16 Ağustos 2010

GündeDün

 Bıdık Deniz selam eder

Epey bir küçükken bir gün, halamların o zamanki eski ahşap evinde yatıya kalmıştık. İçinde pembe kanepelerin ve her daim dolu bir şekerliğin bulunduğu misafir odasında üç dört kişi yatıyorduk. Yaz günüydü sanırım, pencereler açıktı. Malumunuz, uyumayan çocuktum ben. Herkesin kıçında pireler uçuşurken ben, ahşap evin "şımaran" duvarlarını seyrederek gıcırdayan tahtaları dinliyordum. Sonra birden açık pencereden hiç bitmeyen bir ses gelmeye başladı. Gökyüzünden. Sanki gök, sürekli bir biçimde düşük frekanstan gürüldüyordu. En fazla beş yıllık deneyimimden yola çıkarak yağmur filan bekledim. Yok. Gürültü devam ediyor. Ses kesilmeyince uydurmayı pek seven bünyem bu sesi geceleri dışarıda dolaşan dev yarasaların çıkardığına karar verdi. Üstüne üstlük bu dev yarasalar az sonra açık pencereden içeriye dalmak için fırsat kolluyorlardı! Aman yarabbi! Ayak parmağımı bile oynatmaya cesaret edemediğim korku şoku geçtikten sonra yataktan fırlayıp az ötemde uyuyan halamın kızı Saime Teyze'nin yatağına sığındım:


- Bismilll... Ay ödümü kopardın! Noldu kızım, hayırdır?

- Ya.. Korktum ben... çok ses geliyor dışarıdan...

- ... Dur bakayım... Hmm... Kızım o uçak sesi. Uçaklar uçarken hava boşluğuna girince böyle ses çıkarır.

- Tamam neyse. Burda yatçam ben.

- Ehe, gel bakalım.

Evvelki sene Saime Teyze, bir anda gelen bir kalp krizi sonucu eşini kaybetti. Hiç çocuğu olmadı. Gelendost'taki evinin her yeri bebek resimleriyle doluydu. Halamın o eski ahşap evinin avlusunda koyunların kesildiği kurban bayramlarında, koridorda tüm kız yeğenlerine ve kuzenlerine oryantal figürleri gösterirdi. Çok az görürdük ama o hep bizi en çok eğlendiren yetişkin olarak gelişine sevindiğimiz teyze olmuştur.

Bunların hepsi en az yirmi yıllık anı. Saime Teyze hala var. Yas hali devam etse bile, aradan geçen yıllarda biz çok büyümüş olsak da, yeğenlerinin ve kuzenlerinin çocukları bizim o zamanki yaşımıza gelmek üzere olsa da benim Saime Teyzem, o şeker dolu odada beni dev yarasalara karşı koruyan kadındır. Hakkında duyduğum hiçbir söz yahut aile içi hiçbir münasebet bu algımı değiştiremedi.

TDK Sözlük de, Vikipedi de diyor ki Nostalji; geçmişte kalan güzellikleri idealize ederek hissedilen özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesidir. Hatta TDK güzel bir Türkçe terim bulmuş bunun için: Gündedün.


Düşünüyorum da, hep nostaljik bir çocuktum ben. Bunu bir çeşit hastalık haline getirmeyecek kadar bugüne bağlıyım ve hatta -belki yaşım gereği- hayata karşı acayip bir tutkum var. Fakat gerçekten, gelecekle ilgili tek bir plan yaptığımı bilmem. İlkokulda ressam olacağım diye hayal kurduğum günler dışında geleceğin benim ilgi alanıma girdiği bir gün bile hatırlamıyorum. Gelecekle ilgili tek planım şu galiba: Bugün yaşadığım her şeyi, gelecekte bir zaman geçmiş günlerimi anlatmak için yaşıyorum gibi geliyor sık sık.

Bu yeni değil, ilk ergenliğimden beri böyle. Babamın, uduyla çaldığı onlarca şarkı arasından en çok, amcamın muhteşem sesiyle söylediği "ölürsem kabrime gelme, istemem"i sevdiğimi söylemem karşısında "abdülhamit devrinden mi kaldın kızım sen?" demesi on bir yaşıma denk gelir. Aile içi cümbüşlerde doksanına merdiven dayamış eniştemin (halamın kocası) bile tam hatırlayamadığı şarkılara istek yapmam da cabası. Hadi o müziktir, zevktir. İlk kez on üç yaşımda, Akçakoca sahilinde Masume Abla'nın anneme söylediği ve sonraki yıllarda defalarca duyduğum şu söz var: Abla bu kız sanki böyle ellili yılların kadınlarına benziyor, tipi, tavrı filan...

