20 Aralık 2007

"Nothing important happened today"


İlkokulda defterlerin arkasına önüne, hayat bilgisi kitaplarının orasına burasına çiziktirdiğim abuk sabuk şeyleri saymazsak, ilk “defterimi” sanırım 14 yaşında tutmaya başladım – ki bu tarih İpek Ongun’un Yaş Onyedi felan gibi kitaplarını okumaya başladığım zamana da tekabül eder. Bilen bilir, o zamanlar bize- yani meeeemur çocuklarına öyle cicili bicili defterler alınmazdı. Hatta okullar açılmadan bir hafta önce babayla ve diğer kardeşlerle çıkılan okul alışverişinde her şey oldukça nizami yürürdü. Matematik için 120 yaprak kareli harita method, İngilizce icin 100 yaprak çizgili vs. şeklinde babam bir bir lazım olan şeyleri aşırıya kaçmadan ve tastamam yetecek şekilde alırdı. Defterler için özene bezene seçilen parlak renkli ışıl ışıl kaplara şindi hiç geçmeyeyim, başka bir yazının konusu olsunJ
Velhasıl günlük tutmaya karar verdiğimde en büyük sorunum “fakat hangi defter” oldu. Evde böyle iyyyyrenç turuncu gibi bir rengi olan ve her nedense kare, evet bildiğin kare bir defter buldum. Dışı kare olduğu gibi içi de kareli olan bu defter yaklaşık 80 sayfa falandı ve çok çirkin görünüyordu.

Neyse efendim, her akşam okul sonrası akşam yemeği yenip de ders çalışmak için odama çekilir çekilmez defteri alıp yazardım. Bir de her ne akla hizmet, zaten küçücük olan satırlarda hiç satır atlamadan yazmaya kastığım için defterin içi karınca duasına benzemekteydi. Üstüne üstlük bir de herkes için (kendim dahil) takma adlar kullandığımdan (hani takma ad kullanınca anne okusa da çakmayacak hesabı) “Sırık, Esmer, Mavi” gibi ünvanlarla dolu olan göööyaaa oldukça trajik/romantik/duygusal olan bir kısım yaşantı okuyana iyice ebleh görünmekteydi (-miş. O vakit bunu idrak edecek kapasiteden yoksundum sevgili okur).

Mütemadiyen 14 yaşında hoşlandığım – hatta Burcu’yla müşterek hoşlandığımız- çocuktan bahsettiğim bu defter, satır aralarını gayet tutumlu kullanmamdan ötürü 15 yaşında da yastığımın altında kaldı. 15 yaşında bir önceki sene yazdıklarımı okuduğumda neler hissettiğimi dün gibi hatırlıyorum. O hoşlandığım çocuk yok efendim dün başka bi kıza “pışt” demiş, yok saçımı çekmiş, yok şuraya gidelim demiş. Ben bi üzülmüşüm bi sevinmişim. Bu iş olmicek diye dertlenmişim, adeta mahvolmuşum. En komiği de sinirlendiğim şeyler. Şu anda okuyunca “len sen de boş şeylere üzülmüşsün be yavrucum” dediğim olaylar, 14 - 15 yaşlarında acaip hayati işlermiş meğerJ

Devam edelim. Liseye geçtiğim sene defter bitince, 16 yaşında (1996’ya tekabül etmekte) evde “allllammm nerelere akıtmalıyım içimdeki bu buhranları lan, sorarım size” diye dolanırken 1978 yılından kalma bir ajanda buldum. Yumuşak siyah deriden olan bu ajandanın üstünde “BOTAŞ” yazılıydı ve ben daha o zamanlar botaş motaş bilmemekteydim. Benim için en önemli olan şey yaprakların bej rengi ve ince olmasıydı. 1978 yılına ait olması ise ayrı bir heyecan kaynağıydı. En güzeli ise, ilk sayfasında annemin el yazısı ile “Moda, Çiçek / H. Ünal” yazıyordu. Ve ikinci sayfası yine annemin el yazysıyla “Malzeme: Yaprak Yeşili” diye devam ediyordu. İkinci sayfadan sonra yaklaşık dört sayfalık boşluk vardı ve beşinci sayfadan sonra bu sefer babamın el yazısı ile, akraba ve tanıdıkların isimlerinin yazılı olduğu 80 maddelik bir liste üç sayfa boyunca devam ediyordu (Sanki düğüne çağrılacak davetli listesi gibi ve fakat 77’de evlenen sefkili anne ve baba neden 78’de bir liste yaptılar???). Listeden sonra tekrar dört sayfa boşluk ve sonrasında iki sayfa boyunca yazmayı yeni öğrenen bir çocuk adamasmaca oynamış. Ve en nihayetinde 96 yılında deftere benim elim uzanmış. Bu defter benim hala kıymetlimdir. 17 yaşıma kadar rüyalar, okuduğum kitaplardan alıntılar, gittiğim filmler, fimlerde söylenen ve benim hoşuma gitmiş olan şeyler ya da sadece filmdeki bir sahneyi keyifle anlattığım bu defter bitmeye yüz tutunca çok üzülmüştüm.

Sonra lise-3’te üzerinde “ArtDeco: Hobi / Kumaş Boyaları. Pırıltıl Renkli Metalik Kabaran ve Yüzlerce çeşit” yazan kahverengi bir ajandaya geçtim (Hatta sanırım bunu bana Bengi verdi. Bilemedim bak şimdi). Ajandanın başına şunu alıntılamışım: “Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir/ Bir kez girilmiş sokaklar / Açılmamış kapılar”. Şimdi düşününce lise sonun belirsizliklerle dolu halet-i ruhiyesinde, bu cümlüler yerine çok güzel oturuyor. Defteri lisede kullandığım gibi ODTÜ’ye ilk geldiğim sene de kullandım. Deftere yazdığım son not “Lacivert elbise.... 2 Haziran ‘99”. Hmmmm lacivert elbise? İnanın şu an hiçbir çağrışım yapmıyor ama oraya yazacak kadar kıymetli bulduğuma göre benim için o ara oldukça anlamlı bir cümleymiş.

2000’de, yani bir kısmımız tarafında milenyum olarak da bilinen yıla geldiğimizde, üzerinde “FAITH” yazan, spiralli separatörlü bööle artistik bir deftere geçtim. Bu defterin başında S.Kemal Angı’dan bir not var: “şiire, acemiliğe, yolculuklara, geceye, güzel insanlara ve şaraba” . Defterin ikinci sayfası Oruç Aruoba’nın “tavşan besleyen havuç da yetiştirmelidir” sözüyle başlıyor ve tavşan üzeründen yaptığı metaforik bir kısım şeyle devam ediyor. Benzer şekilde, o ara içinde bulunduğum sevgililik hali nedeniyle “tavşan” benzetmesinin benim çok hoşuma gitmesi de oldukça anlaşılır. Bu defteri de neredeyse son raddesine kadar, 2002 yılına kadar kullanmışım. Defterin son cümlesi “31 Mayıs 2002 Yazdan bir gün önce” .

2001-2003 arası bir rüya defteri tutmuşum ama içinde sadece 15 rüya var.

2001-2003 arası bir de öykü defteri tutmuşum ve içinde sadece beş öykü var.

Sonra 2003’te çalışmaya başladım ve herşey neredeyse “bitti”. O tarihten sonra iki defterim oldu ve her ikisini de “yeni bir başlangıç yapıcam ben” diyip bir kenara attım. 2005’te bir Moleschino’m oldu. Naif bir hediye. Oraya aklıma gelen öykü parçacıklarını, tatil notlarını yazdım. Eski ajandalarımın dörtte biri boyutunda olan bu minik defterin ise ancak sekizde birini kullanmışım.

İşte benim “defter” hikayem. Geçen hafta, Ozan’ın üç aydır vitrinden kesip durduğum bordo rugan ayakkabıları bana hediye ettiği gün, İNCİ’den çıkıp alt kattaki kitapçıya girdik. Ve belki bordo ruganın da etkisiyle bordo kaplı çok güzel bir defter beğendim. Almamak mümkün değildi. Bana böyle olur zira. En çok yazı yazdığım defterlerin hepsinde aynı şey olmuştur daha doğrusu. Kağıdın kokusundan mı, yaprakların renginden mi neden bilinmez... “Dört senedir kaybettiğin düzenli yazı yazma alışkanlığını bu defterle tekrar kazanabilirsin kızım” dedim kendime. Ama beş gündür hala tek bir çizik bile atamadım üstüne. Bu o kadar üzücü ki. Eskiden yazdıklarıma bakıyorum; daha çok okurmuşum, daha çok gezermişim, daha çok izlermişim ve en önemlisi daha fazla heyecanlandırırmış beni herşey. Şimdi, hep bir koşturmaca...İş ve doktora...Varsa yoksa raporlar ve makaleler. Bana ilginç gelen hiçbirşey kalmamış artık diye korkuyorum. Görüyorum ki bu koşturmacada “gerçek” olan ve beni ben yapan herşeyi bir tarafa itmişim...Keyif almayan, düşünmeyen, ne çok dertlenen ne çok sevinen bir insan olmuşum.

Ben üretken ve meraklı olduğum zamanlarımı geri istiyorum. Söylenecek fazla birşey yok. “We’ll see”. Evet.

1 Aralık 2007

wax poetic konseri: bir kulak zarı hezimeti & sivri burnun hesaplanamaz gerçekliği

Evet, Deniz'in de asagidaki yazıya yazdigi super yorumda belirttiği gibi, geçen pazartesi Wax Poetic konserine gittik. Pazartesi sabahı işe gelmemle birlik mail box'ımda "wax poetic konseri" subject'li bir kısım mail buldum. Festivallerin takipçisi, müzük arşivimizi günden güne kabartan, yeni grup keşifleriyle gönüllerimize taht kuran Deniz, sadece, evet sadece 12,5 YTL'ye ODTU Kultur Kongre Merkezi'nde (KKM) Wax Poetic'i dinleyebilecegimizi müjdeliyordu. Google'a girip 30 saniyelik kısa bir tarama yaptıktan sonra wax poetic'i gidilesi görülesi bulmuş olduğumdan mütevellit "reply all" yaparak cuma gününden beri dönen mail trafiğine dahil oldum: "Haydin gidelim len" dedim. Ve fakat icimizde "acaba biletler bitmis olabilir mi ki, neden bitmesin ki, super konsere gidiyoruz bitmiştir çoktan ki" gibisinden bir korku da yeşermeye başlamıştı (sadece umutlar yeşerebilir, korku yeşermez diyen ukela okuyuculara henüz verebilecek hazır bir cevabım yok).


Neyse. Bu korkularımızı dindirebilmek adına Deniz ODTU KKM'yi arayıp bilet vaaaa mı? diye sormuş. Adam "var" demiş. Deniz " o zaman rezervasyon yaptırmak istiyorum" demiş. Adam "öyle bişi mümkün diil, ama zaten bilet vaaaa, rahat olun" demiş. Fekat biz rahat olamadık ve Ozan'ın hamlesiyle biletix üstünden aldığımız biletlerle yerlerimizi garantileyerek akşam olana kadar "yaşasın yerimiz var bizim, ayakta kalmicez, yehuuu" diyerek huşuu içinde çalıştık.

