31 Mayıs 2009

Bi Zengin Dedem Olaydı!

Düşündüm de bu saatten sonra dedemin zengin olması imkansız. Her zaman zengin olan dedelere ve onların torunlarına özenmişimdir. Gidersin zengin dedeye hemen çıkarır bi yüzlük, ne güzel bir şeydir bu. Bir kaç sene önce mesela babamın bir arkadaşının torunu, "dede kırmızılardan değil yeşillerden ver" demiş babam da bunu eve gelip güle güle anlatmıştı. Zamane gençleri işte, oysa ki bilmiyorlar yeri geldi mi o kırmızı dediğin para bile disko topu gibi alacalı bulacalı gelir insanın gözüne. Ya da deden bayramlarda şeker yada çikolata yerine akçeleri sayar senin karşında. Bir de bazı torunlar vardır hem ana hem baba tarafından zengin. İşte öylelerine özenmekle kalmıyorum imreniyorum, içim geçiyor. Bu kişiler bayramda önce bi dededen sonra diğerinden sonra dayıdan, haladan, teyzeden falan aldıkları paralarla hava atarlar. "İstanbul'a gittim bayramda, oh ohh bir para almışım var yaaa aklın şaşar, sonra ver elini barlar..." Biz ise babama "ya baba eşek kadar olduk artık, ne bayram parası yahu, verme artık" deriz. Ama bu babanın çapını bilerek ona kıyamama durumudur. Zengin dede olsa direk paraları elinden kapar, yetmez bu biraz daha ver sen diyebilecek bir yapıya sahip olduğumu düşünüyorum.

Nerden aklıma geldi bu zengin dede hikayesi hemen ona da geçeyim. Şimdi efendim Ablam Berfingen kişisinin okulu olan Uni. Groningen'in hukuk fakültesinden talent scholarship( yetenek/kabiliyet bursu) kazanmışım. Bursun ismi pek sikko bence. Ulen ne kabiliyetim var benim diye düşündürdü beni... Bir saksofon çalamam mesela ya da bale falan yapamam, müzik benim için dinlemekten ibaret. Ama almışız işte bursu. Ohh ne ala! Ben bu okula 2.5 sene önce başvurmuştum. Bölümümün uluslar olması hukuk fakültesine başvurmamı engellemiyordu. Türkiye'de olsa ipe koyarlar adamı, mülakatında 3 hukuk profesörü kıçıyla güler. Başvurduğum konu uluslararası organizasyonlar hukuğu olunca ve insan haklarında uzmanlık verince bu adamlar hadi ben şansımı deneyeyim demiştim. 
(Universite ogrencilerine faideli kısım: Şimdi eğer mezun olduktan sonra bu ülkeyi terk-i diyar eylemek istiyosan Hollanda hükümetinin pek mi pek güzel bursları var, haberin olsun. Nuffic bunlardan biri. Adamlar hem okul parasını veriyor hem de yaşama masraflarını. Sen okuldan kabulü alıyosun sonra bir de referans numarası istiyosun okuldan Nuffic'e başvurmak için. Ancak okul referans numarasını vermek için senin en iyi olduğun noktasında kanaat getirmek zorunda. Bir de al şu adrese bak! Yandaki linkte de bölümünü, zartını zortunu yazıyosun sana uygun olan bursları taaadammm diye çıkarıveriyor karşına). Son üç senemi hangi ülkede ne bursu var diye araştırmakla geçirdiğim için bu işlerin kralı oldum len heyttt!).

Şimdi gelelim geri mevzuya. Bu okula 3 sene önce başvurdum referans numarası falan aldım. Nuffic'ten cortladım. Çıkmadı deyüs burs bana. Sonra okul her sene mail attı başvurunu bu sene de değerlendirelim mi ciğer şeklinde. Ben tabi bu sırada master'a başlamışım, kocaman abla olmuşum, part-time asistanlık yapıyorum. Dedim değerlendir ne çıkar. Bu sene de master biteceği için bu bölüme bütün belgeleri tekrardan verdim. Referans numarası istedim. Götelekler bana sen top 1 değilsin veremeyiz dediler. Ulen 2 sen önce ne master ne asistanlıklar ne stajlar, bi halt yok verdin numarayı, şimdi birinci değilmişim oldu paşam diyemedim. Sustum... 5 gün önce de kendilerinden bir mail aldım. Adamlar kafalarına göre beni yetenek bursu kapsamına koymuşlar. Galip gelmişim. Önce sen iyi değilsin de kır şevkimi sonra da yeteneklisin ama hakkını veririm yetenekli adamın de. Evet ben zaten hobim kısmına tek elimin üstünde zıplaya zıplaya ateşler olan bir çemberin içinden geçebilme becerimi yazmıştım. Herhalde ona bitti bu adamlar. Neyse okulun bu kabiliyet bursu sadece okul parası olan tuition'ı karşılıyor. 20000 papel. Demişler ki sen yediğin içtiğin, kaldığın yerin masraflarını ödeyeceksin. Haa beybi?.. Ne kadar bu? Bir sene için 20000 papel göstermen lazım bankada. Hö? 

Zaten Fulbright Amerikanodan doktora bursu almışım ama okullar red etmiş canım sıkkın. Bir yolunu bulsam da gitsem diyodum banka ve para mevzu bahis olunca biraz karıştı işler. Fulbright'ta bir okul var haber beklediğim. Orası da gömçürünce bana diyolar ki bir sene bekle seni seneye sokarız. Bursumu da almıyolar allahtan, yalebbim! İyi de o bi sene napcam? 1 sene hukuk mastırı... Yeme de yanında yat durumları.

Gelelim zengin dede mevzuna... Evet zengin dedem olsaydı şu anda yanına gitmiş "dedeee benim 20000'e ihtiyacım var. Okul için... valla karıyla kızla yemicem" derdim. Tek tesellim ise şu: Kalantör bir amca ile tanışmak ve onun "kızım sen pek bi zekisin, maşallahhh akıl küpü, akıl" diyerek sırtımı sıvazladıktan sonra "ben senin sponsorun olucam şirket adına paranı üsleniyoruz. Sen hele bi git de oku bakem, zaten benim torunlardan adam olmaz. Döndüğünde benim bi torun var, bi s.kime balta olamadı bu yaşında onunla evlenirsin" demesi. Şu son kısmını mümkünse demesin. Diğer bölümler benim için ekmek kadayıfı üzerine kaymak olur.  

30 Mayıs 2009

Erkekler Karpuz Gibidir



Günlerden Cuma, gene yorgun argın düşmüş bir günde kendime gelmeye çalışıyorum ama herkes bir kenarımdan köşemden çekiyor. Kendimi masa örtüsü gibi hissetmeye başladım vallahi. Yok efendim, biraz sağımdan biraz solumdan çekiştirilerek cart diye ortadan  ayrılacağım gün yakındır. Ayşe Teyze gelip üstüme ace dökerek rengimi de kaçırmaz umarım diye dua ediyorum yalebbime. 

Ben öyle ayy canım cicim, yok sevgilim, bitanem gibi lafları rafa kaldıralı uzun zaman geçti ama erkekler bunu anlamamakta hala ısrarlı. Gün geçmiyor ki bir günümde de bir erkek yazmasın, çizmesin. Seceresi bozukçalar! Bakınız son iki günde oluşturduğum erkek tipleri:
  • Zorlarsam olur erkek tipi: Beş gündür bıkmadan usanmadan arayıp sabır taşı moduna giren bir zat-ı muhterem bugün de arayıp buluşuyor muyuz diyince "tamam ulen buluşalım" dedim. Zaten sınav gözetmenliği yapmak için sabahın köründe gözümü açmış okula gitmişim. Tam bir çirkin ördek modundayım. Buluşuruz da en azından "ya bu kız pek çirkinmiş esasen" der diye içinden geçirir de ben de aradan sıvışırım diye düşünüyordum. Tabi ki de öyle olMAdı. Kendisinin yaşı biraz benden büyük olduğu için artık ciddi ilişkiler isteyen bir kişi konumunda benim gözümde tabi. Ben ise bir kahve içeyim de günün yorgunluğunu atayım modundaydım. Normalde ağzı kapanmayan ben, bu zat-ı muhteremin yanında bir kaç kelime ettim sadece. Geri kalan konuşma onun hayatı, işi, ailesi üzerinden döndü. Ben bu sırada Real'e giren insanları izledim. Güzel güzel sohbet ettik. Bir ara erkek arkadaşın var mı gibi bir soruyu ağzını geveleyerek sordu bende "var(!)" diye cevap verdim. Ama verdiğim cevabı doğrudan beyninden sildi ve anlatmaya devam etti. Kendisine kızamıyorum zira Ozan'ın bir lafı aklıma geliyor her defasında: "Erkekler 10 bin kıza yazar içlerinden bir tanesi tutarsa tamamdır". Durumu anneme anlattım. Böyleyken böyle gittim, oturdum, sohbet ettim ama yani bu işler böyle değil be annem artık dedim. Annem de çocuğun ailesini, işini falan duyunca "ama neden öyle diyorsun be kızım, belli mi olur?" gibi bir laf etti. Olur tabi ki de. Bak kızın bir senedir seçmece karpuz gibi vurarak iyi mi çıkar kötü mü diye bakıyor ve hepsi ya çok çekirdekli ya içi geçmiş/pörsümüş ya da tatsız çıkıyor. Bu kadar da olmaz yahu, bir mevsimi mi var bu tadlu mu tadlu erkeklerin de ben o sırada kış uykusuna mı yatıyorum?
  • Şaka yollu ben lafımı edeyim belki tutar erkek tipi: Bu insanla enseye şaplak olmuş durumdayız. Kendisi gelir o hafta kimle beraber olmuşsa anlatır, kızın fotoğrafını gösterir. Aşık mı oldun len yoksa bu sefer dediğimde de "yok bea, saçmalama" der. Çok iyi bir insandır ama bazen laçkalaşıyor durum. Tam bölüme gireceğim karşıma çıktı evvelsi gün bu insan. Merhaba dedim. Cevap olarak "beyza ne zaman benimle se.vi.şe.cek.sin* dedi(*bu kelimeyi ayrı yazmamın nedeni google da se.viş.me kelimesini aratıp bloguma gelmelerini istemiyorum. Hatta baktım oğ.lan.cı kelimesini aratarak günde bir kere kesin bu blog ziyaret ediliyor. Yiğit lafım sana: seneler önce yazdığın bir yazı yüzünden ne hallere düştü blog). Ben "ya bi git C. dedim. O da yahu cevap versene diye ısrar etti. Bende o sırada asansöre yürümeye koyuldum. Yanımda C. gülüyor. İyi be tamam tamam diyerek konuyu kapattı. Şimdi kendisinin bu tip bir davranış göstermesi benimle olan samimi hukukuna dayanıyor. Ancak bu samimiyet hiçbir zaman benimle onun arasında olmamıştır. Hep üçüncü kişiler vardır durumda. Onun birlikte olduğu kızlar ve benim anlattığım erkek tipleri bu üçüncü kişileri oluşturuyor okurum. İşte C. de şaka yollu ben lafımı edeyim beğenen alır gider erkek modeli.
  • Gündüzler çuvala girdi sabahlar olmasın erkek tipi: Bu erkek tipi gecenin bir körü aramayı ya da mesaj atmayı pek bir sever. Gecenin bir körü olmuş adamın aklına ben geliyorum mesela: "uyuyor musun?" diye mesaj atıyor. Tabi ki de uyuyorum, mal! Gecenin 3'ünde horon tepecek halim yok evin içinde diyemiyorum. Onun yerine ya cevap atmıyorum ya da evet diyip telefonumun sesini kısıyorum. Şimdi baştan niye kısmıyorsun yahu dediğini duyar gibi oldum. Hemen açıklayayım: Telefonu kapatamıyorum çünkü eve hırsız felan girer diye başucumda 155'i çevirme korkusu sabit bir şekilde var. Bunun dışında ise bir de yanımda biber gazı tutuyorum. Niye sesini kısmıyorum çünkü kötü bir şey olursa birisi bana rahatça ulaşabilsin istiyorum. Geçen gece mesela gene gecenin köründe İstanbul'a tatile giden bir arkadaşım sadece "deprem" diye mesaj attı. Ben o sırada meşhur terör ödevini yetiştirmekten helak olmuştum ve sadece 3 saat uyku sürem vardı. Deprem diye mesajı okuyunca yerimden doğrulup hemen İstanbul'daki başka bir arkadaşımı aradım (değerlidir kendisi benim nazarımda). O da şans ya Antalya'da tatil yapıyomuş. Ardından bi panik hali bende, yatakta parandeler atarak doğrulmaya çalışıp bu mesaj atan tipe geri mesaj attım "iyi misin, kaç şiddetinde" diye? Gelen cevap: "Acıktım midemden geldi sanırım". Bu kadar da olur mu yahu. Gecenin körü senin ne hakkın var benim 3 kuruşluk uykumu bölmeye. Cevabım biraz sert olmuştu, zaten ondan sonra da geceleri mesaj atmıyor kendisi (hmm bu zatı şuradan hatırlarsınız. Hani içinden bir aslanın geçeceği boyutta küpe takan aslan terbiyecisi ablalar ile onlarla çıkan concon erkeklerden bahsetmiştim. Bu işte o bahsettiğim concon erkek). Dün gece de bende hatrı sayılır bir erkek modeli aradı gecenin köründe. O zaten muntazam gecenin köründe arar. Şimdi saat bir mesela o iki, üç gibi arar. Neden? Tükkanı o saatte kapatıyor.  Kendisinin tavernası yok meraklanmayasın. Ben bu kişiye en son bir mesaj döşemiştim: "senin kadar vurdumduymazını da görmedim pes doğrusu", nereye gidiyosan git, beni de rahat bırak diye. Cevap vermemişti. Şimdi ben ona vurdumduymaz falan dedim ya tamamen umursamazlığına ve kayıtsızlığına içerlediğim için dedim bunu. Amacım kışkırtmak falan değildi. Ama daha önceleri içip içip kendisine sövüp saydığım için o bu mesajı da sarhoş aklımla yazdığımı zannedip cevap verme lutfunda bulunmamıştı. Dün gece aradı. Hmm uyuyo musun, dedi. Evet dedim. "Tamam, nasıl olduğunu merak etmiştim ondan aradım, başka bir şey istemiyorum" dedi. Bende hmm hmm tamam gibi ağzım dolu cevaplar verince hadi kapatayım ben sen uyu diyerek telefonu kapattı. (Okurum sana yeminlen bugün okula gittiğimde aklıma geldi, ulen dün bu adam mı aradı yoksa rüyamda mı gördüm dedim. Açtım telefonu baktım aramış valla). Şimdi bu adam gündüzler çuvala girdi sabahlar olmasın erkek tipi değil de ne bana diyiver bi.
  • Kız arkadaşımdan ayrıldım seni arıyorum erkek tipi: Bu erkek tipinin soyu baya fazladır. Kendini bulanıma sokmamak için ya eski kız arkadaşını arar ya da eskiden sevdiği kızı arar. Bendeki durum ikincisidir. İki gün önce yaklaşık 7-8 aydır bir kez bile sesini duymadığım insan ki yaşı başı var kendisinin, aradı. Naber, diyerek konuyu açmaya çalıştı. Ben de dumur bir şekilde ne oldu, bir şey mi oldu, niye aradın dedim. Kendisi ile çıkmadım okurum. İş teslimi yaptığım bir kurumda çalışan bir kişi olur bu zat. Benden hoşlanmaya başladığını bir kaç görüşmeden sonra anlayınca durumu usturubuyla izah etmiştim ve o da 3 -5 ay daha şansını deneyip başka bir hatunla çıkmaya başlamıştı. Ohh ohh allah mesut etsin diyerek göbecikler atıyordum bende içimden, hatunda taş gibiydi vallahi. Bu kız arkadaşımdan ayrıldım kişisi bana açık açık bunu demedi ama öküz olmak lazım anlamamak için. Yok efendim niye aramıyomuşum da niye gelmiyomuşum da niye uğramıyormuşum da... Ulen sen desene yalnız kaldım, senin de sohbetin güzeldi. Tamam ilişki istemiyon ama belki bir daha denesem şansımı ayakları çekiyosun. Neyse telefonu ya sonra konuşalım mı, benim işim var şimdi diyerek kapattım. Ara beni  o zaman dedi. Tabi ki de aramadım. Ne işim olur elin adamıyla (Bu elin adamı lafının hastasıyım. Geçen denizle de konuştuk, len tabi elin adamı olacak amcanın oğlu olacak hali yok ya ne biçim laf allahısen dedik).
  • Erkekler yapmayın #3: Kılık kıyafete mevzubahis gene. Misal olarak  gömleğin yakasını açmış tipler bana ömrü billah itici gelmiştir. Napıyosun gögüs kıllarınla erkekliğini mi kanıtlıyosun demek geliyor içimden. Başka bir model ise beyaz keten pantolon üstüne beyaz keten gömlek ve beyaz ayakkabı giyenler. Real'in yanında golf sahası yapıldı da benim mi haberim yok. Ayrıca hem keten giyiyorsun hem beyaz.. Biz kadınlar bu gibi durumlar da iç çamaşırı derdine düşeriz. Sizde bu da sorun değil maşallah.
İki günde 4 tip erkekle karşılaşmışım şaka maka.. Yıhhhh demek istiyorum! Karpuz gibiler hepsi de tatlarından (!) yenmiyor.

