Parti üyeliği dönemini atlamışlar Piaf'ın. Artık 'abi çok uzadı, burayı boş ver' mi dediler, yoksa siyasi bir güdüleri mi vardı yapımcıların bilemem. Tahmin ettiğiniz üzere, ben eksikliğini hissetmedim. (Böhö)

Uzun süren dönem filmlerinden, nostaljik şarkılardan, Edit Piaf'ın dünya dışı bir yerden geldiğini düşündürecek denli olağandışı sesinden, ve iyi oyunculuktan hoşlanan herkese Kaldırım Serçesi'ni tavsiye ederim. Benim gözüme çarpan ufan tefek kopukluklar dışında, her şeyiyle çok başarılı bir yapım olmuş gerçekten. Son olarak Piaf'ı canlandıran Marion Cotillard'ı bundan sonra sımsıkı takip etme kararı almış bulunmaktayım.

24 Ocak 2007

Amerikan Replikleri vs. Türkçe Replikler

Çok direndim bu yazıyı kopyala-yapıştır yapmayacağım diye, ama dayanamıyorum. Ahanda aşağıda yayınlıyorum. (Bir maille gelmişti, 10 kişiye göndermeyen ilk beş kişiden biri olduğum için blogda yayınlama cezası yedim. İşin aslı bu.)

Amerikan: Hey dostum burada bir problem mi var ?
Türk: N’oluyo lan burada ?

Amerikan: Nasıl gidiyor Mike?
Türk: Nabıyon lan?

Amerikan: Korkarım seni öldüreceğim.
Türk: Salavat getir lan!

Amerikan: Oov dostum, hiç cool olmamışsın.
Türk: Bu ne lan götüme benzemişsin.

Amerikan: Hey Steve, neden kendine bir içki koymuyorsun?
Türk: La Süleyman, kap iki bira gel bakim hemen.

Amerikan: Lanet olsun sana Christine !
Türk: Allah belanı versin Nurcan !

Amerikan: Tanrı aşkına Brad kes sesini artık!
Türk: Allahım sabır ver, sus lan yeter!

Amerikan: Aman tanrım, şimdi n’apıcaz?
Türk: Hass*ktir! Sıçtık.

Amerikan: Help me please..
Türk: Baksana lan !!

Amerikan: Ne derler bilirsin Jack, hayat beklenmedik sürprizlerle
doludur.
Türk: Valla oğlum bi söz var hani, kaderde varsa düzülmek neye yarar
üzülmek

Amerikan 1 : Dante’nin bu kitabini okudun mu Micheal?
Amerikan 2 : Aaa evet, gerçekten edebi değeri olan bir çalışma.

Türk 1 : Abi Da Vinci Şifresini okudum süper.
Türk 2 : Lan bırak! İyice entel dantel oldun başımıza.

Amerikan: Hey jery, gel pizza ye dostum..
Türk: Jery gel lan buraya, mis gibi menemen yaptık

Amerikan: FBI.... Birkaç soru sorabilir miyim?
Türk: Polisim ben. Nerdeydin lan dün, eşek?

Amerikan: (Ses çıkarmadan el işaretiyle) Sen oraya sen buraya sessiz olun.
Türk: Dalıyoruz haydaaaaaaaaa !!!