Ama bilin bakalım ne oldu? Konser meğer KKM'de ortalık yerde olacakmış. Salonlarda olmicekmiş. Yani bilet bulamamak gibi bişi katttttiyen söz konusu değilmiş. Buna ilk başta sevindik aslında, zira koltuklu moltuklu konserlerde oynanmıyo, anca oturduğun yerde omzunu sallayabiliyosun ya da ayağınla tim tim prımmm diye ritim tutuyosun o kadar. Hahhhh dedik, şimdi biz bi döktürürüz bi döktürürüz. Ve fakat, 5 metreye 100 metre genişliğinde olan hoparlörler, KKm'nin ortalığının akustik bir yer olmayışı ve bilinçaltımızda oynaşan "tikkat içerdeki ses düzeyi kalıcı duyma bozukluğuna yol açabilir" uyarıları nedeniylen konserden zevk almak pek mümkün olmadı. Aslında çok üzüldüm, zira bu kadar süpersonik adamı bir arada bi daha ne zaman görürüm bilmiyorum. Adamlar da duruma bir hayli gıcık oldular, sürekli söylendiler. Muhtemelen Türkiye'de verdikleri konserler içinde çalarken en az eğlendikleri bu olmuştur:/ Yine de buradan İlhan Erşahin, Otto, Jey-lal (galiba) ve diğerlerine sefkileriizi gönderiyoruz.

Son olarak, her konserde olduğu gibi bu konserde de enteresan bir durum yaşadım. Deniz ve arkadaşlarını kapıdan almış, hızlı hızlı Gülsen'in bizi beklediği sahneye yakın yere doğru giderken birinin ayağına bastım. Aslında basmamak mümkün diildi, zira kadıncağız sivri burunlu ayakkabı giymiş, dolayısıyla benim mevcut "world-knowledge" kadın ayağını mesela bir 12 cm-15 cm arası bilirken, sivri bırın eklenince uzayan ayağı hesaplayamamam normal değil mi? Tamam bazen (! bu konuda yorum yapman yasak Ozan) önüme bakmadan yürüyorum ama, yine de buseferki olayda bence sivri burnun etkisi azınmsanamayacak kadar büyük. Neyse ben ayağına bastığım kadından özür dilemek üzere ağzımı açmaktaykeyn kadın " ama Berfucum olmuyor ki, ayağıma bastın " dedi. Ben bir taraftan "çok özür dilerim, ay pardon pardon" gibi vikviklenirken bi taraftan da hafızamın engin bahçelerinde kadını hatırlamaya kasıyordum. Zira kadın adımı biliyordu, cim'li cum'lu berfucumlu konuştuguna göre yakın olmalıydık; ve fakat mevcut database'imde kesinlikle bu yüzü doğrulayabilecek bir veri yoktu. İşin kötü tarafı ben özür diledikçe kadın "aman zaten kimse önüne bakmıyor ki. Herkes basıp basıp özür diliyor" gibisinden ağzıma sıçmaya devam ediyordu. Ben de artık daha fazla aşağılanmaya maruz kalmamak için son bir özür cümlesi kurarak "ahan da Gülsen, demek burdasın" diyerek oradan uzaklaştım. Sonra bi yarım saat bu kadın kim yalebbbbim kimmm? diye feryat ettim. Aklıma 8 sene önce ODTÜ'ye ilk geldiğimde yarım dönem okuduğum hazırlık sınıfındaki hocadan başka kimse gelmedi. Çiğdem Hoca. O da, yüzünü hatırladığım için değil sadece ikisinin de birini azarlarken ki vurguları tıpatıp aynı olduğu için. Şimdi, inanın, konserdeki kadın benim hazırlıktaki hocam mıydı değil miydi bilmiyorum. Ama eğer oysa, kendisine buradan saygılarımı sunuyorum. Böyle hafızayı herkese nasip etsin yüce labbim. Evet.

26 Kasım 2007

Gömlek Üstü Süveter


Giymeyin kardeşim. Sanki siz kendi iradenizle giyinmemişsiniz de anneniz giydirmiş gibi oluyo. Bi itici oluyo. Eğer 40 yaş üstüyseniz giyebilirsiniz tabii, o ayrı. Liseliyseniz pek tavsiye edilmemekle birlikte hadi n'pcaksınız yine giyebilirsiniz. Ve fakat 18-35 yaş arası her yurdum erkeğine gömlek üstü süveter yasaklansın bence. Hatta gerekirse milletçe böyle bilinelim. Bu Türkiyeli erkekler böyledir, belli yaşa kadar süveteri dolaplarına sokmazlar, çok bilinçlidirler bunlar desinler bizim için. Evet.

Neden birden böyle specific bir hezeyana kapıldım anlatiiim. Haftasonu liseden arkadasim Mahir'in girişimleriyle Blues festivaline gittik. Tabii öyle bi havadayız ki içmişiz, neşeliyiz, zaten birbirinden neşeli cenci amcalar sahnede adeta döktürüyorlar. Biz de mütemadiyen dans ediyoruz, rim rim rim trim trim tımmm gibisinden. Bu festivale üç senedir düzenli olarak katılan Mahirse aramızda en cok eglenenimiz. Zaten asker çocuk, o eğlenmesin de biz mi eğlenelim??? Velhasıl, ortam kalabalık ve biz dans ediyoruz noktasında şöle bişi oldu. Önümüzde sevgilisiyle dikilmekte olan çocuk "gel canım bu manyakların eli kolu durmuyor, hoplayıp zıplarken put gibi duran sana çarpmasınlar. Hele şu askere benzeyen adam bile bile çarpmasın sana. Hafazanallah" gibisinden düşüncelere hasıl olmuş olacak ki arada arkasını dönüp pis pis Mahir'i kesmeye başladı. O Mahir'e baktikca ben de dik dik kendisine baktim. Bir o Mahir'e bakti, bir ben ona baktim. Mahirse durumdan habersiz fitir fitir dans etmeye devam ediyordu. Durumu oldukça gıcık olduğumdan mütevellit "madem konsere geliyosunuz, böle arkanızda önünüzde zıplayıp hoplayan kitlelere de hazırlıklı gelin. Bu da sizin için bir hayat dersi olsun, esnek olun len biraz" diyerekten kendimi iyice bi dagittim (cok da diil tabiii), durmaksızın dans ettim efendim.
Tahmin edebileceğiniz gibi çocuk gömlek üstü süveter giyiyordu. Bir gömlek ve bir süveter bir araya gelince bir erkek demek ki ister istemez bi ciddileşiyor, süveterin verdiği ağırlık bütün algılarını anormallik düzeyinde değiştiriyordu. Bütün erkekler poatnsiyel tehditti artik ve gömlek üstü süvetere rağmen arkasında dans etmekte olan çocuk ne haddini bilmez biriydi öyle. Çocukcegiiiiz bunları düşünmüş olabilir mi, olamaz tabii. Zira gömlek üstü süveterin etkileri bilinç düzeyinde fark edilebilecek türden diiil. O yüzden sakınınız efendim:)

5 Ekim 2007

Kadın Vs. Erkek

Bir biyoloğun ağzından kadın ve erkeklerin tipik davranışları üzerine çok tatlı bir yazı. Tamam, başkalarının yazılarıyla donatmayacağım bloğu, o kadar da tembelleşmedim henüz, cık cık cık. Sadece Düygü'nün düşüncelerini Evahalipisi ile paylaşmadan edemedim. Oh, çok da iyi ettim. Oh.

Kadınlar neden uzayan gölgelere takar, ve güneş onlar için neden batmaktadır?
İşte kadınlar ve erkekler arasındaki farkı nefiz bir şekilde özetleyen bir durum.

28 Eylül 2007

Nevermind Bebesi


Az önce bu sitede ilginç bir haber okudum. Şimdi düşündüm de, çok da ilginç değilmiş. Şöyle ki, elimizde 17 yıl önce çekilmiş bir fotoğraf var. Fotoğrafta, oltanın ucundaki paranın arkasından sırıtarak yüzen bir bebek var. Haber ise, o bebeğin şu anda 17 yaşında olması! Çocuğun aradaki senelerden birinde ölmemesine şaşıracağız sanırım.

Neyse efendim. Fotoğrafta gördüğünüz eleman, hala albüm koleksiyonlarımızn en nadide parçalarından olan Nirvana'nın Nevermind albüm kapağındaki ünlü bebekmiş. Kimin aklına gelmiş de "şu bebek ne alemde aceba" demiş bilemiyorum, ama sanki görmeseymişiz daha iyi olurmuş gibi geldi. Yok gayet temiz yüzlü, efendi bir oğlana benziyor Spencer, ona sözüm yok. Lakin insan bazı şeylerin o zamanda öylece donup kalmasını istiyor değil mi? Afgan kız gibi misal.

13 Eylül 2007

Kaldırım Serçesi

Pazar günü ben, Berfu ve iki arkadaşı (Ozan ve Engin) sinemaya gittik. AFM Migros salonunda birçok seçeneğimiz var gibi görünse de gerçekte sadece iki tanesi işe yarardı. Biri, bir animasyon film olan Ratatouille idi. Bu film için çok fazla övgü dolu sözler var forumlarda. Millet, ağzı kulakları hizasında kalakalmış olarak çıkmış salondan belli ki.

Ve lakin, yine de hiçbirimizin canı bu filme gitmek istemiyordu... Nedense...

Tamam tamam. İtiraf ediyorum. Evden çıkmadan önce orijinal Fransızca adı La Mome, İngilizce adı, La Vie En Rose, Türkçe'ye çevrilmiş haliyle ise adı Kaldırım Serçesi olan bu filmi internette gördüm. Zaten her türlü dönem filmini çok seven bendeniz, kahverengi tonlarındaki afişte şarkı söyleyen bir kadın görünce heyecanlandım ve...

Tam o sırada Berfu geldi kapıya, hadi gidiyok diyerek. Evden çıktığımda filmle ilgili tek bildiğim şey kahverengi afişi ve müzikle bir alakası olduğuydu. Ama içimden bir ses "herkesi ikna et, ona gidelim... lim... lim... lim" diyordu. O sırada Berfu afişin üst ortasında yazan Gerard Depardieu yazısını gördü ve hemen ikna oldu. Sonra aramızda şöyle utanç dolu bir diyalog geçti:

Berfu- "Edith Piaf'ın yaşam öyküsünü anlatıyormuş Denizcim bu film. Ne zamandır dinlememiştim, iyi oldu"
Deniz- "Edith Piaf kimdi ya? (Sanki biliyormuş da o an hatırlayamamış gibi yapmak. Ama aslında yazar mıydı neydi ya, tanıdık gibi diye aklından geçiriyor o anda)
Berfu- "50li 60lı yılların çok ünlü bir kadın sanatçısı. Kesin duysan hatırlarsın." (Canımm, bozmayayım diye uğraşıyor. Halbuki ben olsam belli bir süre aşağılayıcı bakışlarla bakardım bana, cahil diyerek"
Deniz- "Ha evet evet, hatırladım sanki" (Yavaş hatırladın.)

Neyse efendim... Biz filmi izlemeye karar verdik. Malum, ortamda iki kız iki erkek varsa, ve iki kız birden bir şey yapmak için ikna olmuşsa, o şey yapılır. Ozan ve Engin de gayet isteklilerdi tabi, hatta Engin'in tam bir Edith Piaf hayranı olduğu ortaya çıktı. Filmden önce Ozan'dan bu konuda pek ses çıkmadı hatırladığım kadarıyla. Aynı durumdaydık galiba.

Berfu ve ben biletleri almak için sıraya girdik. Gişedeki görevli kadın tam biletleri verecekken, bu kez şu diyalag yaşandı:

Berfu: Kaldırım Serçesi'ne üç tam bir öğrenci lütfen.
Görevli: Yalnız, film VIP salonunda gösteriliyor.
Berfu: Yer yok mu yani?
Görevli: Hayır, filmi VIP salonunda sadece 35 kişi izleyeceksiniz.
Berfu: Nasıl yani, daha mı pahalı?
Görevli: Hayır, aynı fiyat. VIP salonu.
Berfu: (Allala?) Arkalardan üç tam bir öğrenci o zaman.

Daha sonra, kadının bu konuşmada Berfu'ya, aslında ne kadar şanslı olduğumuzu anlatmaya çalıştığını, ama cümlelere 'yalnız'la başlayarak olumsuz bir şey söylediğini zannettiğimizi anladık.