27 Mayıs 2009

Dünyadan ve Türkiye'den Haberler


Bu yazı oradan buradan ve şuradan bir yazı olma özelliğini taşıyor baştan belirteyim. Eğitici ve öğretici olmayı kendine görev bilmiş ama aynı zamanda da beyza'nın hayatında neler olmuş bunlara ulaşabileceğiniz türden bir yazı. Kısacası ne olduğu belirsiz ve aslında amiyane tabirle bir s.kim olmayan yazı türü de denilebilir buna.İnsanın hangi tipe koyacağını şaşırdığı, başbakanın yaptığı gibi hem doğuyu hem batıyı kucaklama adına hem öğretici hem güldürücü özelliği taşıyan bir yazı olsun istiyorum. Sonuçta teraneden bi şey çıkacak farkındayım. Not olarak eklemek gerekir ki biraz açık dille yazmışım yazıyı. Küfür müfür beğenmeyenler okumasın lütfen ama sinirlendim bi kaç şeye ondan böyle çıktı.

Günler geçti ki ne Deniz ne de ben bir şeyler yazmadık. Ha deniz'i anlıyorum, aile saadeti içinde de bana ne oluyor kuzum.. Yazsana bi şeyler, sanki boş beleş geçiyor günlerim gibi.. Cık ve cık, kendime sinir oldum. 
Kendime yeni bir keyif meşgalesi buldum. Okula giderken alıyorum bir Radikal yanıma ve bütün sayfaları incik cincik okuyorum. Ulen gazete okumak meşgale mi diyorsan evet efendim. Sefa pezevengi lafına taktım mesela bu aralar ve işte bir numaralı sefa pezevenkliği durumum serviste gazete okumak.
İki gündür Radikal'i çalkalayan durumlar ne idi peki? Birincisi şu mayın meselesi konusu vardı. Başbakan Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesine karar vermiş de milliyetçi insancıklarım da "olur mu öyle iş" diye atlamış mevzuya. Ne imiş efendim "temizlenmemeliymiş". Yahu kardeşim sen neye istinaden karşı çıkıyosun? Topraklarımız gevurlara satılacakmış, onaymış. Yahudiler akbaba gibi arazilere göz dikmişler, bizim topraklara... Vay bee senelerdir hiç bu konuşmalar olmuyordu da sanki şimdi bir mayınla ortaya çıktı durum. Kıçınızda patlasın o mayın demek istiyorum kısaca. Mayın dediğiniz şeyin "insan" öldürdüğünü biliyorlar mı acaba bu "insancıklar"... Bir mayının nasıl zararlar verdiğini ya da İran ordusunun zamanında çocukları önden göndererek bütün mayınları çocukların canları ile temizlediklerini biliyorlar mı? Yaratılan güvenlik ilüzyonları yüzünden düştüğümüz kepazeliğe bak alahısen. Zaten bi savaş çıksa ve biz mayınları kaldırmış olsak kesin kaybederiz(!). Ya da Yahudiler toprakları ala ala ala bizi koyuverirler kapının önüne belli mi olur? Hatta o kapıda gümrük kapısı olur. Peki senin ırkın değil mi Almanya'da resmen bir getto kuran, evler alan, topraklar alan... Kendine gelince ohh ohh miss, başkası yapınca ne kadar piss. Bu insancıklarımda sevdiğim tek özellik hemen hükümete şerefsiz demeleri. Ha şerefsizdir değildir bununla ilgilenmiyorum. İçlerinden gelince bir anda şerefsiz diye haykırmaları hoşuma gidiyor. Zira iki yüzlüdür genelde bu insancık tipleri. Ne gibi? Şu meşur Davos Krizinden sonra şovanist duyguları kabarıp Başbakan'ı karşılamaya gitmişlerdir mesela ama öte yandan mayın meselesinde olduğu gibi Başbakan'a el ense çekmeye çalışmışlardır. Mayın çıkarmak meşakatli bir işmiş efendim. Onu oraya gömmek kolay, çıkarmak ise g.t isteyen daha doğrusu para isteyen bir işmiş bunu öğrendim son iki günde (O kadar strateji ve silah konusunda şeyler okudum, mayın hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Bunun büyük bir nedeni artık işlevsiz olması ve güçlü bir silah olmamasından kaynaklı sanırım.) Neyse biz Ottowa Anlaşması'nı 2003'de TBMM'den geçirmiş 2004'de de onaylamışız. Bu anlaşma 1999'da ortaya çıkmış. Şu anda 131 ülke tarafından onaylanmış durumda. Anlaşma gereği 2014'e kadar mayınların temizlenmesi gerekiyormuş beybi. Zaten 3 milyona yakın olan mayınların yarısını imha etmişiz. Daha da dellenmeyeceğim bu konuya..

Diğer bir konu dünya haberlerinden geliyor: "Kuzey Kore manyağı iyice kendini aştı" (Başlık pek bir güzel oldu). Bir güzel nükleer test yaptı bütün dünyanın yüreğini hop hop hoplattı. Amaçlarının sadece defansif olduğunu dile getirdi. 

Şimdi nükleer konusunda da gene silahın kıçta patlaması söz konusu. Nükleer Silahsızlanma Anlaşması diye bir terane var bu konu üzerine. Non-Proliferation Treaty (NPT) diye geçer. Kendileri nükleer enerjinin barışçıl sebeplerle kullanılması haricinde kalan yolları yasaklar. Mesela nükleer silah yapımı, atom bombası yapma gibi... Kuzey Kore 2002 yılında bu anlaşmadan çekilmiştir... Şimdi anlaşma kapsamında IAEA diye bir kurum ülkeleri belli aralıklarla denetliyor. Tabi Kuzey Kore bildiği için yediği naneyi (ki bu nane uranyum zenginleştirmesi ve plutonyum yapımı oluyor) hemen anlaşmayı bırakıvermiş. Bi kaç gün önce de kendileri başarılı bir test ile dünyaya nükleer güç olduğunu kanıtladı. Peki bu ne anlam ifade eder? Şimdi düşünülecek olursa İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri kullanılamayan bir silahı yapıp bir de ona değer biçiyosun ve hiçbir zaman kullanamayacaksın. Ama diyorsun ki bir yandan da "sen bana karışırsan kafana patlatıveririm uranyumu görürsün". Patlatabilir misin? Evet tabi neden olmasın.. Peki bu sırada diğer nükleer güçler elma ve armut mu toplar? Hiç sanmıyorum. Toptan imha projesi istiyosan tabi yaparsın... Zor mirim zor ülkeler sadece güç gösterisi için bu silahla vals ediyorlar. Ama nükleer silahların terörist güçlerin eline geçmesi gibi bir konu var ki o biraz alavere ve dalavereli. Pakistan bu konudaki korkuşu rüya çünkü nükleer silahların güvenli depolaması ("safety storage") biraz zor bir durum. Koca koca kutulara ki özel kutular bunlar doldurularak yerin altına bilem gömüyorlar. Soğuk Savaş bitiminde mesela Rusya "olum ben bunları koruyamayabilirim" diyerek yardım talebinde bulunuyor. Pakistan terörist organizasyonları bünyesinden çıkaramadığı ve de de-facto nükleer güç olarak kabul edildiği için durumlar biraz karmaşık.

En son sinir olduğum konu ise Bursa'da, hastanede çıkan yangın sonucunda 8 hastanın ölmesi durumuydu. Hala gelişmemiş bir ülke olduğumuzun kanıtı oldu. İnsan bu tip durumlar için bir eylem planı yapmaz mı terraneler? Devlet mekanlarında yangında ilk kurtarılacaklar diye yazılar olur, dolapların üstünde sanırım hastaların üstüne de yangında ilk kurtarılacaklar diye yazmak gerekiyormuş. Zira yatağı matağı alarak yogun bakımdaki 17 hastayı dışarı çıkarmaya çalışmış cibilliyetsizler. Nasıl bir eylem planı yapılmaz kaardeşim, nasıl? Anlam veremiyorum...Büyük ihtimalle allah büyük mantığı ile hareket ettiler ve bizim başımıza gelmez böyle şeyler dediler. 

Dün 2 saat sınav gözetmenliğinden sonra mal olma durumu yaşarken bölümün dönem sonu pikniğine gitmeye karar verdim. İçkiler ve yemeklerle bol kahkahalı anlar yaşayarak bu sinir olduğum konuları unutmuştum ama gel gör ki yazmadan edemedim.   

23 Mayıs 2009

Terör ile ilgili Konular


Aylar önce bir ödev üzerine çalıştığımı ve konunun terörizm olduğunu söylemiştim. Cuma günü itibari ile kendisini teslim etmiş bulunmaktayım. Ancak pek hoş olmayan bir şekilde, ödevin bibliografyasının yarısını yetiştiremedim. Hmm hmm hmm.. Sanırım pazartesi günü okula gidip "aaa bak nasıl da yanlış olmuş diyerek hocama uğrayacağım."