Eh bir de bela gibi; ben bunları neden bu kadar net hatırlıyorum yahu? Günü gününe? İnsan üç yaşında anaokulunda, tam oturmak üzereyken sandalyesini çeken acımasız stajyer kız öğrenciyi hatırlar mı? Hadi o travmatik diyelim kendi çapında, peki o okulun tek tek odaları, tuvaleti, bizden saklanan tahta atları, yerli malı haftası? Dayımın düğününü nasıl hatırlıyorum yahu, salonda koşturduğumu filan? Anneme sordum, yaşım üçmüş yine. Akçakoca'daki dolapta saklı duran annemin camgöbeği nişan elbisesi hala en beğendiğim kostümdür. Annem geçmişe dair az buçuk değeri olan her nesneyi "sen değerini bilirsin" diye bana emanet eder; lise defterlerini, fotoğraflarını.. Taşınırken, hiçbir şeyi almam, dolu defterleri alırım; bana ait, anneme ait, ablama ait veya varsa herhangi birine ait.

Geçenlerde işten gelirken, yalnız yaşadığını bildiğim yaşlı bir teyzenin dairesinin önünde bir yığın kitap gördüm. Cilt cilt Hayat Mecmuası! Hemen zili çaldım ve teyzeden atmak üzere kapının önüne koyduğu bu dergileri almak için izin istedim. Uzun uzun muhabbet ettik. İlk olarak bin dokuz yüz elli altı yılında, İş Bankası'na bir hesap açtırdıkları için banka onlara hediye olarak göndermiş bu dergiyi. Çok sevmişler ve abone olmuşlar. Dergi yayından kalkıncaya kadar almışlar ve biriktirmişler. Seneler seneler önce ölen kocası bunları ciltlettirmiş. Şimdi, evi tadilata girmiş, badana boya filan. Bunları atacakmış artık fakat ilgilenen bir genç kız görmek onu ne kadar mutlu etmiş. Elbette hepsini alabilirmiş. İstediği zaman, her zaman, uğrayabilirmiş. Çay içip geçmişe dair muhabbet edebilirlermiş.

Henüz bir hafta önce annemle birlikte bir antikacıdan yüz yıllık, el işi, ceviz ağacından yapılmış iki adet koltuk almıştık, kelepir. Düşüncelerimde genelde kendimle meşgulümdür. Fakat salonumda duran o koltuklar ve kimsenin almaya yanaşmadığı o dergiler günlerce aklımdan çıkmayıp kendime ait düşünceleri bastırınca pek hoş bir vaziyette olmadığımı düşündüm. Bin dokuz yüz altmış, altmış iki ve yetmiş yıllarına ait üç cilt dergiyi aldım yine de, fakat gerisini almamak için kendimi zorladım. O dergiler bir gün o dairenin önünden kayboldu. Fakat bende "bizim apartmanda yaşayan yaşlı bir kadın bir keresinde elli beş yıllık dergileri çöpe atmıştı da ben sadece bu üçünü almıştım" nostaljisi kaldı. Almasam "almadım" olarak kalacaktı. Hiç gitmeyecek bu, biliyorum. Sabit.

Şimdi, eskiden dört kişi ve tüm çevresi şeklinde yaşadığımız kalabalık bir evde tek başıma kalıyorum. Evet, Evahalipisi buradaydı! Fazladan bir de, eşyaların hepsi Ankara'da bir yıl birlikte yaşadığımız, şimdi dünyanın bir ucunda yaşayan ablama ait. Ablamın altıncı caddedeki evinde, Berfu'nun arkadaşlarıyla, salondan arka odaya taşımaya çalışırken koridorda sıkışıp kalan kanepeye bakıyorum -ki üzerinde Kolej'deki evde üzerinde koli biçmeye çalışırken yaptığımız kesik var-, Beyza'nın, kapısında elinde sigarayla masada ders çalışan benimle muhabbet ettiği odaya bakıyorum -zira ben yattığım odada asla sigara içirtmem-, Yiğit'in bir türlü istediği tarzı bulamadığından her hafta şekil değiştiren odasına bakıyorum -kapının girişine astığı korkunç bakışlı Jimi Hendrix posteri artık yok-, Berfu ve Beyza'nın iki kişilik bir odaya dönüştürdüğü kocaman salona bakıyorum -Berfu'nun, günlerce birbirimizi tahlil ettiğimiz yatağı pencereye yakın olandı. Alabildiğim en eski Hayat Mecmuası'nı elime alıp yüz yıllık koltuklara oturup okuyorum. Bu dergi bu koltukta okunmuştu, eminim.


