17 Temmuz 2006

Memlekette tatil yapmak




Memlekette tatil yapmak, cep telefonundan mesaj atmayı daha geçen sene öğrenen anne-babanın yanında teknolojiden uzak bir hafta geçirmek demek. Yalvaç'a artık iyice turist gözüyle bakmaya başladığımı anladım. Çünkü önceden görüp de hiç yadırgamadığım bir takım ayrıntılar pek güzel gözüme çarptı.

Hakkaten küçük şehirlerde çok acayip şeyler oluyor. Çayın suyu kaynayınca taşmasın diye bir çay kaşığı iyice bükülüp çaydanlığın üstü ve altı arasında bir boşluk yaratacak şekilde konuyor mesela. Babam, ağaçtaki kirazları toplamak için çok ince olan iki dalı birbirine bağlayıp öyle çıkıyor ağaca. Ağaç hala saçlarını toplamış lise iki öğrencisi gibi duruyor! Yetmiş yaşındaki kadınlar küçüklerine 'erkeğin dirisini alıcan' diye öğütler veriyor. Falan.

Dut ağaçları da çok ilginç. Ben yeni öğrendim, dut ağacı kimin bahçesinde olursa olsun kamu malı sayılırmış. İsteyen gelip yiyebilirmiş. Ben de bir gün dut yemek için, dalların bir güzel serildiği garajımızın üstüne çıkmıştım. Tam bi iki tane yemiştim ki arkamda bir adam gördüm:

Ben-İyi akşamlar
Adam-Eyi akşamlar kızım, dut sizin mi?
Ben-Ha, evet. Buyrun buyrun.
Adam (Şaşrmış ve biraz da kızgın sanki)-Hah, ben zaten yiyecektim. N'olmuş ki? Cık cık. (Buyrun dedim ya!)

Cuma günü liseden bir arkadaşımın nişanına gittim. Yiğit'in sünnet düğünü sırasında nasıl da büyük gelmişti o salon bana. Küçücükmüş ayol! Yemekhane edasında uzunlamasına konmuş masalarda davetliler oturuyor. Evdeki kıyafetiyle çıkıp geldiğini sandığım bir sürü teyze oynayanları seyrediyorlar. Senelerdir bir türlü değişemeyen piyanistşantör çok fena çalıyor, konuşmak mümkün değil. Pistte göbek atanlar hiç değişmiyor, yeni biri çıkıp da oynamaya cesaret edemiyor. Orada kaldığınız süre boyunca sadece oturuyorsunuz yani. Bir ara düğün sahiplarinden olan genç çocuklar 'Cincik' marka meyve suları ve biraz da kuru pasta getiriyorlar. Oturanlar için tek atraksiyon bu: daha fazlasını kapmak için dağıtıcı çocuklarla sonu gelmez konuşmalara dalıyorlar, hem de birbirlerini duymadan! Çocuklar her zamanki gibi pistte tabi ki. "Lütfen çocuklarımızı pistten çekelim" ehe.

Düğün mevsimi tabi, cumartesi günü başka bir tanesine daha gittim. Ama bu tam düğün gibi oldu (kafamdaki düğün tanımına uyarak söylüyorum). Açık havadaydı. Güzeldi. O gün özellikle izlediğim iki kişi vardı: üst komşumuzun on iki yaşındaki torunu Tuğçe ve on üç yaşındaki kuzeni Zeliha. Yani, Yiğit'in sünnet düğünündeki Beyza ve ben! Güzel güzel giyinmişler. Herkesin onları izledğini zannediyorlar. Kırıta kırıta dolaşıyorlar, elleri sürekli saçlarında. Her şarkıda birbirlerini kolundan asılıp çıkıyorlar piste. Çocuk değiller ya, sürekli büyüklerin, özellikle de geç kızların (biri bendim, ühü) peşindeler. Dans parçalarında birbirleriyle dansediyorlar. Beyzacım, bu itirafıma ne kadar sevinirsin bilmem ama itiraf ediyorum: Beyza ve ben de dansetmiştik. Ayrıca üstte anlattığım Tuğçe-Zeliha ikilisinin yaptığı her şeyi de yaptık. Ablamın ve Berfu'nun peşini bırakmadık, kovaladıkları zaman sinir olduk. Yirmi beş yaşlarındaki yakışıklı çocukları kestik. Düğün sonunda çekilen halayın sonuna zorla eklenip doğru düzgün oynayamamış ve -tabi ki- millete ayak bağı olmuştuk. Bunlarım hepsi video kasetlerde var Beyza, hayır hayır, hiç inkar etme. Evet, yaptık biz bunları.