Zaten terslik üzerine terslik oldu dün ödevi teslim ederken. Mesela odadaki bilgisayarıma bağlı olan printer ayvayı yedi... Basmadı ödevimi...Sekreterlikteki kutuya bırakmam gereken ödev için son saat 17:30'du çünkü sekreterlik o saatte kapanıyordu ve ben 17:45'de hala çıktı almaya çalışıyordum. En son elimde usp ile koşa koşa sekreterimiz Pınar'ın yanına gidip, "Pınar çıktı almam lazım, E. Hoca beni kesecek" dedim. Çıktıyı aldık. Bu sırada Pınar durdu "herkes kapak bilem yapmış, sende yok" dedi. Bende "Yahu önemli olan kapak mı gözünü seveyim, içerik önemli" dedim. Tabi bu sırada ödeve başlık koymayı bile unuttuğumu fark etmedim. Evet ulen başlığı yok! Direk Abstract diye başlıyor inanamıyorum kendime... İlk defa elime yüzüme bulaştırdım sanırım. Nasıl bir master öğrencisiyim, nasıl bir asistanım, bunu ben yaparsam öğrenciler ne yapsın... Kızıyorum kendime şu anda... Neyse çıktıyı alırken E. Hoca sesimi duymuş, bölüm başkanı kendisi.. Çıktı odasından "nerdesin sen" dedi.. Valla çıktıyı almakla uğraşıyorum, terslik terslik üzerine dedim. Hocam Pınar'ın çıktıyı aldığını görünce ekledi: "Oh valla senin yerine ödevi de biz yapsaydık bari" dedi gülerek. Kem ve küm şeklinde güldüm bende... Rezalet tam bir rezalet...
Odama geri döndüm sonrasında, rahatlamıştım... Yanımda lep ve tapımı götürmüştüm ödevi rahat yazmak için ve eternet denen kabloyu da ona bağlamıştım. Bir leptap'a bir de odadaki bilgisayara bakarak ödev yapmak zor oluyormuş. Şu anda yaklaşık 10 metrelik bir eternet kablosu uzanan leptapta bu yazıyı yazıyorum mesela. Nedeni ise eternet denen zıkkımın girişi bilgisayar ile sevişmekten pek bir keyif aldığı için geri çıkmayı reddetti. Bende okuldaki odada kablonun ucunu takip ede ede ana hatta ulaşıp bağlı olduğu diğer taraftan çıkardım şuursuzu. Bir ara ulen napcaz şimdi kablo Bilkentin zimmetli malı diye aklımdan geçti. Sonra da iyi de koca leptapı da mı zimmetlicem buraya olmaz kardeşim dedim. Şimdi siz diyeceksiniz ki sen becerememişsindir çıkarmayı... Kesinlikle öyle değil. Bilgisayar Mihendisi arkadaşım S. bile dumur oldu dün durumu görünce... Deli gibi bir güç uygulasak bile kesinlikle kablonun ucu çıkmak istemiyor yuvasından. EN son bilgisayarın bütün iç organları olan ana kart, güç inventörü gibi şeylerin elimde kalmaması için güç uygulamayı bıraktım.

Şimdi yazının bundan sonraki kısmı teslim ettiğim ödev ile ilgili efendim. Sıkılacağını düşünenler daha eğlenceli bloglara koşmalı hemen. Ödevin konusu Londra ve Madrid bombalamalarının İngiltere ve İspanya'nın cevabı (state respose) bakımından karşılaştırılmasıydı. Bana göre terörizm de iki önemli durum var. Birisi recruitment diğeri ise response (Yahu yok mu bunun Türkçeleri diyorsan bilmiyorum var sanırım. Recruitment dediğimiz organizasyonların kendi düşüncesi ışığında olan kişileri bünyesine almasıdır. Response dediğimiz şey ise ülkelerin bir atağa nasıl cevap verdiğidir).
El-Kaide hem lokal hem de global bir terör örgütü olduğu için katılım sayısı çok ama çok fazladır. Bu arada katılım derken kalkıp bir kağıt imzalamıyorsunuz ya da SSK yapıyor musun demiyorsunuz adamlara. Ayrıca bazı küçük gruplarda El-Kaide adına hareket ettiğini de unutmamak gerekir. Yaptıkları eylemleri El-Kaide'nin bir kolu olarak yaptıklarını savunuyor bu kişiler. İspanya'daki durum da bu şekilde olmuştur. El-Kaide'nin bir kolu olduğunu savunan grup 2004 yılında 4 tren istasyonunda atak yapmışlardır. Atak tipi intihar bombacılığıdır. Kimi kaynaklara göre 191, kimine göre ise 192 kişinin ölümüne yol açmış bir eylemdir bu (Sayılmayan bir kişinin kim olduğunu çok merak ediyorum. Ancak şimdi düşündüm de büyük bir ihtimalle sayılmayan kişi intihar bombacısının kendisi çünkü gazete haberlerine bakarsanız bu tip konularda genelde bilmem kaç sivil ve intihar bombacısının kendisi öldü derler...Oleytooo bir anda aydınladım bak, ama ödevde sayıyı kaç verdim acaba).

İspanya'da El-Kaide'nin attağı seçimlerden tam üç gün önce gerçekleşmiştir efendim. Burada bir durmak gerekiyor çünkü eğer El-Kaide'yi dini amaçları olan bir grup olarak görüyorsanız Madrid atakları size politik amaçlar güden bir organizasyon olduğunu söyleyebilir. Nasıl oluyor bu. Şimdi Osama bin Laden'in söylediğine göre kendilerinin bir kaç amacı vardır: (1) İslam Halifeliğini oluşturmak. (Bu Halifelik bütün İslam ülkelerini kapsayacak. İspanya topraklarında bundan seneler seneler önce İslami devlet olduğunu unutmayın. Sonra bu İspanyalılar gelip darma duman ediyor ortamı. Yani İspanyanın topraklarını da kapsıyor bu halifelik isteği). (2) Amerika ve kankalarını Orta Doğu'dan atmak (Çünkü Amerika işgalci devlet olmanın dışında bir de bozulmuş kültürleri ile Orta Doğu'daki devletlerin aklını başından alıyor). (3) İsrail'i darmaduman etmek... gibi ve gibi ...

Bu adamlar şimdi İspanya'da patlatıyorlar kendilerini, eş zamanlı olarak... 3 gün sonra seçim var.. Sağ parti Aznar yine mi seçilecek yosa Sosyalist Parti Zapatero mu gelecek, önemli bir konu... El-Kaide Irakta olanlara sinirlenmiş. 2003 yılında kendilerine Iraq Propaganda grup diyen bir grup İspanyaya internetten meydan okumuş. Irak'taki askerlerini çekmesini yoksa sonuçlarına katlanacağını söylemiş. Ama İspanyol hükümeti durumu kale almamış. Zaten ETA ile uğraşmaktan Mr. Aznar umursamamış El-Kaideyi. Ama ne demişler, istemediğin ot bilmem nerde biter ya işte o hesap 2004'de bum!
İspanyol halkı Aznar hükümetinin Amerika ilen işbirliği yapmasına zaten dellenmiş, bir sürü gösteriler yapmış aleyhinde zamanında hatta Irak'taki İspanyol askerlerinin geri gelmesini istemişler. Ama Aznar onları da kale almamış. Peki Aznar'a ne yahu El-Kaide'i kıçına takmamak falan... Nedeni bana göre şudur: Aznar ETA ile El-Kaide'yi aynı çatı altında tutmak istemiştir. Böylece ETA ile olan savaşında tüm dünyadan haklı olduğunu kabul ettirebilecektir. Zaten bir açıklamasında Aznar "her ne kadar iki organizasyon aynı olmasa da aynı şekilde savaşılmalıdır" demiştir.
Patlamalardan sonra İspanya halkı hiç olmayan bir yüzde ile seçimlere gitmiş ve Sosyalist Parti ve başındaki Zapatero'yu başa geçirmiştir. Aznar'ın patlamalardan hemen sonra ETA'yı sorumlu göstermesi bunda önemli bir etkendir. Halbuki oturup düşünseler ETA'nın hiçbir zaman intihar eylemleri ile atak yapmadıklarını fark edebilirlerdi. Ama oturmamış ve düşünmemişler efendim. İşte bakın response dediğimiz şey duygusal olarak hareket etmekten ziyade bir durup "ulen bu da ne ki, niye oldu ki?" diye düşünmeyi gerektirir. Seçimle başa gelen Zapatero'nun ilk işi ise Irak'taki askerleri geri çekmek olmuştur. El-Kaide'nin amacına uğraştığı söylenebilir bu açıdan, ancak bu amaç tamamen politiktir, durumda hiçbir şekilde dini nedenler bulunmamaktadır. Ancak bazı yazarlar Zapatero'nun Irak'taki güçlerini çekmesine rağmen Afganistan'daki sayıyı artırması bakımından hükümetin politikayı değiştirmediğini savunuyorlar. Gevur yazarlar, ne alakası var ulen demek istiyorum ama evet alakası var. Şimdi sen görünüşte bir yerden çekiliyosun ama diğer yere daha da bir dayanıyorsun... Ancak şöyle bir durum var... Ülke politikalarında halkın rızası pek bir önemlidir. Iraktaki savaşı tamamen haksız ve yanlış olarak gören İspanyol hakı o dönemde Afganistana pek bir şey dememiştir. Afganistandaki NATO gücünü de düşünecek olursak sadece ABD'nin içinde olduğu bir durum olarak görmeyiz diye düşünüyorum...

İşin garip yani bu Iraklı Propaganda grubu öyle laflar etmiş ki efendim: Mesela şunu demişler.. "Evet biz Saddam rejimi zamanında da tecavüze uğruyoduk ama sizin koalisyonunuzla da aynı şeye maruz kalıyoruz. Biz özgürlük istiyoruz ve siz bizi domine ediyorsunuz. Siz gelip bizim ülkemizi ve kültürümüzü mahfederken, insanlarımızı öldürürken bir şey olmuyordu da biz sizinkileri öldürünce mi olay oluyor. Biz askerleriz ve bu da bir savaş." Aslında düşününce ne kadar da mantıklı geliyor değil mi?

Düşünsenize yaşadığınız alana şimdi biri bomba atıyor ve her gün tekrarlanıyor bu... Bir süre sonra delirmez misiniz? Bu düşünce milliyetçi bir düşünce değildir efendim. İki taraflı da doğru olan bir düşüncedir. Mesela siz gidip 3000 kişiyi öldürün, onlar da gelip sizi öldürsün. Ya da siz zamanında Kürtlerle PKK'yı bir tutun, sıkı yönetim uygulayın sonra da onlar şiddete başvurunca sinirlenin. Yahu hala anlaşılmadı gitti, şiddetle sorunlar çözülmüyor. İşte bu noktada da önemli olan nasıl cevap vereceğin oluyor. Şiddete şiddet ile mi cevap vereceksin yoksa sosyal politikalar geliştirerek, empati kurarak mı?

Konudan saptım biliyorum, ödevi anlatıyordum.. İspanya dedim ve durdum. İngiltereye geçemedim bile... Ama yoruldum okurum.. İdare ediver artık bu kadarıyla.. Zaten terör hakkında konuşmak ya da yazmak çok zor oluyor sorma..
Ayrıca arkadaşlarım aradı Ahlatlıbel'e gidiyorum şu anda o yüzden kısa kesmem lazım... Seda'nın 3 kedisini kutulara doluşturup salıvereceğiz. Kalanları toplayacağız sanırım..

21 Mayıs 2009

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Dün akşam hastası olduğum program 5N 1K'da, Cüneyt Özdemir, Anadolu'nun Kayıp Şarkıları adlı belgeselin Cannes'daki gösteriminin ardından yönetmen Nezih Ünen'le deniz kenarında bir röportaj yaptı. Bu belgeselden daha önce haberim olmamıştı. Kanepeye uzanıp 'bakalım neymiş' lakayitliğinde ortasından izlemeye başladım. Röportajın ortalarına doğru şöyle bir doğruldum, bitmesine yakın internet başına gitmek için ayağa kalkmıştım.

Nezih Ünen'in sürekli belirttiği gibi, belgeselin konusunu anlattığınızda herkes "hmm hmm" deyip geçebilir. Zira konu, Anadolu'nun ücra köşelerindeki özgünlüğü koruyan köylere gidip, 'kayıp şarkıları' kayda almak. Sizin de 'ya ya' diyip geçecek olduğunuzu tahmin eder gibiyim. Fakat durum farklı, hem öyle böyle değil. Programda ucundan gösterilen /dinletilen kısımları bile o kadar muazzam ki, "hemen, şimdi izlemeliyim" sabırsızlığına girebiliyorsunuz.

Kayıtları şenlendiren "Nezih Ünen Group"un (konser grubu) kimlerden oluştuğunu da hemen aşağıya yazdıktan sonra belgeselin sitesinden snopsisi de bir aşağısında paylaşayım:

Alp Ersönmez : Bas
Mert Önal : Davul

Sarp Maden : Gitar

Serhat Ersöz : Keyboard
Osman Aktaş : Kaval
İzzet Kızıl : Perküsyon

Nezih Ünen : Saksofon, keyboard


Antik kültürleri, imparatorlukları, mitolojileri ve yaşanmış görkemiyle dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu’nun 10 binyılı aşan bir geçmişten kalma egzotik mekanları ve insanları arasında yaşanan bir müzikal yolculuk.


Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, bir müzikal-balgesel olarak belki de türünün ilk örneği: Anadolu halkının kendi mekanında ve provasız kaydedilen otantik performansları, 20 benzersiz şarkı halinde yeniden düzenlenirken bazıları ise orijinal halinde bırakıldı.