Filmi anlatacaktım ve daha oraya gelemedim farkındaysanız. O zaman siz İngiltere fragmanını izleyedurun, ben videodan sonra tekrar havaya gireyim ne dersiniz? Evet dediğinizi duyar gibiyim.:



Filmin toplam süresi 2 saat 20 dakika. Film arası, reklamlar filan derken tam 3 saat kalınıyor tabi salonda. Ama, daha iki saat daha devam etse, iki saat daha izlerim dedirten güzellikte bir film. Engin'in dediğine göre 1940- 47 arasındaki Komünist Parti üyeliği dönemini atlamışlar Piaf'ın. Artık 'abi çok uzadı, burayı boş ver' mi dediler, yoksa siyasi bir güdüleri mi vardı yapımcıların bilemem. Tahmin ettiğiniz üzere, ben eksikliğini hissetmedim. (Böhö)

Uzun süren dönem filmlerinden, nostaljik şarkılardan, Edit Piaf'ın dünya dışı bir yerden geldiğini düşündürecek denli olağandışı sesinden, ve iyi oyunculuktan hoşlanan herkese Kaldırım Serçesi'ni tavsiye ederim. Benim gözüme çarpan ufan tefek kopukluklar dışında, her şeyiyle çok başarılı bir yapım olmuş gerçekten. Son olarak Piaf'ı canlandıran Marion Cotillard'ı bundan sonra sımsıkı takip etme kararı almış bulunmaktayım.

8 Ağustos 2007

Bursa İlimiz Hakkında

Gecenlerde bir haftasonu - ama yakınlarda bir haftasonu - Bursa'ya gittik. Ben hala otobüslerde hiç uyuyamıyorum. Üstüne üstlük Kamil Koç'un yeni satın aldığı ve şu bir tarafı tek kişilik koltuklardan oluşan süper lüks otobüsleri, nedense koltuk ergonomisi bağlamında SIFIR. Özellikle de iki kişi, böyle kucak kucağa yayıla yayıla gitmek istiyorsanız hiç heveslenmeyin. Zira koltukları birbirinden ayıran bir kol var. Hadi o kolu aşağıya indirdiniz, bu sefer de koltukların arasından tren gecebilecek kadar boşluk oluşuyor ve birinizin kıçı muhakkak o boşluğa geldiğinden bir türlü uyuyamıyorsunuz, sıkıntılı, hatta yanda rahat rahat uyuyan insana hırlayan bir bünyeye dönüşüyorsunuz. Bu arada muavinden yastık isterseniz size boru gibi birşey verecektir.

İlk başta bunu kafanızın altına koymaya çalışacaksınız, ama bir türlü başaramayacaksınız. Sonra ben bunu nereme sokayım bre muavin gibisinden söylenmeye başlarken o borumsu yastığın aslında koltukların arasındaki boşluğu kapatmak amacıyla verildiğini düşüneceksiniz. Yastığı oaraya koyup kıçınızı yerleştireceksiniz. Fekat yanıldınız. Yastığın işlevi o bile olsa - malesef - aradaki boşluğu kapatmaya yetmeyecek. Boşuna direnmeyin. İlla ki herkes kendi koltuğunun sınırları içinde uyuyacak. Öyle sevgilinin, kardeşin felan üstüne yatmak yok. Cısssss.

Neyse efendim, ben devam edeyim. İşte böyle bir gece yolculuğundan sonra, ancak sabahın ilk güzel ışıklarıyla Bursa'ya bir saat kala uykuya dalabilen bendeniz muavinin "Şirin Bursa'mıza hoşgeldiniz" gibisinden anonsuyla irkilerek bir gözüm kapalı dışarı baktım. Bir sürü ev ve bir kısım sanayi bölgesi gördüm. Gözümü tekrar kapattım ve otogara gelene kadar bir yarım saat daha uyudum (Buradan anlıyoruz ki Bursa büyük şehir. Öyle Bursa il sınırını gördüm diyince Bursa'da olunmuyor). Otogara vardığımızda kendimizi bir belediye otobüsü deryasının içinde bulduk. Düğüne gelecekler için oda oda ayrilmis olan Turizm Meslek Lisesi Uygulama Oteli’ne – ki bu otelle ilgili anilarimizi ayri bir paragrafta analatacağız – gitmek için hangi otobüse binmemiz gerektiği bir muammaydi. O gece evlenecek olan Damat Yiğit Paşa da sabahın yedisinde tabiiki uyuyordu. Böylece biz önce bir kısım otobüs şoförüne, sonra merkez amirliği tabir edilen yerdeki amcalara, biletçiye ve yetkili gibi görünen her kişiye otelin yerini ve bineceğimiz arabanın numarasını sorarak otogar içinde bir miktar yürüdük. En sonunda bir amca “96” dedi. 96 numerolu otobüsün de o anda önümüzden geçip gitmesi bir oldu. Ne yapalim bilader diyerek 96 numerolu otobüsün durağına yayıldık ve hemen sigaralarımızı yaktık. Bursa ile ilgili ilk izlenimlerimizi paylaştık ve bunlar genelde “olm burada kimse yer yön bilmiyo” şeklindeydi ki bu görüşümüz orada bulunduğumuz süre içinde başka vesilelerle de perçinlenmiştir efendim. 96 numerolu otobüs durağa geldiğinde emin olalım diye otobüsün şoförüne tekrar oteli sorduk ama adam yüzümüze alık alık bakmakla ve omzunu silkmekle yetindi. Sonradan öğrendik ki Bursa belediyesi şoförleri her nedense her hafta güzergah değiştiriyormuş. Sanırım tüm şoförler Bursa’yı avcunun içi gibi bilsin maksadıyla yapılan bu uygulama, motivasyonu düşük Bursa şoförlerinde direk ters tepmiş:)

Velhasıl, o sırada otobüse binmiş olan genç ve muhtemelen yeni evli çiftimizin erkek olanı imdadımıza yetişti ve ben gideceğiniz yeri biliyorum, doğru otobüs bu otobüstür diyerek yüreklerimize su serpti. Böylece bu güzel insanların da yardımıyla – ki Bursa’da adres bilen bir o bir de sonradan bahsi geçecek Taksici Ali vardır- kendimizi otelin yakınlarında bir yere attık. Fakat otel, adeta bir serap gibi dik bir yokuşun sonunda dikiliyordu. Ağır ağır çıktığımız bu yokuşu sonradan kuaför sonrası düğüne yetişmemek için koşa koşa çıkacaktık.

Otelin güzel bir bahçesi, güzel bir yapısı vardı, ve fakat tüyü bitmemiş lise-1 öğrencileri tarafından idare edildiği için tam bir izbelik mekan olduğunu anlamakta gecikmedik. Bize verdikleri odalara “allllam uyumak uyumak istiyorum” şeklinde dalmamızla çıkmamız bir oldu. Zira gece o yataklarda başka tüyü bitmemiş çocukların tepindiği ve alem yaptıkları belliydi. Resepsiyondaki çocuğumuza geri gittik “çocuğum bu ne haldir” dedik. O da siz kahvaltınızı yapın ben orayı şipşak temizletirim dedi. Velakin kahvaltıdan sonra resepsiyondaki çocuk gitmiş yerine lise-2’lerden birkaç kızımız gelmiş. Nedense oda ile ilgili başka sorunlar çıkmış, o temizlenen odalar başkalarına aitmiş falanmış feşmanmış. Neyse, burası başıbozuk bir yer olduğundan kız “siz odadaki yatak sayılarına göre dağılın, uyuyun, öğleden sonra sizin asıl odalarınızı temizletcem” diiip bizi gönderdi. Ama o bizim olmayan yataklarda öyle bi uyumuşuz ki….akşamüstü 15.30’da ben zar zor uyandım. Acil olarak üstümüzü giyinip fırt die otelden çıktık. Rresepsiyona tabiki olaydan habersiz yeni biri gelmiş. Ona da sabah beri devam eden oda maceralarımızdan bahsettik. 2 saate döncez, odaları hazırlatın gibisinden çemkirdik.

Önce hemen bir çay bahçesine gittik. Birkaç sigaradan sonra, Can’ın tavsiyesiyle böyle Darülziyafet ya da Darülzifa gibi bir ismi olan ve kesinlikle GİDİLMEMESİ gereken bir Osmanlı yemekleri şeysine gittik. Zaten orada İskender de yoktu, bundan kıllanmalıydık. Velhasıl siz siz olun öyle Osmanlı felan die dalmayın. Dalarsanız da bitek bal şerbeti için çıkın.

Sonra oradan çıktık ve dehşetengiz kuaför arayışımız böylece başlamış oldu. Arkadaşlar, bilmediğiniz bir şehre yazın düğüne gitmişseniz, mümkünde saçınızı sabahtan yaptırın. Zira düğün sezonunda iz bilmez yol bilmez biri olarak, kapısını çaldığınız tüm kuaförler ya gelin başı yapıyor olacaktır ya da düğüne gidecek akrabalarla dolu olacaktır. Biz de Gülsenle yoğun çabalardan sonra kendimizi bizi yarım saat sonra alabileceğini söyleyip kandıran bir kuafördeli insanın tükkanına attık. Ve fakat saatler saatleri kovalamakla birlikte bize sıra gelmedi. Üstüne üstlük elektrik gidip geldi ve hatta çift makinayla fön çekilemediğinden yardımcısının fön makinasını sürekli kapattıran manyak kuaför dedi ki: Haftasonu herkes pikniğe gidiyor. Kimse elektrik kullanmıyor. O yüzden saç kurutma makinasına çok elektrik geliyor. O da ısınıp şalteri attırıyor bidi vidi tiri viri. Yaaaa. İşte aynen böyle dedi. Gülsen, elektrik mühendisliği bölümünde okurkenki dört senesi boyunca böyle müthiş bir bilgiyi edinememiştir eminim. Ya sabır diyerek bekledik bekledik bekledik….En sonunda kesinlikle yapılmışa benzemeyen saçlarla oradan çıktığımızda düğün saati çoktan gelmişti, üst baş giyilmemişti, makyaj yapılmamıştı. Buradan Bursa ilindeki o nalet kuaföre bir kere daha naçizane küfürlerimi iletiyorum. SENDEN KUAFÖR FALAN OLMAZ HANIM. KİM BİLİR KAÇ BURSALI SENİN YÜZÜNDEN DÜĞÜNLERDE GUDİK SAÇLARLA REZİL OLDU. İBİŞ.

Evet, neyse, kusuruma bakmayınız:)

Düğün çok güzeldi. Eski bir konağın bahçesinde, ağaçlar altında…Gelinle damat dans kursuna gitmişler, bir kısım hareket öğrenmişler, nikahtan önce çooook romantik bi şekilde dans ettiler. Bütün hatun kişiler “ayyyyy çok güzeeeeeeeel” diyerek kendilerine özendik. Ama nedense düğünde “Osman Ağa” çalmadılar arkadaşlar. Oysaki “sabahlara dayanamam Osman aga, yalancısın inanamam Osman aga” olmadan duğün mü olur? Değil mi? Şaka bir yana, hakikaten böyle elit bir düğündü de benim sülaleme gelcek bir düğün değildi mesela. Bilen bilir, bizim taraf zurnanın zırtını duyunca girer, halaydan çıkar:)







Düğünde tanıştığımız Ahmet adlı çocuk pek hareketli ve gezmeyi seven bir çocuk idi. Pazar günü şehrin içinde dört dönme planına bizi de dahil etti. Sabah uyandık, kahvaltıyı yapar yapmaz çıktık. Önce Atatürk Evi’ne, oradan yukarlara çıkıp IV. Murat’ın, II. Beyazıt’ın çocuklarının ve ismini hatırlayamadığım başka Osmanlı şahsiyetlerinin uyuduğu türbeleri gezdik. İnsan bi hoş oluyo. Bu şehzadeleri kim bilir nasıl katlettiler olm gibisinden bi üzülüyosun.