Son olarak düğünlerden çıkıp ev (teyze) gezmeleri hakkında bir kaç diyeceğim var ula. Eskiden hiç gitmezdim, ama sonra baktım maden var bu teyzelerde, hiç kaçırmamaya başladım. Çok feci komik oluyor bu teyzeler. Anlatsan yüzünün kızaracağı şeyleri pazardan domates aldığını anlatır gibi anlatıyorlar, anlatmayanlarda da öyle bir potansiyel var. Ama ben anlatsam olmaz şimdi, şiveli falan dinlemek lazım, onmların ağızlarından. Tüm bu gezme sohbetlerinin -pasta börek dışında- bir ortak noktası var. Nasıl anlatsam...En iyisi diyalog yazmak yine:

Ayşe: Bizim Zişan'ın oğlu evlenmiş duydun mu?
Fatma: Hangi Zişan? Hacı Yatmazlarınki mi?
Hayriye: Yok kı! Hacı Yatmazlarınki Helime. Onun oğlu okuyorumuş Ankara'da.
Ayşe: A! Onun oğlunu da evermişlerdi eveli sene. Geçen geldi gelinini deyiverdi ya.
Hayriye: O böyüğü. Helime'ye anne demezmiş gelini he? Eh, böyük şeherli tabi. Ana da demez buba da.
Fatma: O gelinin de bubası Rus karısıyla kaçmış derler. Trabzonluydu de mi onlar?
Hayriye: He Trabzonlu. Ee, herifi elde tutmayı bilecen. Karı karı değilmiş ki...

Böyle uzar gider. (Gerçi son muhabbetlere girildiğini ben pek duymadım ama kesin oluyordur.) Muhabbetin sonunda ne Zişan'dan bir haber vardır ne de oğlundan. Ama bu unutulup gider demek değildir. İnanılmaz bir hafızaları vardır bu teyzelerin. Zaten bu kadar insanın hayat hikayeleriyle birlikte spekülasyonlarını da akılda tutmak başka türlü mümkün olmasa gerek! Takriben bir buçuk saat sonra Zişan ve oğluna mutlaka geri dönülür. Birbirlerinin lafını keserek bir grup hindinin çıkardığı seslerin aynısı çıkarmalarındaki sır buradadır. İnsanlar hakkında konuşursan her zaman konuşacak bir şeyin vardır.

Yalvaç bu kadar şimdilik. Artık Beyza'dan Fethiye, Berfu'dan Yunanistan gözlemlerini dinleyeceğiz. Yiğit de Yalvaç'a gidiyor haftaya, bakalım ondan neler çıkacak :)
Öper

5 yorum:

  1. hiç sataşmayacaktım ama yunanistan'ı duyunca dayanamadım... ben boşuna mı her gün rebetiko dinleyip uzo içiyorum... hep ben yapıyorum başkası gidiyor... sizin durumunuz aklıma alexis bledel'in (efendim hoppp gilmore girls'e doğru gidiyor anılarımız ve oradaki şirin kızı bulup çıkartıyoruz) oynadığı bir film geliyor... yolculuk yapan kot pantolon muydu neydi öyle dandirik bir ismi vardı... yaz başında hepsi bir yere dağılıyor, hepsinin üstünde bir kot var... sonra buluşup anlatıyorlar işte yaptıklarını... evet saçmasapanmış... neden bazı şeyleri yazmadan anlayamıyorum...

    yalvaç nerede? yalvaç ural'a ne oldu? benim şeyda yalvaç diye bir tanıdığım yok muydu? ortaokulda bana aşık olan şeyma'nın rüyamda işi ne?

    YanıtlaSil
  2. Yalvaç -Isparta
    Yalvaç Ural - Milliyet, Miço falan
    Şeyda Yalvaç'ın yanında bir de Mehmet Ural var sektörden.
    Şeyma? Rüya? Başına birşey gelmiş olmasın? :)

    Rembetiko diye bar var Ankara'da. Biz de oraya çok giderdik, Sakarya'daki eski salaş yerine. Rebetiko'yla aynı şey mi Rembetiko?
    Biri çalgı diğeri müzik mi yoksa?

    Yunanistan seni bekliyor, İtalya beni. Ayıp oldu kaç senedir. Gitmek gerek :P

    Bak neler yazdırıyorsun adama!