Bu yolculuk, müzik ve kültürün nasıl olup da hayat, coğrafya ve çalışma ortamından türediğini gözler önüne sererken, Anadolu’nun zengin kültürleri de müzik, dans ve ritüeller temelinde keşfediliyor. Bu insanları saran ve yaşam biçimlerini etkileyen büyüleyici çevre de filmin şiirsel anlatımına katkıda bulunuyor.


Müzikal -belgeselde bir de, gittikleri ortamlardaki doğal seslerden montajlanarak oluşturulmuş bir şarkı var ki, ahh. Cüneyt Özdemir sorusunu sormaya başladığı anda "len bu Dancer in the Dark'taki aklımdan çıkmayan fabrika sahnesi gibi mi acaba" diye düşünmeme kalmadan Nezih Ünen aynı filmden bahsetti. Yalnız, filmde, fabrikadaki seslerden oluşturulmuş müzik bir kurgu ile elde edilmişti elbette. Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'nda ise, filmden sonra ellerindeki malzemelerden çıkarılmış bir şarkı söz konusu. Sadece ucunu dinlemek bile çalışmanın ne kadar heyecan uyandırıcı olduğunu gösteriyor.

Daha önce bahsettiğim Futuristika'da da Özkan Şahin vermiş haberi. Bir yıldan fazla olmuş hatta ama kaçmış işte gözden. Buradan siz kaçırmayın bari. Film, biraz gecikme ile, sonbaharda vizyonda imiş. "Sonbaharı hiç bu kadar beklememiştim."

20 Mayıs 2009

Kadın Doğum Uzmanına Gitmek #2

Kısa ve öz bir yazı yazacağım bu sefer bu konuyla ilgili... konu zaten benimle ilgili olmadığı için komik durumlar ortaya çıkmadı. Geçen gün Polonyalı arkdaşım J.'nin canı sıkkındı, aldım onu okulun Kadın Doğumcusuna götürdüm -bu arada fark ettim ki iş sahibi insanların iş alanlarıyla ilgili konularında -cı ve -ci, -cü eki falan takıyorum. Tamirci, kadın doğumcu, marketçi gibi. Bir de canı sıkkın olan herkesi Kadın Doğumcuya götürmüyorum yanlış anlama. 

Doktor Bey kendisini muayene etti. Ondan sonra geldi Türkçe bana olayı anlatmaya başladı. Konuya tabi ki de tam hakim olan ben "biliyorum ama şu şöyle değil mi? siz nasıl bunu anladınız? emin misiniz?" şeklinde sorular sordum. Adamın son lafı anestezi ilen ameliyat lazım arkadaşına, maazallah kanser bilem olabilir şeklinde oldu... J. tabi bana bakıyor o sırada ne oluyor diye... 

Neyse çıktık doktordan, oturduk çimlere. Deli gibi çalışmam gerekiyor ama kıza da durumu anlatacağım ve biliyorum ki bütün gün onla takılacağız sonrasında. Çalışmalar falan yalan. Tabi ki de öyle oldu. Anlattım tabi, üzüldü, üzüldüm... Konuştuk konunun üzerine, geçer dedik... Bağışıklık sistemini arttırmak için ilaçlar önerdim, kiviler, muzlar hak getire...

Sonra Oetopedistim K.yı aradım. Bir gün önce sana nasıl yardım edebilirim, bir sorunun olursa çekinme demişti. Dedim ki yardım etmek istiyordun, o zaman durma et. J.'yi de ismen tanıyosun zaten, durum böyle böyle... Bize bir jinekolog insanı lazım, ameliyat lazım, bir de neşter falan bulursan getir... Tamam ayarlayacağım bir kaç güne geri dönücem sana dedi...

Geri döndü, ismi pek mi pek süperto olan bir Kadın Doğumcu adam buldu, Doktor U. Dün ona gittik... Tabi Doktor U. iki hatunu görünce karşısında hafif flörtengiz hareketlere girmeye başladı. Aslında flörtengiz denemez bu davranışlara, adam normal normal konuşuyor ama sürekli hamile kadınlar, yok efendim uzun don giyen teyzeler görmekten doktorlar bıkkınlık geçiriyorlar efendim. Sonra aklı başında iki kişi gelince de inanamıyorlar... Konuşmalar konuşmalar üstüne... Doktor U. dedi ki sana şu ilacı yazarız olmadı, hemen ameliyat yapmıyoruz biz. Ben tabi bilmiş insan atladım: "ama o ilaç vajinal kanala sürülemez, prospektüsünde bile der haricen kullanmak gerekir diye" (Doktor U. dumur ve açıklama modu).

Neyse uzatmayacağım konuyu. J muayene oldu tekrar. Doktor U. geri geldi. Arkadaşınızda bahsettiğiniz tanıyla ilgili hiçbir emare mevcut değil dedi...Haydaa!! Eee ne peki, basit bir şey.. İlaç vereceğim ve geçecek... "ee o zaman öbür mal insanı doktor niye böyle laflar etti?". Doktor U. "valla ben onu bilemem ama benim muayenem sonucunda ortada bahsedilen hastalık yok. Buradan neyi anlıyoruz: İlk gittiğimiz kadın doğumcu aslında neymiş: baytarmış. 

Beyza dumur... Doktorlara olan inancını bir kez daha sorgulama durumu... Konuyla ilgili yapılacak tek bir şey kaldı, o da bir önceki doktoru bu teşhisinden dolayı şikayet etmek... Kendisi yüzünden J. 150 tl'yi özel muayeneye bayılmak zorunda kalmış ve bir hafta da ya kanser olursam diye gezmiştir. Ben ise bir haftadır yazmam gereken paperı bırakıp J.'nin gönlünü hoş tutmaya çalışmakla uğraşmışımdır. 

19 Mayıs 2009

Aslanların Tarihi! Coming soon...

Bildiğiniz gibi, atasözlerine meraklı bir yapım var. Önce şuradan sonra buradan bir atasözü öğrendim. O kelimeleri buraya düşmeden içim rahat etmeyecek.:
.
.
.
"Aslanlar kendi tarihçilerini yetiştirene kadar
destanlar avcının zaferini yazacaktır."
.
.
.
Çevremizde olup bitenler için; medyanın, hükümetin, başımızdakilerin, yanımızdakilerin bizlere söylediği her şey için; geçmiş için, bugün için en az bir kez aklımıza gelirse; her seferinde "bir dakika lan, bu kadar da kusursuz biçimde haklı olamazsın bence" dersek aslanların tarihine coming soon diyebilecek kadar umutlanırız belki.

18 Mayıs 2009

East Coast Vs. West Coast İnsanları


Ankara'da oluşturduğum küçük çaplı örneklemime dayanarak ki bu örneklem bir elin parmaklarını geçmeyecek okurum, Amerika'nın Doğu Yakası (East Coast) insanlarıyla Batı Yakası (West Coast) insanlarını karşılaştırma yoluna koyuldum. Uygulanan örneklem San Fransisco, Oreagon, Washington DC ve New Yorker'lar için geçerli. Gerisini bilmem. Bu Amerikalılar işi gücü bırakmış ülkeyi bölüşemez hale gelmişler efendim. Karı kız davasından çıktığını düşündüğüm hasımlık aralarında "sen west coastlusun bilader, bir rahat bir rahatsın ki ülke batsa umrunda olmaz" ve "ulen sen east coaslusun diye adam mı oldun, eğlence nedir bilmezsin, soğuk nevalenin tekisin" şeklinde itilafa neden olmuştur. Bir west coastlunun büyük büyük dedesinin east coastlu bir hatuna abayı yakması sonucu herkes yerini, yurdunu bilsin şeklinde bir kan davasının ortaya çıktığını düşünmekteyim. Hatta olayın bir yerinde kesin bir Türk hatun da devreye girmiştir (Biyolokum Düygünün son yazısından esinlenerek atalarıma kadar daldırdım olayı. Teşekkürü borç bilirim).

Her ne kadar Batı Yakası insanının sıcak kanlı olduğuna dair söylemler varsa da sen buna inanma, çünkü benim örneklemim tam tersini ortaya koyuyor. Burada west coast insanı L. ile east coast insanı D.'nin karşılaştırmasına girmeye karar verdim.
Bir önceki yazıda çorap üstü sandelet giydiği için gözümden düşen L.'den size bahsetmiştim. Bu zat-ın annesi Ankara'ya geldi bir kaç gün önce, ismi Conzi. Conzi ile şükran günü akşamı (thanks giving) skype vasıtasıyla konuşmuştuk. O bakımdan geldiği gibi bir ayarlama yapılarak akşam yemeğine çıkıldı. (Her iki ecnebinin durumunu sabit tumak açısından D.'nin- diğer ecnebi- ailesinin geldiği zamanki yere götürdüm Conzi'yi.) Amaç belliydi aynı koşullar altında nasıl farklı tepkiler ortaya çıkabilir. Conzi tatlı bir kadın, zamanın hippisi ve Beatles falan dinliyor. Hiç L.'ye çekmemiş bu bakımdan. Beytiler söylendi ve ben açlıktan öldüğüm için hop mideye attım, sildim süpürdüm tabağımı. Conzi ve L. tek beytiyi birlikte yediler*. Sonra da tabakta kalan 3 dilim beyti için paket istediler. Bu bize ters kardeşim, 3 ince dilim için paket mi istenir allahısen, at ağzına gitsin de mi? Hatta o 3 dilime bakarak bu benim dişimin kavuğuna yetmez yahu diye içimden düşündüm. Ortamdan kalkılacak tabi ben her zaman olduğu gibi atladım cüzdanıma, konu L. olunca beş kuruş param geçmesin sonra hesabını yapar diye düşünüyorum zaar. L. de sesini çıkarmadı tabi. Kendi payımı verdim alman hesabı. Sonra Conzi L.'ye bakıp benim payımı da sen verdin" dedi. L. evet diye başını salladı. Anneden gelen cevap şu oldu: "Tamam ödeşiriz". Ne ödeşiyorsunuz yahu, 10 tl'nin muhabbeti dönüyor masada anne ilen evlat arasında, olur mu len böyle şey? Bu bireyselcilik zor zanaat...

*Bir beytiyi iki cüsseli insan nasıl paylaşır sorusunun cevabı pintilerse diye cevap buluyor bende. Her ne kadar olayı abartmamaya çalışsam da L. ile çıkarken de bahşiş diye bir şeyden bihaber olmasından, iki kuruşun hesabını tutmasından bu genellemeye vardım. Hatta bir keresinde "hadi kalkalım beybi" demem sonucunda "ama hesabın üstü gelmedi" demesi ve benim "ulen 3 tlnin hesabını mı tutuyon yahu, bahşiş diye bir şey duymadın mı sen gülüm" demem onun da "ama ama ben Türkiye'de ne kadar bahşiş bırakılacağını bilemediğimden bırakmıyorum" demesi ve benim "%10 seni gevur" demem bir olmuştu. Bir de Amerika'da bahşiş bırakmayınca insanı yerinden yurdundan eder bu Hispanikler okurum, o yüzden ayrı bir önemlidir bahşiş mevzusu. Ama benim karşımda mal mı mal bir insan olunca tabi Hispanik falan dinlemiyor (Çok geçirdim kendisine ama iyi insandır özünde, severim).

Diğer örneklemim olan D. ve ailesi ile aynı yere gitmiştik. Kendileri east coast insanları. Elen pek bir sevimli insandı Conzi gibi... Oturup deli gibi yemek yiyerekten geceyi tamamladığımızı hatta sonra da bahçeliden evime kadar yürüyerek beni eve bıraktıklarını hatırlıyorum. Hesap konusunda takılı kaldın de mi? Ben ne kadar ısrar etsem de hesabı bana ödetmemişlerdi okurum. Hatta yürürken bir pastaneden D.'nin babası David'in "yahu şu meşhur Türk tatlılarından mı alsak gitmeden" demesi sonucunda pastanedeki her tatlı çeşitinden birer ikişer aldığımızı, Elen'ın da beyza'ya da alalım eve gidince yer dediğini hatırlarım. Gözlerim yaşardı valla şimdi. Ben nerden bileyim ki onlar iyi niyetli insanlarmış (taş ve baş ve vurma işlemini gerçekleştiriyorum şu anda). Bunun dışında D. insanı ile çıktığım süre boyunca da hiç hesap üstünden gerginlik yaşadığımızı hatırlamam. Bende olunca ben verirdim, onda olunca o...Yok efendim bahşiş bırakılır mıymış falan gibi olaylara da girmeyerek %10-15 koyardı sevgili D.
Bu iki örneklemi West Coast ve East Coast diye ayırmak ne kadar sağlıklı oldu bilemiyorum. Bir de eski erkek arkadaşlarımı fare denekleri gibi görerek örneklem oluşturmam da gayet sağlıksız biliyorum. Belki de ikisi arasındaki farklılık birinin Oreagon gibi bir yerden diğerinin ise D.C.-Maryland 'den çıkma olmasıdır. Büyüdüğün yer önemli tabi ki de.