Bir de asırlık çınar ağaçları var her yerde.




Türbelerden sonra bir kısım yer daha gezdik, şimdi anlatmayayım çünkü sıkıldım. Ne yapalım, bünye böyle. Onları geçip Ulucami’ye geleyim. Ulucami’nin ortasında bir havuz var, havuzun kenarlarına musluklar, orada abdest alınabiliyor. Caminin karşılıklı iki duvarında dışarıya bakan büyük ve ışıklı pencerelerin önünde kuran okuyan huzurlu kişiler var. Cami 1499 yapımı imiş ve şimdiye kadar gördüklerim içinde en güzeli bence. Ozan’ın dicital kamerasıyla çektiği fotoğrafları ekliyorum, bakınız.










Işık hüzmesi olayı

Bursa gezimizin en hızlı seferini ise Taksici Ali’yle yaptık. Hasbel kader Çekirge’den otele, oradan da Ulucami’ye gitmek için çevirdiğimiz bu taksici, bizi Bursa’nın en güzel iskenderlerinden birini yiyebileceğimiz ve hatta adı da “İSKENDER” olan bir yerin önünde bıraktı. Bunlar amcaoğluymuş. Amcaoğlunun biri iskenderin porsiyonunu 35 YTL’ye, bizim amcaoğlu ise 14 YTL’ye satıyor. Fark ne? Heç. Hayatımda böyle şey yemedim. Bir de yanında üzüm şırası içtik ki onu zaten Ankara’nın dört köşesinde aramayı düşünüyorum. Ali bize cep telefonunu verdi ve otogara taksiyle gitmek istersek 15 milyona (ki 22 tutacaktı) götürebileceğini söyledi. Biz de teklifini kabul ettik. İyi ki etmişiz, o olmasaydı Bursa’nın bir kısmını tanımadan gidecektik. Önce Kale’nin çevresinde dolaştık taksiyle, oradan bir çingene mahallesinin kuytusundan geçtik, Bursa’nın lüküs evlerinin olduğu yerlere gittik, Uludağ yolunu ve hatta kasarak da olsa Uludağ’ın zirvelerinden birini gördük. Bu arada da Ali bize durmadan anlattı, şehir hakkında, şehrin göç alması ve sanayileşmesi sonrası yaşanan nüfüs patlaması hakkında, Uludağ yolunda görebileceklerimiz hakkında konuştu durdu. Harikaydı. Ali’nin telefonunu hiç kaybetmemecesine bir yerlere yazdık. Şayet yolunuz oralara düşerse beni haberdar edin, size çok iyi rehberlik yapacaktır.

Ali’nin söylediği “Uludağ’ı görmeden, tepede kahvaltı etmeden Bursa’yı gördüm diyemezsiniz” lafı ise, bizi en yakın zamanda tekrar Bursa yollarına düşürecek sanırım.

Sonu bir çırpıda yazılmış gezi notlarımız bunlardır beyler bayanlar. Unuttuğum şeyler varsa Ozan ve Gülsen’in yorumlarını bekliyoruz.

Not: Bursa şeftalisi çok güzel, ama kestane şekerinde bi numara yok. Hem de kilosu 30 YTL mi ne. Cık cık cık.
Berfu

Bu Sabah Pislik Kokusu Var Ankara'da


Demetevler'deki ana su borusunun patlaması sonucu 72 saat boyunca susuz kaldık. Demetevler'de yönetici ihmallerinin cezasını, kuraklıkta sel baskını şeklinde ödeyen semt sakinlerine buradan geçmiş olsun dileklerimi gönderiyorum.

Dün İzmir'deki bir arkadaşım telefon üzerinden şöyle dedi bana: "Çok üzüldüm ama çok da güldüm." Evet, haberleri izlerken hepimizin sinir kesmiş gözlerinde minik bir gülümseme belirdiğine -belki bir sinir boşalması- eminim. Hatta, sonradan tekrar izlediğim haberlerde, bizzat evi sele uğrayanların şaşkın gözlerinde vardı bu manzara.

Trajikomik diye bir sözcük var ya. Ablam, bilir bilmez herkes kullandığı için sevmez hatta. İşte, bu duruma en çok yakışan sözcük olduğuna karar verdim az önce: Trajik ve komik.

Düşüsenize:
Aylar öncesinden tehlike sinyalleri çalmaya başlıyor. Birkaç ay önce belediye uyanıyor. Önlem almak için nedense seçimlerin bitmesi bekleniyor. Uzmanların 'kesintiyle tasarruf sağlanmıyor, tecrübeyle sabittir' demesine rağmen, düz mantık başkanımız, o her zamanki çirkef mahalle ağzıyla karşı çıkıyor. Oradan istanbul Büyükşehir Belediyesi su kesintisinin çözüm olmadığına karar verip başka çözümler bulmaya çalışırken, bizimki 'inadım inat, benimki iki kanat' diyor. Ve su kesintileri başlıyor.

Bu arada biz vatandaşlar ne yapıyoruz peki? Kuraklık tehlikesinin farkına belediyeden çok daha erken vararak tasarruf etmeye başlıyoruz. En azından her zamankinden daha çok dikkat ediyoruz, seçimlerden önce de... İsteyen taptığı belediye başkanı için, isteyen Ankara'sı için, isteyen vatanı için, isteyen doğa için, insanlık için, isteyen kendi için kısıyor suyunu. Ama baraj çizgilerinden görünür bir tasarruf yapıyor Ankaralılar. Herkes ortamında su hakkında konuşuyor, 'aman sular kesilecek' sevdasıyla bütün halılarını yıkamaya kalkanlar kınanıyor, sokağında ufak bir boşa giden su gören hemen polisi arıyor... Velhasıl, bizim kafamıza tasarruf bilinci hızla oturuyor.

Tabi hepimizin kafasındaki safça düşünce şu:
"Birey olarak gerçekleştirdiğimiz su tasarrufu, toplamda büyük bir miktar suya tekabül edecek. Bu kuraklığı biz, kendimiz bu şeklide atlatabileceğiz."

Bu düşüncemize Demetevler'den kocaman bir 'nah' çıktı afedersiniz. Nah patlaması yaşandı hatta Ankara'da. Günlerce, her evde damla damla yapılan, ayrıca kesintilerle de artırılan tasarruf miktarından çok daha fazlası bir gecede sokaklara, yollara ve malesef evlere aktı.

Haberlerde gördüğüm ve 'trajikomik' olarak adlandırdığım sahne burada:
Evlerinde, su kesintisine önlem olarak aldıkları küçüklü büyüklü su bidonları ve leğenleriyle bir damla su gelecek diye bekleyen insanların, 10 dakikada evin içindeki duvarları yıkarak 2 metreye kadar çıkan suyla dolmuş mutfakları, odaları...

Sen bundan sonra insanlarına suyun önemini, kesintilerin nedenini, her şeyi Ankaralılar için yaptığını yavaş anlatırsın sayın yönetici.

"Şurada iki bilinçlenelim dedik, başımıza gelene bak. Sen önce kendi işini doğru yap, sonra bana görevimi söyle" dese haksız mıdır Ankaralı?

----------------
Now playing: Merdiven - Tamburada
via FoxyTunes

26 Temmuz 2007

staj zamanı ankara

yaklasık bir aydır staj yapıyorum.
ASAM'ı burda övmek/yermek gibi girisimlerde bulunmayacagım..

Ancak kucuk bir cekirdek kadronun ancak bizim eglendigimiz kadar eglenebileceginin
bilincine vardım... Kızılay'a yaklaşık 2 senedir çok nadiren inen ben, servisimiz orda durdugu icin, bir anda Kızılay gülü oldum.

Ancak dikkat cekilmesi gereken bir kac nokta var: Bunlardan biri "evet bir servisimiz var. Ancak, klimaları Kızılay'a gelmeden 5 dk. kala açıldığı için içinde isyan etmeye bile halimiz kalmıyor." İkinci nokta ise servis soförumuz degistikten sonra bizde hayatımızdan suphe eder hale geldik.

Ancak bu sıcak ve bogucu yaz günerinde bira ya da bilimum soguk ickiyi devirmek cok zevkli oluor..

Gecen gun stajdan iki arakdasım (Murat ve Mehmet) bize geldiler. Deniz'i Mehmet'e gudubet, ifrit bir insan olarak tanıttık. (İfrit kelimesini ise bugun gene stajdan Selcuk benim icin kullandı) Deniz, mehmet gelince ayaga bile kalkmadı... Deniz Hanım'lı konusmalar 5 dk falan surdu. Deniz'den duydugum en komik replik ise berfu'ya soyledigi idi:

Berfu: denizcim bira ister misin? buzluktan...
Deniz: kac dakka buzlukta kaldı?
o kadar uzun sure buzlukta mı kalır? tarzı asagılamacı bir tavir..

Evet ifrit kelimesi uyuyor bu duruma:)

Ancak 5 dk. sonra deniz dayanamayıp: "ya ben yapamayacagım, daha yeni tanıstım zaten adamla" dedi. Ve olay son buldu...
Ben Deniz'i hic bu kadar gudubet gormemistim..

(H)elal olsun bea...

24 Temmuz 2007

Hararettin

Yaklaşık üç haftadır her gün olduğu halde hala alışamadığım bir durum var:

Sabah iş yerine gelip odanın klimasını açıyoruz. Sağda bizim ayarladığımız, olmasını hayal ettiğimiz ütopik sıcaklık seviyesi var. Sol tarafta ise inanmak istemediğimiz, acı gerçeğimiz, dünya sıcaklığı var. Durum şöyle:

Sabah 8:30 (29) (18)
Sabah 9:30 (30) (18)
Öğlen 12:30 (31) (18)
İkindi 16:30 (31) (18)
Akşam 17:30 (30) (18)
Akşam 18:15 (29) (18)

Bu arada, klimanın bir kez bile kapanmadığını, bu yükselen derecelerin klima açıkken gereçkeleştiğini belirteyim. Klima mı bozuk, hava mı bozuk anlamadım.

18 Temmuz 2007

El Yazısı

Fontself

El yazısına her zaman meraklıyımdır. El yazısıyla yazılmış bir şeyin, bir 'metin'den çok daha fazla şey ifade ettiğini biliyorum. Mektuba hiç girmeyeyim zaten, zira sırf bu nedenle bir 20 yıl kadar erken doğmadığıma üzülebilirim. Ha, yine yazarım da, kendi kendine pek zevkli olmuyor.

El yazısından karakter çözümlemesi de beni heyecanlandırıyor. Çünkü, az önce dediğim gibi, el yazısı, şekliyle şemaliyle birçok sırrı ortaya dökebiliyor. Oradan buradan karakter çözümlemelerine pek inanmam ama el yazısı deyince bir durmak lazım bence. Kaldı ki adli vakalarda eskiden beri kullanılan bir yöntem kendisi. Graphology / Grafoloji adı altında, el yazısı çözümlemeleriyle bilgili bir sürü kaynak bulabilirsiniz.

İnternetten "handwriting analysis" ve benzeri anahtar kelimeleri yazarak, birçok el yazısı çözümlemesi sayfasına gidebiliyorsunuz. Yalnız, ablamın birkaç sene önce gönderdiği ve sonuçlarını ağzım açık okuduğum bir site vardı ki, malesef bir türlü bulamıyorum. Ama bulacağım ve buraya yazacağım, söz.

Bir ara mektup hakkında bir yazı yazmak istiyorum.