    YanıtlaSil
  3. rembetiko yazılışı ama yunanca'da ama mb yan yana geldiğinde b okunuyormuş... ben rebetiko demeyi daha çok seviyorum, sanırım ikisi de doğru... makine mi makina mı gibi bir şey olsa gerek...

    beni pek bir yerin beklediğini sanmıyorum... maşallah siz kıyımda köşemde, kalbimin en derininde ne kadar yer varsa gitmişsiniz... (bknz. kaş, bknz. yunanistan, snrlmynz.*)

    şeyma'nın başına bir şey geldi mi bilmiyorum... gelişmeleri burcumdan takip ediyorum... yalvaç ural da meslek değiştirdi bence, milliyet astroloji servisinden her gün bana günlük burcumu yolluyor...

    yalvaç neresi dedikten sonra ısparta neresi sorum pek kabul görmeyecektir zannımca:) hayır bilmiyorum değilim ama gülsuyundan başka bir şeyini de görmüş değilim, bir de şapkası var tabii... darbesi de olabilir...

    * sinirlenmeyiniz:)

    YanıtlaSil
  4. ıspartanın anıları var bende.
    o darbe yapan sapkalı amcayı kucukken dinlemek icin kostugumu ve ayagımdaki terligin fırlayıp arkada kaldıgını hatırlarım.
    Tabi kucucuk olunca "nerede suleyman amca goremiyorum" demis olmalıyım ki arkadaki bir amca beni omzuna almıstı.

    marsık lafını yalevec:) sayesinde ogrendim ben. Gecen telefonda sonere marsık gibi oldum dedigimde kesinlikle anlasamadık.

    Soner: Beyza seni duyamıyorum?
    Beyza: diyorum ki fethiyedeyim.
    Soner: (benim anladıgım) methiye mi yaptın?
    Beyza: yok yok antalya var ya hani..
    Soner: evet
    Beyza: hani bir de kas var..
    Soner: evet
    Beyza: iste tatil yeri fethiye..
    Soner: tamam anladım.
    Beyza: marsık gibi oldum.
    Soner: Ne gibi?
    Beyza: marsık
    Soner:O ne, bir kedi mi?
    Beyza: yok ya var ya simsiyah bi hayvan.
    Soner: var mı?
    Beyza: sen en iyisi google a bir bak :)

    Konusmanın sonucu: kesinlikle birbirimizi anlamadık ama iyi konustuk.
    Bu arada 8 dakka bu sekilde konustuk:9 zordu... guzeldi..

    Varol makine/makina mı diye yazmadan ben bir onceki yazıma tdkya bakamadım demistim. Demek ki tek ben deglim bu kelimenin kullamını bilmeyen.

    Deniz yaa sen yigitin sunnet duguu dedin ben de hemen su birbirimizle dans edisimizi yazayım demistm. Ama bos durmamıs onu da yazmıssın. Bana pek bir sey kalmamıs. Yigit yerinden kalkamıyordu. Bizim 25 yasında olan ve kestigimiz cocugun ismi ise Eyup'tu di mi?
    O dugunden sonra halayla aynı odada yatmıstık senle.Hatırladın mı? Halanın horlaması bir yana sen kapı acık uyuyamıyodun, hala da kapalı uyuyamıyordu. Hala acıyor, o uyuyunca sen kapatıyordun. Bu sırada biz fısır fısır dugundeki cocugu konusuyorduk.
    Halanın: Yatın gari, yettiniz... diye cıkısmasıyla sesimiz kesilmisti..

    Cocukluk diyince bencilligim aklıma gelir. Puzzle'ım var bir tane. Yapalımm derdiniz, saklardım sizden:) vermem derdim:)

    Ah genclik:)

    YanıtlaSil
  5. Cümlenin gerisini okuyuncaya kadar geçen sürede 'hala' kelimesini 'halay' olarak algıladım. 'Halay'la aynı odada yatmak! Düğünden sonra da peşlerini bırakmamışız demek ki :)
    Hala'yla (halamla) aynı odada yatışımız bir sene sonra, Isparta'daki başka bir düğüne denk gelir. Almanyalı Eyüp de oradandı. Hedefi bulup düğünün asıl zevkini biz çıkarmıştık bence:
    -Ay, valla bu tarafa bakıyooo! :)

    Darbe yapan şapkalı amca da kim? Darbe yapan ressam amcayı biliyorum ben,ehe. Bir de Isparta'nın orta yeri Süleyman Demirel heykeli. Diğer yerleri de öyle gerçi; Süleyman demirel Bulvarı, Botanik Bahçesi, Düğün Salonu..:)

    Gel artık Fethiye canavarı!

    YanıtlaSil