Bir farklılık da aile yapısı bence. Şimdi Conzi- yani L.nin annesi hippi dediydim ya kendisi zamanında hatunlardan da hoşlanırmış. Biseksüel miydi o dönem yoksa lezbiyen miydi bilmiyorum. L. bir gün beni teyzem de teyzem diye bahsettiği bir insanla tanıştırmıştı. Meğer teyzem dediği kişi annesinin eski kırığıymış. L.'nin babası uzunca bir süre "olmaz kardeşim istemem ben A. ile görüşmeni" dese de Conzi görüşmeye devam etmiş. Sonra da zaten A. aileden biri olmuş. Ne kadar tuhaf değil mi? Düşünsenize bir gün geliyor ve çocuklarınıza diyorsunuz ki senin yıllarca teyze bildiğin Seval var ya o aslında benim eski yavuklum. Biz bir sevişirdik bunla var ya sabahlar olmasın. Tabi tahmin edemez çocuk, sevişme kelimesini yeni yeni dağarcığına koymuş sen bir de lezbiyen, kırık gibi laflar ekliyosun.

Yabancıları seviyorum kardeşim çok garip yaratıklar. Geçen sene Finli bir çocukcağız vardı mesela J. Bir gün J. nin evinde bilgisayar başında bir şeylere bakarken koluma dokunmaya çalıştığı için "ulen ne dokunuyon koluma, iki dakka rahat dur, ne len Finlisin de adam mısın" gibi laflar ederek çekip gitmiştim. Bu sinirimin nedeni kendisinin kız arkadaşının olmasına rağmen hala eli yüzü oynaşta olmasından kaynaklıydı. Deli oluyorum böylelerine. Yok efendim tipim düzgün, zaten sarışınım, türk kızı nirden bulacak benim gibisini modu var bu tiplerde...

İşte L. ile D. nin karşılaştırmalı analizinin sonucu bende şöyle oluştu:
  • D.nin bir yerlerinde kesin Türklük var, L. ise biraz Kayserili gibi
  • D. biseksüel olabilir, L. ise sadece anne tarafından biseksüelite nedir biliyor.
  • D. bonkör, L. cimri
  • D. liberal, L. biraz daha muhafazakar
  • Her ne kadar L. de Kayserilik olsa da Yahudi asıllı olan D. zira annesi-Elen-Yahudi. (Yahudilikte anne yahudiyse çocuklar da direk Yahudi oluyor efendim. Misal baban yahudi annen Müslüman, sen nesin? Yahudi değilsin çünkü annen yahudi değil, müslüman mısın, ona sen karar ver artıkın).

  • Amerikalıların Türklerde şaşırdığı şeylerden biri Türklerdeki saç modellerinin Amerika'da 1990'larda uygulanıyor olmasıymış. Örneğin hatunlardaki perçem ya da Türk erkeklerinin saçlarının arkasını biraz daha uzun bırakması (Bu noktada kendilerine çorap üstü sandalet olayını tekrar hatırlatırım)

  • Ayrıca Amerikalıların Türkçe'de en kolay öğrendikleri ve en sevdikleri zaman eki "mişli geçmiş zaman". Doğru kullanamıyorlar ama seviyorlar.

15 Mayıs 2009

Çorap üstü Sandalet


Erkeklerin yapmaması gerekenler başlığı altında toplamak istiyorum aslında bu yazıları. Mesela Berfu'nun şu gömlek üstü süveter (GÜS) ile ilgili olan yazısı ve şu anda başladığım yazı bu kategori için ilk girişler olabilir. Böylece sümsük ya da hatunlar tarafından sümsük görülen bu model erkekleri biraz daha kendine getirebilir ve en azından markette yer almalarını sağlayabiliriz. Ne marketi olum elma-armut muyuz biz dediğini duyar gibi oldum? Öyle market değil be yavrum, artizlik çekiyorum hani ekonomideki alan, piyasa, market hesabı...

Dikkat ettim de bir şeyin üstüne alakasız bir şey giydiğin zaman nefes kesici oluyor. Gerçekten nefesim kesiliyor o durumlarda benim, dumur oluyorum zaar. Unutuyorum nefes almayı. Boğulmadan önce de tanrı "hadi gene iyisin bakh" şeklinde sırtımı sıvazlayarak tekrar dünyaya dönmemi sağlıyor sanırım.

Şimdi bu çorap üstü sandaleti (ÇÜS) hala yapan var mı diyeceksin? Evet var, malesef var. Kardeşim ben ayakkabıya dikkat ediyorum işte. Zaten benim için mühim bir mevzu sen bir de işin b.kunu çıkarıp ÇÜS modundasın. Ha tabi bunu yapan insan benim eski erkek arkadaşım o ayrı. Belki de beni sinir etmek için yapıyordur bilemiyorum. Birlikteyken de zaten ayakkabılarını beğenmezdim ya ben onun... Bu kadar değildi tabi, sadece hoş durmuyordu. Spor yapmaktan ayaklarının bir kısmı yana doğru döndüğü için miydi acaba? Sonuçta benim anlamam gerekirdi bu gelecek günü... Türk'üm...Erkeğim, sen kulağına küpe et bu durumu. Len bunu anca Amerikalı yapar deme, pek çok Türk'te de aynı durumu gördüm.

L. insanı geçen derse geldi, yanıma oturdu. Gayet normaldi tabi.. Muhabbet ediyoruz falan... Görüşmemişiz bir kaç haftadır, özlemişiz birbirimizi... Ta ki ben onun çorap üstü sandaletini görene kadar...Ondan sonra özleme durumu bitti. Dersin ortasında paşa hazretleri ayağını öndeki sıraya doğru uzatınca ben "hayır hayır olamaz!!!" şeklinde içimden bir çığlık ataraktan nefes almayı unuttum. O sırada tanrı hazretleri sırtımı bir kez sıvazladı ve bana "yaaa bakh iyi ki bahar gelmeden ayrıldın bu ecnebiden yoksa rezil olacaktın yanında" dedi. Ve ben tekrar nefes aldım. L. gri renkte bir çorap ve gri renkte bir sandalet giymişti o gün...

Düşünsenize allahısen topuklu olan açık bir ayakkabı ve üstüne de çorap giyiyorum? Nasıl hoş bir durum mu? Değil değil mi? O zaman sen neden yaparsın be kardeşim. Yapma kaçırıyosun kızları, adam ol azıcık.

Bu konuyla alakalı olması bakımından yapılmayacaklar #3'ü de ekliyorum izninizle:
Gene ayakkabı ve çorap mevzuları... Şimdi efendim eğer şort giydiyseniz mümkünse ayağınıza giydiğiniz ayakkabı güzelcene olsun ve içine giydiğiniz çorap "topuk çorap" diye adledilenlerden olsun. Uzun çorap giyip onu aşağı çekmeyin, ya da uzun çorap giyip onu yukarı sakın ama sakın çekmeyin! (Babam bu ikinci durumu yapıyordu bir ara, hala yapıyor mu acaba? Ay çok güldüm şimdi). Neyse konu ciddi, geçiyorum babamı...

Yani siz neden olmuyor, neden bu kız bana bakmıyor falan diyorsanız kesin bir yerinizde kusur vardır. Görünüşteki kusurlar bu tip kesinlikle hoş karşılanamayacak şeyler olabilir. Onlar ortadan kalkarsa pazarda yerinizi alırsınız. Ancak malsanız, yani doğuştan mal geldim mal gitcem hali varsa sizde isterseniz altından giyinin bi değer etmezsiniz malesef.
(Ama iyi haber: bu blogu okuyorsan mal değilsindir emin ol... Tanrım bu biraz fazla oldu di mi... Dur dur dur kesme ne..fe...si... mi....Öhö ..ö..h..öö)

14 Mayıs 2009

Muteber Nesne

Şu Ergenekon meselesi bitse, biraz uzaklaşsak, baksak ve anlasak artık! Şimdi durduğum yerden 68'i, 71'i ne bileyim 80'i filan tam içinde yaşayıp "valla tam ne oldu anlamadık o zaman" diyenleri 'kayıtsızlar' diyerek suçlama hakkım elimden alındı. Zira hissediyorum, çocuklarım da bana soracak: 'Anne, tam ortasındaymışsın o dönemin. Ne oldu, neden bir şey yapmadınız?" diye. O anda, Uykusuz'un bir kapağı aklıma gelecek. Dönüp de göstermek için buraya ekleyeyim:


En üstteki çalışma İç Mihrak'tan.
Kapak Mizah Haber'den.
Başlık şu söze nazire malumunuz

13 Mayıs 2009

Biri Erkekleri Durdursun


Bu aralar nerede birisi ile tanışsam ya da kiminle sohbet etsem hep bir laçkalık mevcut. Kesin bu laçkalık benden kaynaklanıyor ama blog benim kardeşim, burada işin ucunu erkeklere değdirmekle görevlendirildim. O yüzden yok efendim sen kuyruk sallıyosundur, ateş olmasa nerden görecen dumanı falan gibi laflarla gelmeyin. Ben sıcak ama pek bir sıcak kanlı bir insanım biliyorsunuz (nasıl bugün kendimi övesim var. Valla katlanacaksın, dün gece sarhoş oldum. Bir günde ancak toparlanan bünyeye sahip olmak pek bir kötüymüş).

Ben kuyruk sallıyor muyum? Ya da neden genel itibari ile erkekler İzmir'de yetişmiş bir kız görünce "kuyruk sallıyor len bu bana" gibi bir durum içine mi giriyorlar? "Hadi canım hoşt" demek istiyorum böylelerine (bir süre ne acayip len bunlar diye takip ettiğim tiki kız bloglarından aldığım yeni bir söylem hadi hoşt, sen kimsin de bana bakıyorsun modu). Bu tip erkeklerle oturup sohbet ediyorsun, muhabbet hep bir canım, cicim, bitanem falan üzerinden dönüyor mesela. Hangi ara bitanem olduk diye sorasım geliyor ancak henüz o kadar sivri değil dilim. Susuyorum şimdilik. (Bu 1)

Bir tip daha var ki geçen düşündüm. Hatun kendini böyle bir halt zanneder, tıkış tıkış giyinir, süslenir, yakışsada yakışmasa da saçlar sarıdır, içinden ufak bir aslanın atlayabileceği büyüklükte küpeler takar, biraz safça ve salaktır, hayat bi ona zor gibi davranır, tek derdi ertesi gün alacağı ayakkabının şeklidir mesela... İşte bu tip hatunların erkek hali de var. Hatun olunca tiki len bu diyip geçiyoruz da erkek böyle olunca ne diyoruz diye düşündüm geçen gün. Concon kelimesi aklıma geldi... Bu tip erkekler genelde o yukarda bahsettiğim ablalarla takılırlar. Ayağına lacoste'dan başka ayakkabı, üstüne de diezel'den başka bir şey giymeyen erkek modeli ile aslan terbiyecisi hatun bence çok uyumlu oluyor. Ancak eğer bu tip bir erkek size gözü koyarsa "ohaa ve çüş" demek istiyorum sadece (bu da işte o kızlara benzemeye başladığımı o yüzden bu tip erkeklerin de ilgi alanına girdiğimin kanıtı). Evet bu durum mevcuttur. Kendisine asla aslan terbiyecisi olup o koca koca küpeleri takmayacağımı ve tiki modeli takılara gelemediğimi söyleyerek olayı kapatıyorum (Bu 2)

Bu erkek camiasının bu kadar rahat olmasının bir nedeni benim rahat rahat "konuş ya sen rahat ol" dememden kaynaklı. Diğer bir nedeni ise erkeklerin içinde ne bileyim bir gudiklik, bir puştluk bir kendini bilmezlik yatıyor olması. Mesela iki kere güldün diyelim espirisine 3. kez gülersen kesinlikle olum bitirdin sen bu işi, bağladın bu kızı diye düşünür. Nereye bağladın, belki ben güleç bi insanım olamaz mı? (Bu 3)

Başka bir tip de garip espiriler yapar sana yazacam diye. Bu insanlar için çok büyük bir klasman yapamadım ancak espiri anlayışları klişe ve ırkçı şakalardan oluşur. Ancak kendinizi Pulp Fiction filminin içinde hissediyorsunuz bu tip insanlarla. Salakça bir muhabbetin deli gibi uzaması bence Pulp'ı Fiksiyon yapan en önemli durumdur. Neyse oturursunuz bir barda, zaten kafalar bir milyon olmuştur ve o ecnebi tanıştığınız biri espirilerine başlar: (Bu da 4)

ADAM:  Two Jews walking in a bar... (İki Yahudi bir barda yürürken...)
SİZ:       Why to have jokes on Jews?  (Neden Yahudilerle ilgli şakalar yapıyosun?) (müdahale ile espirinin tamamını dinlemeyi istememe hali)
ADAM:  Ok then how about black priests? (Tamam o zaman siyahi rahiplerden bahsedeyim?)
SİZ:  Are you f.cking kidding me?  ( Benlen t.şak mı geçiyon len sen- in kibar hali)
ADAM:  Baby jokes?   (Çocuk şakaları?)
SİZ:  From whom have you learned these jokes? (Kimden öğrendin len bu şakaları?)
ADAM:  Jim   (Cim)
SİZ:  I guess Jim is a pedophile, ha? (Cim sübyancı herhal?)
ADAM:   Ok ok... But you see you are laughing, you see, see see... (Ama bak gülüyorsun, bak, bak güldün işte espiriye). Burada heyecan basıyor Adam'ı...