Son olarak, yazının başında koyduğum resme ve bağlantıya geri döneyim de çemberi kapatayım. Fontself gibi daha birçok yerde el yazısı ile bilgisayar ortamına yazı yazma siteleri/ programları vardır eminim. Çünkü insanoğlu, bilgisayar ve internet hayatına girer girmez, o kadar büyük bir hızla aynılaştı ki, şimdi eski usül farklılıklara sarmaya başladı. Bu yazdığımız bloglar buna en güzel örnektir. Her neyse, şunu diyecektim: Öyle bir teknoloji geliştirilsin istiyorum ki, sadece 29 harfi kodlayıp 'al bu senin el yazın' diye önüme sürmesin; aynı zamanda ruh halime göre değişebilecek şekilde, büyüklükte, kalınlıkta, bozuklukta/ yayvanlıkta yazabilmemi sağlasın.

Yanında da kaymaklı ekmek kadayıfı ikram etsin.
:)

17 Temmuz 2007

Yenge'yle Msn Muhabbeti Ne Derece Mümkün?

Yengemle kisa msn sohbetimiz:)
Yengem hic selam sabaha girmeden kamerali sesli konusma talebinde bulundu ve ardindan asagidaki sohbetimiz basladi:) Yengemin bir an once kacip gitmek ister tavrina ve "isin gucun yok mu senin, hayta" konulu cevaplarina ozellikle dikkatinizi cekerim. Ehee, super komik biseymis yengeyle konusmak:)


Görüntülü konuşma daveti aldınız.
Kapat (Alt+Q).

Berfu:
yengecim


Berfu:
selam

Berfu:
ben de kamera yok

Berfu:
o yuzden beni göremiyorsun

Berfu:
nasılsın?


Aramayı yanıtladınız.
Kapat (Alt+Q).

müberra:
evet opuyorum

Berfu:
ben de seni öpüyorum yengecim


Berfu:
nasılsın napıyosun?


müberra:
ıyıyım sen ısınle mesgul ol

Berfu:
tamam yengecim
Berfu:
amcam nasıl?


müberra:
eyvallah

Berfu:
maşallah diyim o zaman


müberra:
ıyı ıyı
müberra:
elın bos galıba

Berfu:
yok biraz işim var aslında da
Berfu:
senle konuşayım dedim


müberra:
hadı gulegule opuyorum

3 Temmuz 2007

Bir Kuzen Buluşmasının Ardından

Dün akşam günlerdir özleşmiş olan bir takım kuzenler olarak, Beyza'nın ODTU'ye kabulünü kutlama bahanesiyle bizim evde toplaştık. Çayla birlikte ilk olarak bitanecik erkek kuzen Yiğit'in gönül maceraları dinlendi, yeri geldiğinde görümcelik yapılarak erkek tarafı tutuldu, eeee yeri gelmediğinde..... yine tutuldu. Sonra Beyza geldi. Geleneksel kenetlenme dansımızı icra ettikten sonra Beyza'ya sarılıp onu öpücüklere boğduk. Dışarıdan bizi biri izliyor olsa "ulen bunların hiçbiri okumamış, bi bu kıvrık saçlı yumidik okul bitirmiş kesin" diyebilirdi:)

Sonra Denizlerin getirdiği bir şişe dolgun mu dolgun üzümlerden elde edilmiş bordonun en koyu kıvamındaki Buzbağ'ımızı açtık. Bu sırada Beyza bir çırpıda Uluslar'a ve Middle East'e kabul edildiğinde hissettiği karmaşık duygulardan bahsetti. Mülakatta olanların üstünden hızlıca geçildi, birtakım insanlara küfredildi:) Yine aynı çeviklikle ve heyecanla bu sefer de ilk staj günün anlattı kardeşim. Sonra da günlerdir yok mülakattı, yok KPSS'ydi diye kendini bitiren bünye isyan etti ve Beyza bizi balkonda bırakıp yatmaya gitti.

Şaraplardan sonra dolaptaki biraların da dibini görüldüğünden Yiiit takdir edilesi bir tezcanlılıkla bira almaya koştu. Sokak boştu, evlerin ışığı birer birer sönüyordu. Ankara'nın temmuz akşamı rüzgarı bizi hafifçe üşütürken (yazın üşümek ne iyi bir olaydır) balkonda üç kuzen ilişkilerle ilgili, birbirimizle ilgili, ailelerimiz ile ilgili, sevme yeteneği ve sevilme isteği ile ilgili güzel laflar ettik.

Dün gece işte, birbirimizi ne kadar iyi tanıdığımızı, hayatlarımızın çok büyük bir bölümüne nasıl da tanıklık ettiğimizi ve umarım daha nice yıllar edeceğimizi düşünerek uykuya daldım.

2 Temmuz 2007

Aforizma Teyze

fosma fostukça sıra sana gelecek diyordu içerideki düşman. bense dışarıda donuyordum. böyleydi işte famasutrayla ilk tanışmamız. yanıma geldi ve dedi ki akori samoraki zobordok? zımçırıtık tık zımıh.. ben de şaştım kaldım afallamıştım. aforizma teyzelere gittim. anlattım olanları bir bir. sonra aforizma teyze birdir bir oynayalım mı diye bi gensoru önergesinede bulundu ve ben kabul ettim. ve birdir bir oynarkenki elektrik bizi birbirimize yaklaştırdı. ve onun dolgun dudaklarına yaklaşıp dedim ki uzun eşşek oynayalım mı? kabul etti. fakat bir problem vardı. iki kişi nasıl oynardık uzun eşşek. ve benim aklıma yolda tanıştığım famasutrayı çağırmak geldi. sonra kadroyu kurduk. kadri amca geldi.

yiğit & erkut

30 Haziran 2007

Hankısı tuvalet kağıdı?

Geçen haftalardan birinde başıma gelmiş bir olayı anlatmak istiyorum. Gerçi, ancak yaşayan için komik gelen; anlatılan içinse, anlatanın abuk subuk şeylere şaşırıp gülen gereksiz bir kişilik olduğunu düşündürecek cinsten bir olay olabilir. Yine de anlatayım ben:

Günlerden bir gün, iş çıkışında markete gideyim dedim. Ama bu kez değişiklik olsun diye evin biraz daha yukarısında bulunan Migros'a gittim. Bu kararımda, evimizin dibindeki Kiler isimli marketin alkol ihtiva eden içecekler satmıyor oluşu, artı Migros'un bir takım güzel şaraplarda kampanyasının olmasının büyük etkisi vardır açıkça.

Her zamanki gibi marketten içeri adımımı atar atmaz 'ne alacaktım' diye düşünmeye başladım. Bir yandan arka tarafa doğru, sanki ne alacağını kesin olarak bilen ve bunlar dışında tek bir çöp bile almayacak olan kararlı bir müşteri gibi ciddi ciddi yürüyor; diğer yandan kafamın içerisinde "peynir mi alacaktım bulaşık deterjanı mı" gibi soruların dönmesine mani olamıyordum.

Böyle böyle peçete, tuvalet kağıdı, kağıt havlu gibi, önce peynir zannettiğim beyaz şeylerin olduğu reyonlara gelmişim. Kendini nerede bulsa oradan bir şey alan, reklamcıların hayalindeki müşteriyi canlandırıyordum. Fakat tam o anda, acı bir teyze beni beyaz market rüyamdan uyandırdı.

İçerisinde tuvalet kağıtlarının ve kağıt havluların bulunduğu kocaman bir sepetin önünde duruyordu. Boyu, benim boyuma yakın, iriliği benim üç katım kadardı. Gözündeki kalın camlı, plastikimsi çerçeveli gözlükler; sırtındaki koyu renkli basma entari ile sevimli bir taşralı teyze olabilirdi. Lakin o melun bakışları buna engel oluyordu. Benim, hangi reyonda bulunduğumu idrak ettiğim ve saç jölelerine doğru hamlede bulunacağım sırada o hala, o büyük sepetin önünde durmuş, hiç kımıldamadan bana bakıyordu. Yakınımdaki, dik dik bana bakan karaltıyı görünce, atalarımızdan kalma bir içgüdüyle,
karaltıdan uzaklaşıp saç jölelerine daha çabuk ulaşmak için, ikinci adımımı çok daha büyük atacaktım. O anda genizden gelen, kalın ve çatallı bir kadın sesi beni olduğum yerde dondurdu:

- Hankısı tuvalet kağıdı? dedi.

Ne eliyle, ne de gözüyle herhangi bir yeri işaret etmişti. Dimdik bana bakıyor, başka da bir şey yapmıyordu. Teyzenin uzağındaki köşeden dikkatlice sepete yaklaştım. Olay toplam 2 metrelik bir mesafe hudutlarında cereyan ediyor olmasına rağmen, kendimi kocaman bir savaş alanında hissediyordum.

Elimi paketlerden birine attım. Stratejim sevecen olmaktı. 'Teyzecim meyzecim' diye konuşacaktım. Zira deneyimlerim, her türlü teyzenin, genç kız '-cim' lerinden hoşlandıklarını doğruluyordu.

- Bak teyzecim, bunlar havlu. Bak, tek parça, uzun.
- ...
- Bunlar böyle parça parça olunca tuvalet kağıdı oluyor. Tut, elinle kontrol et, hemen anlarsın. (Gereksizlikler)

Hala dik dik bana bakıyor. Bir kere gözünü çevir de şu paketlere bak bari kadın! O kadar gösteriyoruz. Bende strateji filan kalmamış, silahlar yere inmiş zaten. O kafa yarıcı gözlüğü üzerime fırlatsa bile bir şey yapacak durumda değilim, direk teslim olacağım yani. İşin kötüsü, bir türlü tuvalet kağıdı bulamıyorum. Kağıt havlu olduğunu anladığım paketi bırakıyor, bir sonrakini şöyle bir okşamak yerine mıncık manyağı ediyordum. Kalın cam arkasında öküz gözü kadar büyük görünen korkunç bakışlı gözlerin odak noktası hala bendim.

Kaçmaya karar verdim. Evet kaçacaktım! İleride, pasta, ekmek vs. reyonunda ufak bir kalabalık vardı. Eğer atik davranır da birden fırlarsam oraya ulaşmam pek vakit almazdı. Zira arada dört veya beş adım vardı. Ama teyze hala çok yakınımdaydı. Hamlemi yaptığım anda kolumu tutup "hankısı tuvalet kağıdı" diyebilirdi. Bu nedenle, yavaş yavaş, paketleri mıncıklaya mıncıklaya, büyük sepetin diğer tarafına doğru uzuyordum ki eşzamanlı iki olay meydana geldi:

1- Teyze "Hankısı?" dedi.
2- Ben sepetin içinden gün gibi ışıyan Papia yazısını gördüm.

Papia'nın, beynime nüfuz eden, Uma Thurman benzeri bir güzelin trajedisini anlatan televizyon reklamı sayesinde, tam üç katlı bir tuvalet kağıdı olduğunu biliyordum. Ve lakin, aynı markanın havlusunun olup olmadığını bilmiyordum. Açıkçası pek de umrumda değildi.

- "Bu işte" dedim, hınçla.

Teyze ilk kez gözünü benden ayırdı. İşret parmağımı dik ve kat'i bir şekilde yönelttiğim pakete baktı. Paketi eline aldı. Arkasını döndü. Yalpalayan yürüyüşüyle makarna reyonuna girdikten bir süre sonra gözden kayboldu.

Bir süre arkasından bakakaldım. Teşekkürü bıraktım, bir 'röh' bile dememişti teyze. İşin aslı, ben de bu durumu hiç yadırgamamıştım. O istediğini almış gitmiş, arkasında korkmuş ve yorgun bir ben bırakmıştı. 'O duygusuz hayvanın biriydi ama ben onu çok sevmiştim' diyesim geliyordu arkadaşlarıma anlatırken. Hayır, kendimi tuttum, söylemedim öyle bir şey.

Şaşkınlığım üzerimde, belki bir daha rastlarım diye marketin bütün reyonlarını dolaştım. Ama o ne istediğini bilen, güçlü bir kadındı. Belli ki, tuvalet kağıdını almış ve çıkıp gitmişti. Tek umudum, aldığı paketin tuvalet kağıdı değil de havlu çıkması dolayısıyla market toprakalrına geri dönmesiydi. Ama yok, gelmedi. Malesef doğru paketi işaret etmiştim kendisine.