Eh, daha ne ayrıntılar.. Sürekli poşetlerle oynayan, Evahalipisi'nin "pisi"si Cavidan kedimiz; anneler içeride otururken Beyza'yla yaptığımız gizli muhabbet sırasında cilası aşınan lavabo deliği; Berfu'yla birbirimize gizlice gösterdiğimiz öykü ve şiirlerimizin iş yapıp yapmayacağına dair muhabbetlerimize tanık olan mutfak masamız; bir cigabayt bellekli, kimbilir vindovs kaçlı, ablamın eski bilgisayarının başında ödev yaparken sabahladığımız, aynı zamanda ütü masası olan, eski evimizin mutfak masası; annemin bir tanıdıktan ablama aldığı koyu renk kenar desenli yemek takımı..

Ey yazıda adı geçen tüm canımın içleri. Hüzünsel bir durum oldu, farkındayım. Ey adı geçmeyen okurlarım, biraz fazla kişisel oldu, tamam, onun da farkındayım. Fakat hatırlayınız ki ben, iyiye bağlamayacağım hiçbir yazıyı klavyeme almam.

Nostalji'yi bir karakter özelliği olarak ele alıyorum. Halamın eski ahşap evini, şu anda yaşadığı beton apartman dairesinden daha çok hatırlıyorum. Yaşadığım her yeri, her ortamı, iklimi, gözümün ucuyla gördüğüm her gereksiz (görünen) ayrıntıyı; okula giderken yolun kenarında top oynanan fakat şimdi yüksek apartmanlar haline gelmiş arazileri; mahalleden Ümmühan'la buzdolabı haline getirdiğimiz tuğlayı; kuzenlerle yaptığımız el yazısı dergileri ve tiyatro oyunlarını; Karabük'ün fabrika kokan yoğun, pis havasını; acımasız (başka) kuzenlerimin leğende boğarak öldürdüğü kara kedi yavrusunu hepinizden daha çok hatırlıyorum.


Çünkü tarihe bir "tanık" lazım. Hafızası az biraz daha güçlü, nesnelere, olaylara, ortamlara ve dahi iklimlere az biraz daha fazla değer veren; biriktirmekten ve biriktirdiklerini arşivlemekten her şeyden daha çok zevk alan; yazan, yazabilen, yazmayı, onu bırakamayacak kadar tutkuyla seven; kendini bildiğinden beri en çok hatırlatmaktan keyif alan biri mutlaka gerekli. Çünkü siz hepiniz, her bir insan, aslında yaşadığı hayatı hep biriktiriyor. Ama işte heyhat, unutup gidiyor; unutmasa da sonunda ölüp gidiyor. Halbuki insan kültür yaratır; kültürler medeniyetler oluşturur. Çok biriktirecekleri olan insanlar hayatı özellikle hızlı yaşıyor, hızlı bitiriyor, hatırlamaya vakit bulamadan ölüp gidiyor. Yönetenlerin yaşadıklarıyla ilgili değilim, ilgili olduğum tam olarak senin yaşantın. Alelade olan, tekrarlanıyor gibi görünen ama aslında biricik olan..

Elbette benim kendime ait hızla ve hırsla yaşayıp durduğum bir hayatım var. Bunu seviyorum, geçmişe takılmadan yaşıyorum, biriktiriyorum ve kaydediyorum. Fakat sen eğer, bana teğet geçersen yahut hayatımın tam ortadan girersen emin ol, hiç bilmediğin anların tanığı ben olacağım.

Saime Teyze hiç tahmin eder miydi acaba uçaklar ve dev yarasalarla savaşılan bir oyunun bölüm sonu canavarını yenen kahramanı olacağını?

Dipteki Not: İşbu yazı Beyza'nın Amerika semalarına uçuyor olmasına dair bir içeriğe sahip olacaktı fakat iş bu noktalara geldi. Beyza'nın son yazısına isitinaden yarasadan çıkayım yola dedim, çıkmaz olaydım. İyi yolculuklar, uzaklarda iyi hayatlar küççük kuzenim. Ben seni pek çok pek çok severim.