Ve siz işte tüm o kendinize güvenen halinizle cevap veriyorsunuz karşınızdakine...Hazır cevaplıkta valla üstüme yok bilirim. Yani sen daha bir şeyi derken (erkek olan yaratık) ben onu alır ters çevirir ağzına geri yapıştırabilirim. Böyle bir becerim var. Bu beceri bazen beni deli ediyor çünkü bu yüzden insanlar "aman şuna da bak kendini bilmiş" gibi laflar edebiliyorlar. Ancak bu becerinin bir amacı var. O da len sen kimsin düdük bana laf söylüyonun karşılığı oluyor.

Bir de bu hazır cevaplık durumu açık sözlülükle birleşince felaket bir durum ortaya çıkıyor. Bunu genelde arkadaşlarım dile getiriyor. Benim kadar direkt bir insanla karşılaşmadıkları için şu Türkiye'de (ki yurt dışında da yarışma olsa top 5'i zorlarmışım) bunlar benle ilk tanışınca "len olum oynuyo be bu kız" diye düşünüyorlar. Oysa oynamak nedir len, hayat sahne de ben mi oynuyorum içinde.. Zaten işi gücü bıraktım kendimi size kanıtlamaya çalışıyorum de mi? Neyse zaten 1-2 haftaya bakıyorlar ben hala aynı hareketler içindeyim, "olum günahını aldık len kızın, neyse allahtan haberi yok" felan diye ingilizce konuşuyorlar aralarında. Sonra da gelip bana "you are pretty cool dear" diyorlar. 
Neyse dün gece hem hazırcevap hem de direkt halimdeydim. Ve tabi ki de sarhoşluğun verdiği etki ile:

BEN: why are you so insisted on these kind of silly jokes dude? 
Are you racist? 
Be intelligent a bit.
Use your brain and 
have an analitical capability to create jokes.. 
And then yes I ll laugh for sure.
(Meali: Gülüm neden böyle salak espiriler yapıyon bakem? Irkçımın nesin? Azcık şu zekanı hayra kullansan da analitik zekanı da konuşturup kendi espirilerinle gelsen diyorum, o zaman gülerim bak)
ADAM: But you were lauging the previous one... (Ama bi öncekine güldün nabeerr?)
BEN: I was not laughing to the joke, I was laughing at you and how pathetic you are to come with such jokes. (Olum şakalara değil ki sana gülüyodum ben, ne acınası haldesin yaw)
ADAM: ----  (*Bu cevap vermeme durumu şudur: 2 saattir hatuna bak car car yetti be diye iç çekme)
JUKA: That's how I describe her to you. see... she is like no-one that you could ever met. ( Sana demiştim di mi beyza çatlağın tekidir diye. Al kendin gördün işte. Bulaman böylesini modu)
 
Bulsa nolcak dicem ama erkeklere lafı soktun mu bayılıyorlar.. Bunun nedenini anlayabilmiş değilim, artık ne düşünüyorlar bilmiyorum ama len akıllı çıktı olum bu gibi mi düşünüyorlar yoksa bak biraz koşturtacak beni ama ben elde etmesini bilirim bu hatunu diye mi düşünüyorlar bilmiyorum. Ama mod hep aynı, conconundan kareli gömlek üstüne süveter giyeninden tut da Türk'ünden gevuruna kadar böyleler okurum. 

BEN: So have you watched Pulp Fiction, Adam? (Eee Pulp Fiction izledin mi Adam?) 

Bu soruyu gerçekten sordum. O kadar Pulp Fiksiyondu ki konuşmalar. Oturduğum bar da bile o anı hissettim. Güzel bir andı o yüzden. Adam gubidiği o güzelim filmin sadece ilk yarısını izlemiş. Gubidik bir de Austin'de Tarantino ile tanışmış. Tarantino insanının her sene Austin'de Film Festivali düzenlediğini, QT Fest diye geçiyor ismi, gitmem gerektiğini söyledi. Adam- len- filmi yarım yurum izlemişin yavrum bir de bana festival diyon, yok Austin diyon, git diyon...Yol düşer mi? düşer belki.  

11 Mayıs 2009

Dehşet

Müthiş ve dehşet kelimelerinin aynı kökten geldiğini biliyor muydunuz? Ben öyle olduğunu tahmin ediyorum.

Son bir haftadır kendimi müthiş bir dehşetle "dinliyorum." Dönüyorum dönüyorum kendimi dinliyorum. Bu kadar söylemeliyim şimdilik.

Mutlaka bir yerden duymuşumdur, şuna benzer bir söz vardı:

"Hayatında, birbirinden alakasız görünen bir çok şey yapmış olabilirsin. Emin ol o noktalar bir gün, birleşerek bir şekil oluşturacaktır."

Boşuna çözmemişiz o bilmeceleri çocukken.

10 Mayıs 2009

Beypazarına mı Gidildi Ne?


Ballı böreklerim, 7 senedir Ankara'da ikamet etmeme rağmen bütün basiretsizliğimimle Beypazarı'na gidememiştim. Burada basiretsizliğimi Berfu ve Deniz'e de bağlıyorum tabi ki de. Çünkü her seferinde "olum ya gitsek şöyle bir Beypazarına, gümüşler falan alsak, gezsek tozsak" şeklindeki konuşmalar sadece cümle içinde kalmıştır. Ancak Beyza insanı dün M. adlı zat ile Beypazarı'na gitmiştir. Buradan duyrula! Şimdi ben özümde her sene Safranbolu'ya giden bir insanım o yüzden karşılaştırmalarımın bir anlamı olmalıdır. (Safranbolu'daki evimiz bana hep küçükken bir aylığına oraya girriğimiz zamanları hatırlatır. Neyse konu Beypazarı, saptım gene). 

Bu Beypazarı'nın insanı tam  yurdumun insanını kuzum. Ankara'daki köşk hayatımdan, bu hayatı arkadaş çevresi ve okul yaratıyor, sıyrılarak insanların "Nireden geldiniz" yada "Beğendiniz mi güvecimizi?" şeklindeki soruları beni pek mutlu etti. Ancak garip olan bir nokta vardı. Sanki halk henüz yerli tursite alışamamış gibi bir hisse vuku oldum. Her yoldan geçenin yüzümüze bön bön bakması ve tepeden tırnağa süzmesi, M. ile geyik konusu oldu. Şöyle ki "Len yoksa bi biz mi birbirimizi böyle insan gibi görüyoruz, dışardan elyın gibi bir şey olmayalım". (Fark ettiysen hala kendimi anlatıyorum Beypazarına da gitmedim aslında, öyle yalandan atıyorum ortaya bir karışık yer mi ki okuyucu kıvamında).

Gittim işte bak kanıtı: Beypazarı öyle beklediğim gibi bir yer çıkmadı malesef. Yani tabi ki de ortam değişikliği ve farklı yerler görmek insana huzur veriyor o ayrı ancak bu yer Beypazarı değil de daha önce görmediğim başka bir yer olsaydı da aynı şeyi hissedebilirdim demeye getiriyorum. Mansur Yavaş'ın Belediye seçimlerinde Beypazarını ben yarattım söylemlerine hak verdim gerçi (bu da Yiğidi yerden yere çal, öldür ama üzerine kusma metodudur). Şimdi güzel şeyler var ortamda.. Evet aynı Safranbolu'ya benzer evler mevcut ve evet yerler de arnavut kaldırımı ve her yerde otantik giysiler falan var. Ancak kirli bir görüntüsü vardı. Arabalar etrafta, çadırlar var falan. Sorun o da değil de sanki evler saklanmış gibi duruyor, ortada değilmiş gibi... Anladın sen onu. Yine de gidilesi bir yer tabi ki de. Ben Beypazarına giderken aklımda evleri, gümüşleri ve beypazarı kurusu vardı ne yalan söyleyeyim ancak halk kendine  bir uğraş daha bulmuş. O da havuç suyu satmak. Her yerde havuç suyu, havuç lokumu falan gibi şeyler var. Yahu kuzum siz Safranbolu musunuz bakem, safranlı lokum ilen boy ölçüşeceksiniz? Bir de havuç nasıl Beypazarına özgü hale geldi, ne ara geldi onu anlamaya çalışıyorum sabahtan beri. Bilen varsa diyivere bana allahasen. İnternetten arattım adamların havuç festivali bilem varmış inanmazsın. 

Çok laf attım ya ama aslında öyle böyle değil gidilesi bir yer. Sırf ucuza gümüş almak için bilem gidilir. Ben gitmeden önce ufak bir araştırma yapmıştım. Boogie adlı bir blogger'ın sitesinde şuralara gidile dediği yerlere gittim misal. Ahanda onun bahsettği yerler. 

Beypazarının kendine özgü güveci varmış duyunca nerede yesek diye  düşündük. Bir yer bilemeyince ben köşedeki kuruyemişçiye gidip "ağam hayırlı işler, ben yabancısıyım da buranın, şöyle sen bana güzel güveç yapan bir yeri deyiver bakem" dedim. Kuruyemişçi Değirmenbaşı adlı yere yönlendirdi. Biz de gittik tabi tıpış ve tıpış şeklinde. Güveç kabında getirdikleri güveç aslında o kapta pişmemiş sadece ısıtılmıştı. Kendileri de zaten bunu açık yüreklilikle, farkında olmadan söylediler. Güveç güveç diyoruz ancak bu güveç dediğiniz şeyi tadacaksanız bilin ki o güveç değil pilav üstü et. Hani sünnetlerde büllük pilavı diye geçen şey var ya hah işte o! Tadı güzel amma, deneyin. Bir de bu mekanda yan masamıza Gafur Uzuner oturdu. M. adlı zatın yüzünde bir değişme olunca, "tamam yav tabi ki de o" şeklinde bir konuşmadan sonra M. babasına telefon açtı. Meğer arkadaşıymış. Gafur Uzuner 5 dakka sonra elindeki telefonu kapatıp M.Y. siz misiniz diyerek arkasına döndü ve sohbet ettik bir süre. Ayy pek güzeldi bak o an. 
 
Sonra İnözü Vadisine kesin gidile (araba lazım yalnız). Beypazarının hafif dışına çıkıyorsunuz ama resmen bir doğa var ortamda. Yanda da İnözü Vadisindeki Çeşmeli Bağ adlı tesiste çekilmiş bir fotoğraf var. Vadiye dikkatli bakarsanız mağaraları görürsünüz kuzum. Ufacık akan çayın üstündeki değirmen tamamen dekoratifmiş bu arada sordum sizin için. Yok len yalan, ben de merak ettim. Su değirmeni oluyor kendisi, böyle su aktıkça o da dönüyor, amacı insanlara güzel görüntü sağlamak, işlevi yok. Çeşmeli Bağ'ın sahibiydi sanırım"onu ben koydum oraya, şelalenin altında duruyordu, çay'ın üstüne taşıdım" diyerek değirmen hakkında soru sormamıza pek sevindi. Ancak ben şelale dediği anda "ne şelale mi nerde şelale, burda bir de şelale mi var?" şeklinde girdim araya. Değirmenin sahibi arkadaki alanı göstererek kendi mekanı için yaptırdığı şelaleyi gösterdi. Bende "haaa ve hımmm" şeklinde hayal kırıklığına uğradım ama olsun. Orada bir de bu Beypazarı'nın 79 katlı baklavasından tattık. Yani bu adamlar işte bu bizim, şu bizim, bu bize özgü dedirterek her şeyi yedirtiyorlar kardeşim. Daha doğrusu meraktan yiyosun... Baklava iyi değildi.. 79 kattı belki ama içindeki ceviz tanesi sayısını kassam sayardım. Kasmadım.  Siz gidin Çeşmeli Bağ'a, çardakta oturun ve çay içip doğanın huzurunu yaşayın.

Bugün sabah kahvaltısında da ana meydanın ordaki gözleme açan teyzelerden birinin yerine oturduk. Fatma Teyze'nin Yeri adlı gözlemeciyi değil de tam karşısındakini tercih ettik. Neyse elde açılmış yufkadan gözlemelerimizi yedik (kadın yanı başımızda açtı gözlemeyi). 4 gözleme, bir ayran, iki su ve iki çaya 11 tl ödedik, şaka gibi ucuz. İşte yanda 11 tl olduğunu duyunca yüzümdeki sevinç ifadesi (yalan, poz veriyorum resmen). 

Bir de Berfu ilen kendime birer adet Beypazarı gümüşü kolye aldım. Artık kendisi hangisini beğenirse onu alır..Zira Beypazarına gittin ve bana kolye almadan döndün öyle mi başlıklı söylemlere karşı hazırlıklı olmam gerekiyordu. (Deniz'e alam mı gülüm sana da dedim, istemem dedi). O kadar çok gümüşçü var ki hatun olan okurum dimağın genişler bir süre o dimak açık kalır, gözlerin falan pörtler, seçemezsin. 


Güzel evim modundayım şimdi de, espresso içip size seslenmenin rahatlığı da üstüme çöktü, deme keyfime.

6 Mayıs 2009

Koş Abidin, Mutluluğun Resmini Çizdim

Dün gece, ilk kez Hıdırellez'de bir dilek diledim. Beyza'nın hemen aşağıdaki yazısının yorumlarından da görebileceğiniz gibi, hain kuzenlerim (işbu yazıda Beyza ve Berfu'dan bu şekilde bahsedilecektir.) ve bu taraklarda bezi olmayan annem yüzünden ben, Hıdırellez'de dilek dileme ve buna bağlı hiçbir prosedürü bilmiyordum. Hayatım çeyrek yüzyılı aştı; medyaya doğumundan itibaren sürekli maruz kalan ilk nesli sayılırım insanoğlunun. Fakat ben bu olayı ilk kez Aşk-ı Memnu adlı dizideki hizmetçi tayfasından öğrendim, o da geçen perşembeya tekabül eder.