Çıktığımda, elimdeki Migros poşetinde bir kalıp beyaz peynir -kampanyadakinden- ve Hes marka bulaşık deterjanı; kalbimde heyecanlı bir maceranın yorgunluğu vardı.

29 Haziran 2007

Yağmur Yağsın Islanalım

Günaydınlar sefkili blog sakinleri. Bugün hava çok sıcak ve her nedense ortalıkta akşamüstüne doğru yağmur yağacağı söylentisi dolaşıyor (Yoksa bu sadece collective bir düş mü? Allllam yağmur yağsın, heryerler ıslansın, barajlar azıcık dolsun, şöyle bi çiselerken yağmur saçağın altında sigara tüttürelim, ıslansak da hasta olmayalım....).
Sabah yine servis saatinden 20 dakika once uyanmayı başararak (bu ciddi bir başarı, evet, zira servis saatinden iki saat sonra uyandığım da çok olmuştur), 10 dakikamı üstüme ne giyicem len şimdi kriziyle evin bir o odasina, bir bu salonundaki düdük aynasına koşturarak geçirdim. Beyza'nın uyanıp küfretmeye başlamasına ramak kalmıştı ki amaaaaan dedim, bugün cuma, işyerlerinde free friday tabir edilen gün bügündür Berfu. "Çek kot pantolonu, altına lila spor ayakkabılarını giy, üstüne püfür püfür hani böyle askılı çiçekli şeysini giy" dedim ve de bunu uyguladım. Sokak kapısını gümbürt diye çekip çıktım ve koşmaya başladım. Sabah koşunca açılıyo insan. Artık servisi kaçırırsam Bilkent'e nasıl gidicem konulu paranoyadan mı yoksa serin sabah esintisinden midir nedir adeta cin gibi oldum.
Şimdi kahvem yanımda, saat 09.09. Henuz ortalık da sakin. Evahalipisime yazıyorum.
Bir de yağmur yağarsa, bugün çok güzel bir gün olacak.

28 Haziran 2007

Aysun, benim ne eksiğim var?

Nahnu yoluyla öğrendiğim, Hürriyet Gazetesi'nde çıkan şu habere bir bakın hele. 'Olaya bak aga' demek daha yerinde olabilir.

Hani Aysun nerede!

Veysel Dağ isimli bir tüketici ise Pendik Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’ne başvurarak ilginç tüketici şikâyetlerinden birine imza attı.

"Pepsi Max'in reklamındaki vaade inanarak, ürünü satın alıp içtiği halde herhangi bir kadının reklamda gösterildiği gibi gelip kendisini öpmediğini" gerekçe gösteren Dağ, reklamda vaat edilen hususların yerine gelmemesi nedeniyle satın aldığı ürünün bedeli olan 1.3 YTL'nin iadesini talep etti. Dağ'ın konuya ilişkin duyarlılığının Tüketiciler Birliği tarafından da paylaşıldığını kaydeden Kaya, "Hiçbir reklam kişilerin saflıklarını, bilgi eksikliklerini ve tecrübesizliklerini istismar edemez. Bu nedenle Reklam Kurumu'na başvurduk. Tüketicinin ruh sağlığı, toplum düzeni, kamu ahlakı gibi kavramları hiçe sayan bu türden reklam yapan firmaları, bu reklamlarına son vermeleri, aksi takdirde tüketici boykotu ile karşı karşıya kalacakları konusunda uyarıyoruz" dedi.

Reklamda, yakışıklı Pesi Max içicilerini öpücü görevi üstlenen şahsiyet; dudakları önden giderek kendisine yol açan Aysun Kayacı değil de, misal, Hamdullah Kayacı olsaydı durum nasıl bir hal alırdı diye merak ediyorum. Şikayetlerin "Pepsi içerkene bir adam geldi, tuttu öptü. İçtikçe öptü, içtikçe öptü! Namusuma kara çalındı efenim" şekline dönüşeceğini tahmin ediyorum. Ayrımcılık bunlar hep. Cık&Cık.

26 Haziran 2007

Belkim

Bugün düşündüm de ben
görüntümü değiştirebilirim belki.
Karar verip, toparlanıp
kaybola da bilirim belki.

Belli mi olur, hiç olmaz:
soyunup dökünüp şuracıkta
'aslında hepiniz işte böylesiniz'
diye bağırıp
sonra giyinebilirim belki.

Konuşabilir, saçmalayabilir
bir görünüp bir kaybolabilir
"hoyrat" sözcüğünü bir şiirimde
bile kullanabilirim belki.

Ciddi ciddi dalga geçip
hiç korkmadan tersleyebilir
saçıma uğur böceği takar,
piyango bileti alırım belki.

Yorulurum, çalışmam
düz gider, hiç kaybolmam.
Sesssiz sakin yaşarken,
birden ölebilirim belki.

Gözüme bir çöp batar
o çöpü çöpçü toplar
çağırırım 'gel' diye
gelmez yüzüme bakar.
Bir gün bu avallara
bağırabilirim belki.

Sonumu demire dayadım,
kütlemi teraziye.
Soranlara söyleyin
cortlayabilirim belki.

:)

22 Haziran 2007

Zümrüt

Dün Büyük Migros'a gittim iş çıkışında. (Yeni adıyla Ankamall.) Öylesine. Haftasonu Yalvaç'a gideceğim, belki anneme ufak bir hediye alırım filan diye.

Labirentimsi koridorlarda sürekli aynı yerleri dolaşıp duruken küçük bir kuyumcu dükkanı dikkatimi çekti. Daha doğrusu, küçük kuyumcu dükkanının parlak vitrininde yeşil yeşil bir şeyler dikkatimi çekti. Tamamen yeşillere odaklanmış bir şekilde, bir adama çarparak hatta, vitrine yöneldim.

Birden bire tüm sesler sustu. Koca alışveriş merkezinin kalabalık ve baş ağrıtıcı derecede aydınlık koridorları boşaldı. Ayaklarımın altından başlayarak her yeri yemyeşil çimenler kaplamaya başladı. (Şu çay reklamındaki gibi.) Sonra birkaç kuş sesiyle birlikte serin bir rüzgar esmeye başladı. Bir an için o kadar heyecanlandım ki, başroldeki ses, kalbimin küt küt sesiydi.

Yani; "güzel"i gördüğüm her zaman olduğum gibi oldum.

Vitrinde -bence- sadece bir tek şey vardı: Zümrüt. Takı meraklısı değilim, pek de anlamam gibi gelir zaten. Taşları filan da hiç bilmem. Zaten o anda o taşın zümrüt olduğunu da bilmiyordum. Sadece çok güzeldi işte. Beyaz altından yapılma zarif bir yüzüğün üzerinde, ovalle yuvarlak arasında bir şekilde, etrafından başlayarak yüzüğün üzerine doğru yayılan minik pırlantaları bile sönük bırakacak kadar zarif ve asil bir duruşu vardı.

İçeri girdim. Yüzükten gözümü ayırmadan adama nedir ne değildir diye sordum. Adam zümrüt ismini söyleyince, anneannemin ve annemin takılarındaki yeşil taşları hatırladım.

Galiba aşık oldum ben. Sadece' görünen' değil, aynı zamanda 'duran' -bir duruşu olan- bir taş zümrüt. Benim olsun istemiyorum. Uzaktan da severim. :)

Dipteki Not: 1500 Lira mıydı neydi fiyatı! Parası olan için değer. O her şeye layık :)

19 Haziran 2007

Kırık camlar arasında buzlu dusler

Kırık camlar arasından buzlu düşler...
buzun yansıması
yansımadaki ben...
seni bulamayan ben


Kırık camlar arasında buzlu dusler...
yagmurlu gunler, camdan bakan bir ben.
ne karanlıktayım ne de boslukta
ne kırıldım ne de kızgın

yasamın ucuna yolculuk halimdeyim.
rahat ve huzuru uman..

kırık camlar arasında buzlu dusler....
duslerin veliahtı olan sen...
seni bulamayan ben!

12 Haziran 2007

FoxyTunes Himini

Çok sevdiğim, bayıldığım, hep yeni ve ilginç -ve hatta bazen işime çok yarayan- zırzavat ve haberleri bulabileceğiniz bildirgeç nokta kom adlı sitede, yine pek hoşlandığım, içimden 'canım benim, yerim seni, himini himini' dediğim bir şey buldum!

Zannediyorum ki yeni bir şey değil. Bana yeni geldi. Olsun, yeninin heyecanındayım işte.
FoxyTunes ! Himini himini himini :)

Gayet Firefox kullanıcısıyım. Yiğit başlattı, ben sardım. FoxyTunes da Firefox'un güzelliklerinden biri imiş. Sitesine girip fırt diye kuruyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, görev çubuğunun üzerinde "yüklüyor, tamam, bırak onu' filan yazan barın, sağ tarafına yaslanmış minik düğmeler peydah oluyor. Oradaki notaya tıklayıp 'Player'dan müzik dinlediğiniz programı seçiyorsunuz. (Hemen hemen tüm programları destekliyor.) Ve sonra... Müzik çalarınızda müzik çaldığı sürece (ehe, güzel oldu, kafiyeli gibi) mevzu bahis barda işinize yarayacak tüm düğmeleri buluyorsunuz! Play, stop, next vs dışında bir de FoxyTunes Planet diye bir şey var. Bildirgeç'in haberi, 'FoxyTunes'tan artık şarkı sözlerini de görebileceğiz' şeklindeydi. Off, ne güzel olur o öyle :)

Gidip biraz daha bakayım ben. Bırakınız kopyacı explorer'ı filan. (Explorer'un son versiyonunda -7- sekmeler vb. özellikler Firefox'a çok benzemekte), sevimli tilkiyi kullanın. Turuncu turuncu, mmm. (::)

Son olarak, Firefox'un görüntünüzü zevkinize göre değiştirebliyorsunuz. Mesela ben bir tema indirdim (adını unuttum), her şey elle çizilmiş gibi.

Neyse gideyim ben.

9 Haziran 2007

Sistem Patlasın İçinizde, ÖSS girsin...

Başlıktaki sözler Deli'nin "ÖSYM Götümü Ye" şarkısından bir parça. Bu yazımda da yazdığım gibi ÖSYM bu şarkı dolayısıyla grup elemanlarına dava açmıştı "ben senin götünü yemem, banane" diye.

Bak sinirlendim yine, göt möt diyorum ayıp oluyor :0

Nereden geldim? Hah. Kendi haberlerinizi de yayınlayabileceğiniz bağımsız /açık yayın sitesi İstanbul İndymedia'dan öğrendiğime göre, ÖSS'den bir hafta önce Kadıköy'de bir tepki yürüyüşü yapılacak.

Elemelere, sınavlara, ölçütlere karşı değilim. Okul hayatının, sanki kazanınca hiçbir dert kalmayacakmış gibi, üniversite sınavına odaklanmasına; haybeye para kazanan tükürük ağızlı dershane sahiplerine; senelerdir yapıldığı halde sınavın birçok saçma sapanlıklarına hala çözüm bulunmamış olmasına... Eğitimin bu hale getirilmesine KARŞIYIM.

Ve bu da çok önemli: ÖSS karşıtlığının ideolojik tepkilere dönüştürülerek arada kaynatılmasına da karşıyım! Ben sadece sistemin değişmesini, yeni bir sistem kurulmasını; 18 yaşında, dışarıdan zorla, direk damara enjekte edilen hayal kırıklıklarının olmamasını istiyorum.

(Muhalefet olsun diye muhalif olmamak gerek tabi, çözümlerin de konuşulması lazım. Bence, artık paranoyaklığı bırakıp -ki zaten öğrenciler yeterince apolitik yapıldı- YÖK, ÖSYM gibi üst kurumların yetkilerini oldukça azaltmak; her üniversiteye kendi öğrencisini seçme hakkı vermek lazım. Kafamdaki uygulama halihazırda yüksek lisans için yapılıyor ülkemizde.)