Hıdırellez'le İlgili Bildiğim İki Şey

Elbette parça parça bir şeyler biliyorum, o kadar da değil. Parçalar şöyle:

1-) İlkokuldaki en iyi arkadaşım Nefise ile okuldan eve dönüyorduk bir bahar günü. Nefise'nin annesi ile toplu ve sevimli Yalvaçlı ekürisini gördük karşıdan. Ellerinde torbalarla Hıdırlık Tepesi'nden geliyorlarmış. Sıdıka Teyze, Hıdırellez münasebetiyle Hıdırlık'tan dört yapraklı yonca topladıklarını (nasıl buldularsa torbalarca) ve onları gömmeye gittiklerini söylemişlerdi.

2-) Uzun eşek adlı oyunu artık kız-erkek karışık oynamamaya başladığımız ortaokulun ilk yıllarında, bir bahar günü, sınıftan sivri bir çocuğun "Hıdırlık'a gidelim bugün, kızlar erkekler tanışıyorlarmış, çıkıyorlarmış sonra da" dediğini hatırlarım. O gün, Yalvaç'ta kızların (erkekler zaten doğuştan izinli) bir erkek arkadaş bulmak için resmi olarak izinli oldukları günün Hıdırellez olduğunu öğrenmiştim. Sonrasında hiç gitmedim, gideni de duymadım, o ayrı.

Kağıda çizilen dileği denize veya akan suya atma kısmını hiç duymamıştım ama 'dilek ağacı' olayını bildiğim için güle dilek bağlamak da azıcık tanıdık geldi. Ateş üzerinden atlamak ise, televizyonda gösterilen Nevruz kutlamaları haricinde hiç canlı canlı görmediğim bir hadisedir.

Çevresiyle sürekli iletişim halinde olmayı bıraktım, geleneksel törenlere meraklı bir insan olarak, Hıdırellez konusunda bu kadar cahil olmam, kendime ağzım açık bakmama sebep oldu. Cuma gününden beri kime konuyu açtıysam "ha, Hıdırellez mi, biz küçükken şöyle böyle" diye anılarını anlattı bana, bir kişi de çıkmadı yahu biz hiç bilmeyuk diyen. Annemi aradım "ben pek yapmam öyle şeyler biliyorsun. Ama Ayten Teyzen ev şeklindeki kumbaralardan gömerdi bahçedeki gülün dibine" dedi. Gerçi düşününce, bayramı felan da millet kutluyor diye kutlayan bir aileyiz; beş+ vakit namaz kılan babam bayram namazlarına "emaan, sünnet o" diye gitmez mesela. Benim mevzuya Fransız olmam beklenir bir şeymiş de, hiç bir kimse de anlatmamış mı acaba? Hain kuzenler, cık cık.

Demek ki dedim, hiç bilmediği bir şeye karşı insan kendi algılarını da bir yere kadar açabiliyormuş. Elalemin yirmi yaşında artık unuttuğu bir günü, yirmi altısında kutlamaya başlayabiliyormuş. Neyse, geç olsun da, güç olmasın. Biraz güç oldu gerçi:

Deniz İlk Dileğini Diliyor

Dün akşam Beyza'yla bizde yemeğimizi yedik. Çaylarımızı yudumlarken Hıdırellez'den konuşmaya başladık. Türkiye'de bugünün en güzel, en canlı kutlandığı İzmir'den gelen ve bu tarz şeylere önem veren bir anneye (amcamın kızı olur, canım benim) sahip olan Beyza'nın anlatacak bir sürü anısı vardı elbette. Neyse, muhabbet ettik, Beyza bir süre sonra gitti. Gece 12'ye doğru Evahalipisi'ne bir göz atayım dedim ve Beyza'nın konu ile ilgili süper yazısını gördüm. Yazının başında zaten "ben de dilek bağlayacağım kesin, evet" diye karar verdim, ortalarda iyice gaza geldim, en sonunda ise panik oldum. Zira hain kuzen, dileğin tam 12'de dilenmesi gerektiğini yazmış. Bir amatör olarak her şeyi tam yapmak istediğim için, istediğim şeye benzeyecek bir çizim yapmak ve otsuz Ankara'da bir gül ağacı bulmak için sadece 15 dakikam vardı. Yazının altına yorumumu da eksik etmeden, hemen gittim bir kağıt kalem buldum. O anda aklımdan bin tane dilek geçtiği için ne çizeceğimi bilemedim. Ve "mutluluk" gibi genel bir şey diledim, bunu çizim olarak ifadem ise sırıtan bir top oldu. Bildiğin MSN smiley'i yani. Yalnız kirpik de çizdim nedense, "böyle bir oğlan istemiyorum, ben bizzat kendim böyle gülmek istiyorum" diye anlaşılsın istedim herhalde.

Yeşil, çakma Adidas eşofmanımın üzerine siyah paltomu giydim ve anahtarımı alıp Umut Sarıkaya'nın Bim'e giden elemanı modunda aşağıya indim. Aynı zamanda otoparka da çıkan bahçe kapısına yöneldim. (Aslında otoparktan arta kalan minik yeşil alan desek daha doğru olur.) Kapı kilitli, tam o kapıya (ve bahçeye) bakan apartman yöneticisinin dairesinin ışıkları ise yanıktı. Yaşlı ve Meral Okay görünümündeki bir anne ve kırkının üzerinde iki bekar kızından oluşan yönetici ailesinin her daim atakta olduğunu bildiğimden, hırsız filan sanmasınlar diye kapıyı bir hırsız gibi yavaşça açtım. Tam aynı anda nasıl olduysa anahtarımı kaybettim. Ama öyle bir aynı anki, ben bu kapıyı nasıl açtım ki diye bile düşündüm. Esrarengizler alemine hoşgeldin Deniz dedim, ve bu alemin zemininde anahtar aradım biraz. Toplam dört cebim olduğuna eminim, orada yok, kapının üstünde yok, yerde yok. E kapı kilitliydi ama, anahtarla açtım ben bunu diye ürkmeye başlamışken, aklımın ve paltomun köşesine saklanmış diğer iki minik cepten şıngır şıngır çıkıp geldiler neyse ki. Ne ara koymuşum bilmem.

Tekrar bahçeye girdim. Karanlıkta şöyle bir etrafıma baktım. Yeşillik namına sadece duvarlardaki sarmaşıklar ve hemen yanımda durmuş bana bakan, benim boylarımda bir ağacımsı gördüm. Gittikçe yükseldiğini hissettiğim adrenaline rağmen sarmaşıkların gül olmadıklarına, olsa olsa bu minik ağacın gül olabileceğine karar verdim. Yalnız üzerinde çiçek namına hiçbir şey yoktu. Yapraklarını şöyle bir yokladım ve Yalvaç'ta arka bahçedeki kızılcık (ergen de derler) ağacının yapraklarına benzediğine karar verdim. Ağaca dedim ki, "saat on iki oldu bence ve evet, sen gülsün. Değilim dersen kalbini kırarım ha" Katlayıp cebime koyduğum kirpikli smiley'imi çıkardım, alelacele 'gül'ün dibindeki toprağa gömdüm ve koşarak eve çıktım.

Neden Gömdüm?

Eve geldikten sonra Beyza'nın yazısına yorum olarak yaptıklarımı anlattım. Hain kuzen haklı olarak 'olm, o kadar ağaca bağlanacak dedik, niye gömdün?' diye sordu. Aha, hakikaten yahu, kız o kadar anlattı. Ağaca sıkı bağlamayacaksın ki gece sorumlusu kimse (Hıdır, değil evet, Hızır, ehe.) gelip kolaylıkla alacak ağaçtan. (a.k.a. Rüzgardan uçacak gidecek ki 'ahanda dileğim olacak diye sevinceksin.) Sen git, eni konu toprağa göm. Olacak iş değil, 'diledim ama olmasın sakın' der gibi. Her şeyi tam Beyza'nın ve büyük çoğunluğun anlattığı gibi yapmak istediğimden o kadar emeğim boşa gitti diye hayıflandım. Fakat sonra, yukarıda "Hıdırellez'le ilgili bildiğim iki şey"den ikisinde de gömme işlemi olduğunu hatırladım. "Bizim köyde böyle aga, bence siz yanlış yapıyorsunuz" deyip üste çıktım içimden, ehe.

Ve Dilek Gerçekleşiyor

Bir gün önce, defalarca mazeretsiz işe gitmeme ve bir aydır her gün geç kalma nedeniyle iş yerinden savunmamı istemişler, akşama doğru da ilk resmi "uyarı"mı vermişlerdi. Antetli kağıda filan basılmış böyle, üç tane alırsan kırmızı kart görüyorsun ve kovulsan da çok afedersin babayı alıyorsun. Öyle de ciddi bir şey. Zaten o sabah kalktığımda, sırtıma batırılmış ve hareket ettikçe nefes almamı engelleyen lanet bir bıçakla uyanmıştım. İyice nefes alamıştım yani bütün gün.

Bu sabah, servise yetişebileceğim bir saatte zart diye uyandım. Yaklaşık bir aydır ilk kez sabah gayet enerjiktim, ki aslında benim normal halim budur. Her sabah beni uyandıran Radyo Hacettepe'de neşeli bir şey çalıyordu. Oynaya oynaya giyindim. Yanıma kahvaltılık bir şeyler aldım. Servise yetiştim ve işe vaktinde gittim. Arkadaşlarımla süper bir kahvaltı ettim. Birkaç saat sonra, bir yıldır değişsin istediğim masamın -tamamen benden bağımsız nedenlerle de olsa- değiştirmem gerektiği haberi geldi. Hobaa! Onca yükü, eşyayı yarım saatte taşıdım bitirdim. Uzun zamandır bana trip yapan ve dünkü savunma meselesinden sonra aslında biraz kızgın da olduğum müdürümle çok verimli bir toplantı yaptık, neredeyse bekleyen tüm işlerimi yoluna koydum. Öğleden sonra, bir süredir doğru düzgün çalışamadığımız reklam ajansımızla toplantımız vardı. Bir markamıza yenilenen logomuz için, şimdiye kadar hiç yapmadıkları kadar iyi, hemen uygulanabilir, tek atışta on ikiyi vuran işler teslim aldım. Bu konudaki ateş topunu bana atan müdürüme gerine gerine sundum. Yeni masamda komiklikler, şakalarla günü bitirdim. Servisle eve giderken, kaç zamandır aklımda olan 'gerçekten bu işi yapmak istiyor musun, sana uygun mu' sorularını 'sktirin gidin len buradan, istiyorum tabi, gayet de uygun, peh!' diye diye savdım. Her gün gittiğimden farklı yollardan giderek eve vardım.

Kapıdan içeri girdiğimde, son zamanlarda toparlaklanmış yüzümde kocaman bir gülümse vardı ve kirpiklerim kip kip ediyordu. Kip kip.

5 Mayıs 2009

Bugün Hıdırellez Neşe Doluyor Herkes


Efendim, ablamla mesajlaşmalarımızın sonunda bana bugünün Hıdırellez olduğunu hatırlattı. Selelerdir geleneksel olarak evin altındaki gül ağacına eğilmek sureti ile ki eğilmek gerekiyor çünkü önünde hafif duvar vari bir şey var, bir kağıda yazdığımız isteklerimizi Hıdır'ın* almasını ve yerine getirmesini bekliyoruz. Hıdırellez'de öyle madde madde ne istediğinizi yazamıyorsunuz malesef. Onun yerine şekil çizmeniz gerekiyor. Çok paranız olmasını istiyorsanız mesala o an ki kura göre dolar ya da euro çizmeyi tercih edebilirsiniz. Küçükken mark çizdiğimi hatırlarım.

Şimdi insan sormadan edemiyor: Neden yazamıyoruz da çizebiliyoruz? Bunun çok güzel nedenleri olabilir balım okurum. Birinci şık Hıdır'ın okuma yazmasının olmamasıdır. Şaşırmaya pek gerek yok aslında, Hıdır Aleyselam'ın yaşadığı dönem itibari ile  okuma yazma bilmemesi normaldir. Ancak Hıdır'ın onca seneler Abu Hayat suyundan içerek yaşamına devam ettiğine inanıyoruz da neden okuma yazma öğrenmemiş olmasına şaşırmıyoruz bilmiyorum. Ayrıca Hıdır çocuk da olabilir. Çocuk olmasından mütevellit şekillere karşı ayrı bir ilgisi vardır tabi.

Hıdırellez her yerde farklı kutlanıyor. Biz İzmirdeyken gül ağacına bağlanan isteğin sabahınan denize atılması gerektiğini biliyorduk. Hep de öyle yaptık. Sonra Ankara'ya gelince "olum burada akan su bile yok ne denizi" demek sureti ile Hıdır'ın yanlı birisi olduğunu düşündüm. Ne yani denize atamayacağım için Hıdır Bey'de uğramayacaktı öyle mi? Sen bana kısaca bütün gece orası senin burası benim geziyorum, ayaklarımda derman kalmadı deme de denize atılması gerekiyor de. Oldu paşam. Tabi ki de aklımızı kullanarak Ankara'da   istek kağıdını gül ağacına bağladıktan sonra sabah uçup uçmadığına bakmak lazım dedik Eğer uçmuşsa Hıdır gelmiş almıştır, uçmamışsaHıdır isteklerini pek bir yavan bulmuş demiyip Hıdır uğramamış buraya deriz dedik. Bununla da bitmedi İzmir'deki kuralı da Ankara'ya devşirip kağıdın uçmaması sonucunda o kağıdın alınıp bir kenara konulmasını ve ilk gidilen yerde denize atılmasını savunduk. Öyle tek geceyle kurtulamazsın Hıdır Efendi. 

Tabi bir de daha farklı versiyonu var okurum bunun. Kağıdı poşete bağlıyorsunuz ve içine de bozuk para atıyorsunuz bir adet. Sonra sabahınan o kağıdı ve parayı alarak kağıdı denize, parayı da cüzdanınıza koyuyorsunuz. Ancak burada durumun şöyle bir kıllığı var o bozukluğun bir sene boyunca harcanmaması lazım. Harcarsan valla Hıdır da seni harcar.. Bolluk yerine kıtlık görürsün ben diyim. Tabi burada stratejik olmak lazım. Ben mesela "olum kesin harcarım ben bu parayı diyerek genelde para koymuyorum. Onun yerine Hıdır'a çizdiğim kağıda dolarlar, yurolar çiziyorum (Bak bu da akıl ha!).

Ne Hıdırmış ya yaz yaz bitmedi. Bu akşam Deniz'e gittiğimde ona da Hıdırellez len bugün dedim. Deniz insanı ne Hıdır'ı ellezi, siz ne zamandır kutluyosunuz len bunu, benim niye haberim yok dedi. Bende şaştım kaldım. Denizle konu üstüne bir milyon geyik çevirdik tabi... Kendisi de bu gece dilek tutmayı düşünüyor. Hadi bakalım gül ağacı araya araya bizim apartmana kadar gelirmişin denizim. Bir de annemle konuştum Hıdırellez konusu üzerine. Kendisinin bana işli güçlü bir damat çizeceğini öğrendim. Ne işli güçlü damadı ya diye tepki verince de "ne yani işsiz güçsüz mü olsun?" cevabını aldım. Annem, ballı böreem, işini mişini geç damat kısmına takıldım ben.Hem de tek bana değil Deniz'e de çizecekmiş bir adet damat. Bir de ikisini el ele tutuşturmayı planladı. Bi biz kaldık yaleppim sap gibin...

Ben geçen sene bu Amerika'nın meşhur özgürlük heykelini çizmiştim misal. Temmuz gibi de Amerika'ya bursu aldıydım. Ancak bildiğin gibi okullardan kabul almadım. Gidecek miyim gitmeyecek miyim belli değil.. Buradan anlaşılan şey ise Hıdır'ın benim çizdiğim özgürlik tanrıçasından başka bir yorum yapması oluyor sanırım. Ya da meşaleyi mi çizemedim acaba tam olarak? 

Çizim gücünüz pek güçlü değilse biraz dikkat etmenizi öneririm okurum. Mesela çöp adamdan sevgili mi istediniz hatun mu erkek mi belli etseniz iyi edersiniz. Hıdır o kadar işinin arasında bir de bu zat-ı muhteremin cinsiyeti ne ola ki diye düşünmesin. Artık göğüs mü çizersiniz başka şey mi bilemem ama yapın siz bir şeyler.

Bu arada okurum önemli bir konuya değinmeyi unuttum. Bildiğim kadarıylan gece 12:00'da inmeniz gerekiyor gül ağacına. Ha bir geçe ha bir fazla demeyin dakik olun lütfen. Ama Ankara'daysanız biraz sallanabilirsiniz bence, zira bana Hıdır işe ya doğudan ya da Batı'dan başlarmış gibi geliyor. Bir de önceden isteklerinizi başka kağıda çizerekten çiziminizi kuvvetlendirebilirsizin. 

*Bu arada Hıdır Hıdır diyip durdum. Ben kendisine senelerdir Hıdır diyorum, asıl ismi Hızır'mış. Aleyselam nasıl yazılıyor olum, bu arapça kelimeler beni benden alıyor bazen diye düşünürken gugıl'a "Hıdır Aleyselam" yazmam sonucunda "Hızır olmasın, bak!" diye bir sonuç aldım. Ama bu yazıa  Hıdır diye başlandığı için o şekilde de devam edilmiştir. 

4 Mayıs 2009

Bana Gel Yavrum

Ya ben birçok olayı çok geriden takip ediyorum, ya da olaylar akıl almaz bir hızla gelişiyor.

Daha geçen günkü şu yazıda sadece Sızıntı okuyan genç öğretmen adaylarının beni korkuttuğunu, gelecekte mini mini çocuklara kimbilir neler anlatabileceklerini yazmıştım. Daha Milli Eğitim müdürleri, bakanları, başbakanları ve hatta cumhurbaşkanı versiyonları var bunların halbüse. Saflık işte.

Bugünkü Radikal'in haberine göre Devlet Parasız Yatılı Okullar Sınavı'nda sorulan soruyu ve cevaplarını paylaşayım:

Soru: "Evrendeki düzen hiçbir şeyin rastlantı sonucu ortaya çıkmadığını göstermektedir. Evrendeki varlıkların kendi kendilerini var etme güçleri yoktur."

Bu bilgilerin ikisini de iyi değerlendiren kimse aşağıdakilerden hangisine ulaşır?

A) Varlıklardaki düzen onların kendilerini var ettiklerini gösterir.
B) Evrenin varlığının bir başlangıcı yoktur.
C) Evrendeki varlıklar rastlantı sonucu ortaya çıkmıştır.
D) Evren bir yaratıcı tarafından planlı bir biçimde yaratılmıştır.

Şimdi bence bu sorunun

Hangi takım en süperdir?

A) Fenerbahçe
B) Galatasaray
C) Beşiktaş
D) Trabzonspor

sorusundan yapı olarak hiçbir farkı yok.* Şöyle ki, soruyu cevaplayacak olan çocuk, soruyu soran kişinin hangi takımı tuttuğunu biliyorsa, soruyu okumasına ve üzerinde düşünmesine bile gerek yoktur.

Haberde geçen, başkanın tespiti de çok doğru: Bu sınava, yoksul çocuklar giriyor; sınav özellikle onlar için hazırlanıyor. Böyle bir durumda ve yaştaki birey haklı olarak "otorite ne derse o doğrudur, çünkü benim karnım aç, eğitim alamıyorum ve tüm bu olanaklar onların elinde" diyebilmektedir. Bunu en rahat söyletebileceğiniz kitle yoksullar ve çocuklar ise, yoksul çocukların girdiği (veya sadece onların ciddiye aldığı) bu sınav kadar güzel medyum bulunabilir mi? Sınavları bir propaganda aleti olarak kullanacak kadar onursuzsanız, bulunamaz.

Eh, artık ne denir ki? "En azından durumun yanlışlığının farkında olan güzel insanlar hala var" diye sevinsek mi daha karamsar bir cümle olur, yoksa ölmüşüz de gömenimiz yok mu desek, bilemedim.

*Sadece yapısını benzetiyor, bilimsel bir geçekliği tutulacak bir takım olarak göstermeye çalışmıyorum, aman ha.

Aşk-ı Memnu Bize Ne Öğretti?

Yana yana bir ev ahalisinin birbirlerini kesmesini seyrettiğimiz bir Aşk-ı Memnu dizisi var biliyorsunuz. Bugün aşağıdaki şema Bernanım'ınkinden benim mail kutuma düşünce düşündüm, bu kapalı ortamda kısa paslaşmalar dizisi bize ne öğretti?

Mesaiye gidecekmiş, pencere seni bekliyormuş gibi sabahın köründe kalkıp, giyinip süslenip bütün gün uzun uzun camlardan bakıyorsan; evde Kıvanç Tatlıtuğ kişisi varken akşam topuklu terliklerinle babacık gibi bir adamı öpmelere kalmışsan; on beş yaşını kafeste kuş misali ev-okul-mersi boku diye yaşıyorken Kıvaç Tatlıtuğ gibi bir kuzenle aynı evde kalıyorsan; ev ve pencere dışındaki hayatta birazcık devinim olsun diye yaptığın tek şey bir yaraya merhem olmayan kötülükler yapıp ahaahaaha diye gülmekse; en heyecanlı aktiviten küçükhanıma piyano çaldırmak ve salonda sandalyeye tüneyip film izlemekse; azıcık da kendini şöyle bir bırakmıyor, rahat görünmese de kanepeye yayılıp göbeğini kaşımıyorsan ahanda hayatının haritası şöyle olur:

2 Mayıs 2009

Len T(D)oktor... Gülüm Toktor... Değnek misin Toktor?

Bundan seneler önce ulen benim bünyede bir sorun oldu herhal diyerek doktora gitmiştim. Bünye dediğim yer de öyle hasar kaldıramayacak bir yer olan bağırsaklardaydı. (Nefret ederim bağırsak adlı kelimeden, çağrışımını yirim senin bağırsakmış. Solucan niye değil de bağırsak. Heyhak..) Beni tanıyan insanlara bu anı ikinci baskı olacak bilmekteyim ancak azmedin okuyun bilader (Deniz ve Berfu lafım size).

 Neyse bilmem kaç kez mal mı mal aletlere girmiş olan bir insan oldum çıkmıştım o dönem. Rektoskopisinden tut da Kolonoskopisine kadar. Burada bu aletler ne işe yarar kısmına girmeyeceğim. Araştır bul illa da öğrenmek istiyorsan. Ancak en basit tabiriyle ince boru gibi olan bir aleti bir yerinizden ki bu yer pek rezil bir yer, içinize sokarak aletin hava üflemesi sayesinde bağırsak denen (ıyk) naneyi genişletip kameralar yardımıyla içinizde ne var ne yok görüyorlar efendim. (Rezil bir okuyucusun sen hemen nereden soktuklarını merak ettin… Ah ah bir fıkra vardı Afyonlu Terzi Sadık diye, kevgire dönmüş bir adamın hikayesi. Neyse onu da anlatmayacağım).

Bu konuda önemli olan ne boyu ne işlevi ne de nereden o aleti devreye aldıkları efendim. Önemli olan o günün bende çağrışımları. Şimdi ben Kolonoskopi denen olay için 2 gün boyunca  aç kaldım, yemek yemek yasak. Su içebiliyorsun bir de böyle su kıvamındaki şeyler en fazla yiyosun. Mesela çorba yicen di mi? Düz çorba yiceksin. Yok efendim ben yoğurt çorbası istiyorum dersen annen pirinçlerini koymaz içine.. Düz yoğurt yeseydim bari dersin, bilgine. Evet gün gelmiş çatmış, bana anestezi yapacaklar. İlk önce alet bozuldu. Bu arada ben nane mollayım biliyorsunuz, tansiyon diye bir şey kalmamış, bayıldım bayılacağım. Neyse haydi allah pismillah diyerek girdim ameliyathane gibi bir yere. Toktor yok henüz (bak burası önrmli kaçırma toktor yok henüz ortamlara akmamış) ama Asuman Hemşire var (Vay be hala ismini hatırlıyorum. Ne piçim yer etmiş bünyede). Asuman Hemşire benim için özel iğne getirtmiş, ince olunca elim ve damarlarım… Çocuk iğnesi… Dedi ki 10’dan geriye say. Ulen dur bayılıcam.. anestezü de neymiş şeklinde bir panik durumu olsa da iki buçuk gün olmuş açım yerimden kımıldayamadım. 8’e kadar garantili geldim ama 7 dedim mi hatırlamıyorum…  

Şinci aradan bir 6 ay kadar sonra bu sefer rektoskopi için gittim aynı hastaneye. Asuman Hemşire orada tabi. Rektoskopide bayıltmıyorlar efendim. Gayet ayıksın ve toktor adlı insana bir güzel kıçını dönüyorsun. Sana pozisyonu aldırıyorlar, acı macı heç umurlarında değil. Neyse toktor bey gene borulu morulu bir aletle arkamda durumuma bakıyor. Durdu ve şöyle dedi: “Ben seni bir yerden tanıyor muyum?”. Ulen nerden tanıycan beni, değnek? Kıçtan kişi analizi yapmayı mı öğrendin bu geçen senelerde” DiyeMEdim. Yok tanımıyorsunuz şeklinde kem kümlü bir cevap. İşlem bitti, “sapasağlamsın maşellah” şeklinde bir raporu yazdı. Dışarı çıktım anneme döndüm: “Yahu adamın ettiği lafa da bak sen, beni tanıyor muymuş? Nirden tanıyacak annem hem de söylediği pozisyon pozisyon değil ” dedim. Annemden gelen cevap daha iyiydi: “Kızım o senin kolonoskopine giren doktordu. Tanıyacak tabi” (Yea beybi). Bir sonrtaki gidişimde babam gene aynı toktoru bulmak istedi, nedeni beni tanımasıydı (ahh beybi).

*Uzun zaman oldu ki hastane anılarına girmemiştim sevgili okurum. Bir yazı da size ufak bir ipucu vereverek toktor dediğin de insan işte bildiğin insan demiştim, aklıma bu anının gelmesi sonucunda.  Bu muazzamto anıyı da saklıyordum köşeciklerde. Bende daha pir milyon anı var. Bekle bekle zamanla değineceğim kendilerine.