“…Türkiye’de üniversite kapısının kilidi olan ÖSS, sanıldığı ve yansıtıldığı gibi, çalışanın her zaman kazandığı, adil bir sınav değildir. ÖSS hem toplumsal eşitsizlikleri yansıtan bir ayna, hem de bu eşitsizlikleri pekiştiren bir mekanizmadır. Bu sınav özü itibariyle sınıfsal, etnik, ulusal ve cinsel temelde bir eleme sınavıdır ve bu özelliiyle her sene binlerce gencin önünde aşılmaz bir duvar olarak durmaktadır..."

31 Mayıs 2007

PC Adam vs. MAC Adam

Bu reklamlara bayılıyorum! PC veya Mac hastası filan değilim, zaten o kadar bilmiyorum bu konuları. Sitelerde Mac fanatikleri PC'cilerle kapışıyor, PC'ciler Mac'çilere moron filan diyor. Acayip bir kavga var yani. Tabi tahmin edersiniz ki bu reklamlardan ölesiye nefret eden bir grup mevcut. Ölürüm de nefret ederim diyorlar, allala? :)

Eh, her efsane reklamın, filmin, video klibin mutlaka parodisi yapılır. Hatta daha önce burada böyle bir örnek yayınlamıştım. Bu Apple reklamlarının da elbette bir sürü taklidi- komedisi var. South Park stüdyosunda yapılmış bir tanesine çok güldüm; sonuçta bütün bilgisayarlar sıçar diyor. Haklı da :)

Tabi bir de Mac karşıtları tarafından çekilmiş videolar var. Bunlardan -bence- en iyisini hemen aşağıda izleyebilirsiniz. Tabi bu reklamı tam olarak anlayabilmek için Mac bilmek gerekiyor. Ama ben pek bilmediğim halde ne demek istediğini anladım, yazık adama. :)

(Ben Mac adamın hastasıyım. Onun yüzü suyu hürmetine gidip mac alacağım, o olacak.)

15 tane kısa Mac reklamı bir arada videosu:


South Park'ta PC vs. Mac


Hem Ağlarım Hem Mac'im

30 Mayıs 2007

Okey ve Yaz Tatili

Son zamanlarda garip bir şekilde OKEY oynamak istiyorum. Tüm ev ahalisi toplanalım -ki zaten 4 kişi oluyoruz- balkondaki masaya yeşil bir örtü serelim (kumarhane masaörtülerinden) ve şangur şungur oynayalım istiyorum. Sağımızda solumuzda kuruyemiş, sömürülmüş meyve çöpleri, çaydan başlayıp biraya uzanan içki bardakları... OKEY oynayalım.

Beni tanıyanlar bilirler ki ben aslen Okey oynamayı pek sevmem. Hele böyle 'aman da canım Okey oynamak istedi' filan hiç demem. En fazla zor durumda kalan üçlü gruplara dördüncü olurum, o kadar. Düşündüm neler oluyor diye ve şöyle bir sonuca vardım: Ben tatil özledim. Zira biz okeyi ya yazlıkta, ya da kışın evde yerli malı yerken, haftasonlarında oynardık. Ve tabi yılbaşı gecesi ve şehirdışı akraba -akrabaya göre değişir- ziyaretlerinde. Eh, bu kadar boş bir oyunun en boş zamanlarda oynanması kadar doğal bir şey olamaz.

Son zamanlarda hava güzel. Akşam yemeğini bazen Yiğit'le balkonda yiyiyoruz. (Bu cümledeki 'bazen' Yiğit'e veya balkona değil, akşam yemeğine aittir.) Eğer oyalanmışsak ve hava kararmışsa balkonun ışığını yakıyorum. Sonra yemek bitiyor veya kalkasımız geliyor, içeri giriyoruz. İçerideki ışıklar henüz yakılmadığı için evin içerisindeki tek ışık balkondan gelen ışık oluyor. Ve işte tam o anda, ve her defasında mutlaka, ben kendimi yaz tatilinde gibi hissediyorum. Hani yazlıkta veya otelde -pansiyonda, denizden döndükten sonra, yemeğini balkonda yer, çayını/ biranı alır balkona oturursun. İçeride sadece televizyonun ışığı vardır -geri kalan ışık kaynağı balkondur. Akşam alacakaranlığında rüzgarın serinliği, o gün yanlışlıkla fazla yanmış tenine dokundukça inanılmaz bir haz alırsın...

Ve o anda çektiğin taş Okey'dir! Çat vurursun masaya son taşını, tahtanı cort diye devirsin. Daldırırsın elini ortadaki taşlara -gıcık olunacak kadar sevinmişsindir bu eli de aldığına. Şangır şungur taşlar karışır. Ama hiçbir komşu sizden şikayetçi değildir. Zira orası yazlık bölgedir ve orada Okey oynanır.

Okey nedir?
Kaynak: Vikipedi: Okey

"Okeyin çıkış noktasının 13 yy. Çinliler tarafından oynanan domino olduğu sanılmaktadır. 14 yy. sonlarına doğru Çinliler ile ilişkileri olan Acemlerin oyunu öğrendikleri ve sıkça oynamaya başlamaları sonucu, değişikliğe uğrayarak bu günkü okeyin başlangıcı olmuştur. Ancak o günkü adı Arapça sıralı taşlar manasındaki "El Turaft"'dır.

Domino oyununda üzerinde numaraları belirten noktalar bulunan taşlar oyuncuların ellerinde saklanırdı. Ancak bu durumdan rahatsız olan Acemler taşları üzerine koyacakları bir tahta parçası kullanarak okeyin temelini attılar. Daha sonra domino taşları üzerindeki sayıları belirten noktaları gerçek rakamlarla değiştirdiler. Bir yüz yıl dominonun bu değiştirilmiş şekli tüm İran Arap ve Fars diyarlarında oynanmaya başlandı.

15 yy. sonları ve 16 yy. başlarında Türklerle Arapların ilişkileri sonucu oyun Türkler tarafından öğrenildi ve hatta saraya kadar girdi. 17 yy. ortalarında Osmanlı sarayında eğitim ve sanat konularında uğraşan bir bölüm olarak kabul edilen Enderun tarafından sıkça oynanan El Turaft, Enderun hocası Hacı Marufi tarafından yeniden ele alınarak oynanış şekli ve kuralları değiştirilmiştir. Daha sonra Hacı Marufi'nin talebeleri hocalarının bulduğu oyunu daha da geliştirerek bu günkü okeyi oluşturdular.

Osmanlı sarayında oyunun bu değişmiş şeklinin adı El Turaft'dan birbirinin taşlarını anlamak manasına gelen "Ol Kıraat-ı" seng olmuştur.

Bu söyleniş günümüze gelene kadar değişmiş özellikle yabancı dil etkileri sonucu Okey adını almıştır."

Dipteki Not: Osmanlı'da, sarayda Okey oynanıyormuş ya. Abuk subuk bir sahne gözümün önüne geliyor, kendi kendime gülüp duruyorum. Anladınız siz ;)

-Bre niçün devirdin tahtanı?
-Aman haşmetlum, bu elde de muvakkaf oldu ya aciz kulunuz.
-Bre diz hepsini geri, zira okey dönüyor idim ben.
-Emriniz başım üstine devletlüm.

9 Mayıs 2007

Evahalipisi

Doğumgünün kutlu olsun sayın Evahalipisi !

Herkes kendi bloğunun doğumgünün kutluyor, bizim neyimiz eksik? :)

Kutlama nedeniyle geçen sene bu zamanlar yazdığım yazılara bir göz atayım dedim ve sanki bir sene öncesine değil de bir buçuk sene öncesine gitmişim gibi geldi bana(: (ehemehe) -Özellikle şu yazı. İstanbul maceralarımla başlamış bu blog benim için. Ne kadar zor günler geçirsem de Mayıs'ta İstanbul'da olmanın ayrı bir tadı vardı. Eh, şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satıyım deyip gideyim ben.

Dur dur gitme, bir şey diyeceğim. Sen okuyorsun ya şimdi benim yazdıklarımı. Çok acayip bir şey bu ya! Ben burada, iş yerimde, mesai bitimine yakın bir saatte acele acele bu yazıyı yazıyorum; sen aklıma bile gelemeyecek kadar alakasız bir yerde ve şekilde bunu okuyorsun. Bunları okuyan dünya üzerinde sadece sen bile olsan olur. Ben bu hisse zor alışacağım sanırım. Ama çok hoşuma gidiyor o da ayrı konu. Şşt, naber, nasılsın, nasıl gidiyor? (Ersin Karabulut yapardı bazen bunu. ) hadi görüşürüz.

Son olarak: yaş günü maş günü dedik ya, bir ara pek meşhur olan sanal hayvanlardan besliyor gibi hissettim kendimi bir an. Ne menem bir şeydi o ya, hayret bir şey. Neyse hadi git sen, oyalamayayım ben.

8 Mayıs 2007

Müzikte Yeni Yollar

'Ahanda buraya yazıyorum' diye bir laf vardır ya. Bayılıyorum ona. İddia ne de güzel kullandı reklamlarında: Oraya buraya yazma abicim, al kupona yaz.

Bir de Umut Sarıkaya var. Diyor ki: Benim de söyleyeceklerim var.

Benim de müzik endüstrisinin geleceğiyle ilgili öngörülerim, söyleyeceklerim var. Ama çıkıp da buraya yazmamıştım hiç. En son Myspace hesabıma gelen Kanadalı mesajla gaza geldim ve ablama bir mail attım. Sizinle de paylaşmak ve hatta tartışmak isterim:

Nedir bu yapım/ plak şirketlerinin dinleyicilere tavrı arkadaşım? Saftirik müzisyenleri de gaza getiriyorlar, herkes dinleyicilere yükleniyor.

İnsanların/yapımcıların/müzisyenlerin vb. ekrana çıkıp sinirli sinirli "gidin orijinal CD alın, hırsız mısınız siz" demesinden hiç hoşlanmıyorum. (Ben, o hani hep bahsedilen 'orijinal albüm hastası', 'arşivci' kişilerden biriyim- ama kimseden böyle olmasını bekleyemem.) Eğer koca bir endüstri olarak sen kendini geliştirmezsen, yeni yollar bulmazsan, yıllardır 'geldim geliyorum' diyen tehlikeye ancak şimdi uyanırsan; "hırsızlık yapmayın, orijinal albüm alın" demek çok komik kaçıyor. Hele vicdan azabı çekelim diye 'sevdiğiniz müzisyeni- müziği öldürüyorsunuz' diyorlar, ona sinir oluyorum.

Durup dururken önce hırsız, sonra katil olduk lan, isyan ediyorum! Müzik dinleyelim derken düştüğümüz hallere bak sen, cık cık cık.

Tamam, korsan albüm almak, para harcanarak ortaya konduğunu bildiğin bir malzemeye bedava sahip olmak, hırsızlığın tanımına giriyor olabilir. Ama çok büyük bir insan kitlesinin, çok da ikna olmadıkları bir konuda ahlak anlayışlarına sırt dayamak da pek doğru gelmiyor bana.

"Müşteri odaklı" diye bir laf vardır hani, artık her önüne gelenin söylediği. Burada amaç müşteriye daha çok değer vererek kendine çekmek ve yine para kazanmaktır -uzun vadeli, akıllı bir çözüm. Yoksa müşterinin kara kaşına kara gözüne vurgun değilsinidir. Müzik sektöründe de "dinleyici odaklı" anlayışı yavaş yavaş, seve seve yerleşecek. Zira, 'efendim, bizim müzik dinleyicimiz çok bilinçsiz' deyip işin içinden sıyrılamazsın. Yani, akşama kadar filan sıyrılırsın belki, yarına yeni bir şey gerekir. :)

Bu sorun, plak şirketlerinin yaptığı gibi üstünden atlanarak, yanından koşarak aşılacak bir sorun değil. Keşfedilmeyi bekleyen bir sürü yol var...dı. Yavaşa yavaş ortaya çıkmaya başladı.

1- BurnLounge. Aşağıda Myspace'ime gelen mesajları var. (Şimdilik Türkçe'ye çeviremeyeceğim, af)

Hey there, My name is Paul.

I'm messaging you because you are part of the Canadian music scene... a musician, a label owner, a distributor, producer, or even a fan.


A very exciting development is afoot that I wanted to tell you about. A new music service is launching in Canada very soon. It's called BurnLounge - it's a revolutionary concept in music retail. The best way I can summarize it to you right now is this...

MySpace + iTunes + eBay = BurnLounge.


For instance: Artists can sell their music from their own BurnLounge store, earning the highest royalties in the industry. (BurnLounge is the simplest, most cost effective, turnkey digital music e-commerce solution out there.)
Fans win, too: as a music fan, you can earn rewards (including cash) for selling the music you love most. And think about it - you already "sell" music... when you hear a great new album, what is your first response? You tell your friends! NOW, you can get paid for that word-of-mouth advertising, which has been going on all along anyway.

BurnLounge enables Band - Fan business partnerships. It's a fan-powered, community based distribution model, and it's going to be open for all to enjoy. Opportunities for participation include everything from a free "hobby" membership to an "entrepreneur" membership, which gives you tools to make a career in the new landscape of digital distribution.
Those who are more business oriented (label owners, entrepeneurs, etc) will be interested to get in on the action early, as this is when the most significant oportunities for growth avail themselves.

Click on the link below for more info:

www.canadaburnlounge.net

Word of Mounth Marketing (WOMM). Sen arkadaşlarına beğendiğin bir şeyi tavsiye ettiğin için para kazanıyorsun. Amerika'da bir süredir devam ediyor. Türkiye'de de var. (Siesi vardı, unuttum şimdi). Bana ilk duyduğumda çok şerefsizce gelmişti. :) Arkadaşların üzerinden para kazanıyormuşsun, onları kandırıyormuşsun gibi. Halbuki, bu sisteme girdiğinde ilk kural, tanıdıklarına WOMM'cu olduğunu söyelemekmiş.

BurnLounge da bu mantıkla çalışacakmış. Dünyada ilk kez müzik sektörü için uygulandığından çok önemli bir gelişme. İlk olduğu için sakatlıkları var elbette. Mesela, bunun kesinlikle bedava olması gerek. Bir de, belli ki ilk çıkış 'en çok satanlar'la, 'pop müzik'le filan olacak. İleride, bu sistem yaygınlaştıkça, alt müzik türlerine de inecektir (umarım.) Ama, araştırılıp bulunan müzik, mesela dünya müziği veya deneysel müzik her zaman 'özel'liğini koruyacaktır değil mi? :)

2- We7.

If you had a choice wouldn't you prefer to have free legal and safe music downloads where the artists gets PAID?

This is what We7 is all about, giving you the choice of respecting the hard work of the artists and ensuring they get paid for their work so they can continue making great music and movies. But you continue to enjoy the benefits of free music downloads.

That's why, every time you download a music track or clip from We7 a payment will be made to the artist. We do this by allowing some of the best companies and brands to include their messages with the tracks you download free.

You listen to the message (10 seconds or less for Audio), brands pay for this privilege and we pay the artists, musicians, actors, filmmakers, comedians and bands.

Şarkı-video başlarında en fazla 10 saniyelik bir reklam dinliyorsunuz. (Bu reklamı sonradan çıkarabiliyorsun sanırım.) Önemli olan, sen şarkını bedava dinliyorsun, müzisyen/yapımcı parasını alıyor, şirketler reklamını yapıyor, aracı program/siteler para kazanıyor. Yine de şüpheliyim. Kısa süre sonra b.kunun çıkacağını düşündüğüm bir şey. Müzik parçaları bir reklam macrası olarak görülmeye başlarsa kulağımızın tadı pek kalmayabilir. Yine de, yukarıda bahsettiğim soruna bir çıkış yolu arayışıdır, aferindir.
via

Not: Yanlış anlaşılma olmasın. İnsanların ahlaki olarak geri gitmesine değil, teknolojinin hızla ileri gitmesinedir sağlanmasını istediğim uyum.

23 Nisan 2007

Bugün meclisimiz kuruldu. Demek oluyor ki, vatandaşın devlete sözü geçmeye başladı, höt höt dedi.

Ve fakat, tam bugün, o günden tam 86 yıl sonra, ne kadar da ironik bir durum sözkonusu değil mi? Tamam seçeceğiz de seçenek var mı acaba ortada? Çıkış noktası, komünistinden mollasına her türlü fikrin rahatça savunulabildiği bir meclisten bugünkü seçeneksiz meclise, kısır siyasi ortama nasıl geldik acaba? Okumak, anlamak, çözümlemek ve ilerisi için ders almak gerek.

Neyse, fazla siyaset yapmayayım. Zira bugün benim doğumgünüm ve pek mutluyum efendim :)

11 Nisan 2007

Odalarda Tasarlandım


Her oda farklı bir tasarımcının elinden çıkmış. Her biri farklı bir dünya. Aralarında çok iyi olanlar var. Buraya tıklayarak siteye girmenizi ve odalara bir göz atmanızı tavsiye ederim.


Hotel Fox, müşteri memnuniyeti, tüketicinin kendini özel hissetmesi, farklılaşma, innovasyon filan almış götürmüş. Aferin, aferin.














Sonradan Not 30 Nisan 07:

Geçen hafta iş yerine Danimarka'dan bir misafirimiz gelmişti. Hemen ona Hotel Fox'u sordum. Dedi ki bu otel, bildiğimiz otomobil markası Volkswagen'in eski bir tanıtım kampanyasının parçasıymış esasında. Tam olarak amacını ve nasıl işlediğini anlamadım. Yalnız bir süre sonra kampanya sona erdiğinde, otel başka satışa çıkarılmış ve başka bir işletmeci tarafından satın alınmış. Yeni sahip de otelin konseptini hiç bozmadan sürdürmüş ve bu güne gelmişler. Eller ermiş muradına, biz bakalım tadına. :)

2 Nisan 2007

Google Bize Logo Yapsana Yahu!

"Google bize logo yapsana" isminde bir proje başlamış. Sonuna kadar destek vermek gerek. Bu Eurovizyon gibi, dışarıda bıdık birim değerinde görülen bir olayı milli mesele haline getirmek değil, aman yanlış anlaşılmaya! Bu bence tam "her şeyi devletten beklememek gerek" olmuş, güzel olmuş. Önce kendi sitelerinden ufak bir tanıtımlarını alıp buraya yapıştırayım:

"Buyuk bir hedefimiz var. Hepimiz harekete gecersek ve talep edersek Google’da Turkiye’ye ozel logolar yayinlanacak. Belki de, yayinlanan logolar bizim tasarladigimiz logolardan birisi olacak. Buyuk bir hedef bu. Cunku dunyada bir ilk.

Google logolari sadece kendi tasarimcisi tarafindan tasarlaniyor. Proje basarili olursa dunyada ilk defa siradan insanlarin tasarladigi logolar Google’da yayinlanacak. Projemiz buyuk, gerisindeki mesaj daha da buyuk. Tum genclere, “birlikte is yapmanin gucu” ve “dunya senin parmaklarinin altinda” mesajlari veregiz. Siradan insanlarin nasil bir dev sirkete onemli kararlar aldirabilecegini gosterecegiz.

Basariya ulasmak icin daha ele avuca gelir icerige ihtiyacimiz var. Gelen binlerce yorum ve yuzlerce link icin cok degerli (...) Google.com.tr sitesinde bize özel logo görmek hayal değil. Harekete geçersek, sizin yardımlarınızla, Google’ı harekete geçirmek zor değil. Siz de kendi tasarımlarınızı siteye gönderin. Projenin gerçekleşmesi için en önemli kişi sensin."

Google bize logo yapsanana nokta wordpress nokta kom.


Ve siteden hoşuma giden birkaç Gugıl tasarımı. Sitenin 'sizden gelenler' sayfasında daha birçok örneğini bulabilirsiniz. Hatta, grafik tasarımdan anlıyorsanız grafik olarak, yok anlamam diyorsanız 'kenarları kırmızı, ortasında güreşçiler var' gibi yazılı olarak da tasarımınızı gönderebiliyorsunuz.

En çok hoşuma gideni ise en sona sakladım. Neden sevdim ben bunu bilmem :) (Allaam, herkese doğumgününün yaklaştığını ima eden kızlardan mı oluyorum acaba? Ay bak yine yaptım. Bu parantez kapanıncaya kadar da yapmaya devam ediyor olacağım, oy oy oy.)

29 Mart 2007

Hacile Teyze

Birkaç gündür evde Hacile Teyze'ye gülüyoruz durup durup. Hele Yiğit taklidini yapınca daha da komik oluyor. :) Çok tatlı bir teyze yahu, bayıldım! Gideyim yanına, o anlatsın ben dinleyeyim.

(Sinop'ta meydana gelen hortum olayını anlatıyor.)

27 Mart 2007

deviantART...


Üstteki çizim Eirenee ismi ile deviantART'ta çizim yapan Ekin adlı arkadaşımızın.
Çizimdekinin erkek arkadaşı olduğu konusunda Ertan'dan bilgiler aldım:)
Eee benim istihbarat sağlam:) Çizimin adı DespERate AnDY...



DeviantART adlı siteyi boş zamanım oldukça geziyorum.
Resim, çizim ve fotoğraf denince akan seller duruyor benim için.
Aradan seçtiğim bir mangayı buraya da ekliyorum.
İşin kötü yanı o kadar kategori arasından seçmek çok ama çok zor oluyor.
Çizerin adı chuchunyu, Photoshop CS2 kullanmıs.

26 Mart 2007

McDonalds'tan Türk Reklam


McDonalds'ın bu reklamına dumur oldum açıkçası.
Çok saçma bir reklam beklerken, reklamın sonun beni kırdı geçirdi..
izleyin lütfen:)
Bir de neden bir Türk, aksanlı İngilizce konuşmuş anlamadım.
Bir İtalyanlık sezmedim değil.
.

H.Ü. Rock Fest '07



2002-2003 döneminde, bu HUROCK (Hacettepe Üniversitesi Rock Müzik Topluluğu)nu kurmaya çalışırken sadece altı kişiydik. Ben biraz sonradan katılmıştım. Geldiğimde tüzük filan hazırlanmıştı. Yine de yolun çok başındaydık. Final zamanı sınavdan çıkıp koşa koşa gittiğim standlarda üye toplamaya çalışırdık. Tabi ki çim üzerinde gitarlı muhabbetler eşliğinde.

Okul, Türk Sanat Müziği Topluluğu'na katılın demekten vazgeçip de kendi topluluğumuzu kurmamıza izin verdiğinde hala altı kişiydik. Sırf resmi belgelere yazmak için başkana, başkan yardımcısına filan ihtiyaç vardı. "Sen başkan ol, sen sekreter ol" şeklinde yapmıştık ilk seçimlerimizi.

"Yangın" diye bir fanzin çıkarmıştık. İlk sayımızda, topluluktan bir arkadaşın demo cd'sini vermiştik hediye olarak.

Şimdi kooskoca, binlerce üyeli bir topluluk olmuş da, güzel kampüsümüzde uluslararası konserler düzenlemiş. Bizden sonra topluluğu bırakmayıp, aksine daha da güçlendiren tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum buradan. Konserlere malesef gelemeyeceğim ama aklım da gönlüm de orada olacak. :)